|
Peygamberimizin Mucizeleri İnsanların bazıları Allah’ın elçilerinin söylediklerini hemen kabul... |
|
| |
|
Çocuklar İçin Hadis Kitabı UĞURBÖCEĞİ YAYINLARI, çocukların manevi dünyalarını zenginleştirmeyi... |
|
| |
|
Kesilen Gitar Okuyucuların uzun yıllardır HAYATIN İÇİNDEN HİKAYELER’i ile tanıdığı... |
|
| |
|
www.zaferyayinlari.com Zafer Yayın Grubu'nun bütün kitaplarını inceleyebileceğiniz ve satın... |
|
| |
|
Hazır Cevaplar 2.Kitap Öyle insanlar vardır ki, çoklarını keder ve hüznün kuytularına çeken... |
|
| |
| Diğer Kitaplar |
|
ÇÖLDE YENİLENEN HAYAT
ÇÖLDE YENİLENEN HAYAT Salih Özaytürk GÜNEŞİN henüz kendini gösteren parlak ışıkları, zeytin ve incir ağaçlarının arasından süzülüp üzerine oturduğumuz kahverengi toprağı ve kahvaltı soframızı yer yer aydınlatıyordu. Modern zamanların mağaraları olan evlerimizden ve şehrin hareketliliğinden uzakta, üzüm bağlarının ve incir ağaçlarının arasında kahvaltı yapmak için gelmiştik buraya. Kahvaltıdan sonra, toprağın üzerine çıplak ayaklarla basarak, Mercidabık Ovası'nın üzerinden Suriye'ye doğru bakan bir tepeye yaslanmış üzüm bağlarının arasında yürümeye başladım. Yanımda genç bir insan, dilinin ucunda yeni filiz vermiş sorular.. benim yıllar önce gerilerde bıraktığımı zannettiğim sorularla kıvranıyordu. Ağır kavramların arasında sıkışan duygularımı serbest bırakıp, zihnimi o derinlerden gelen küçük sorulara yöneltmeye çalışıyordum: 'Allah neden birine az, diğerine çok verir? Neden ihtiyaçlar içerisinde kıvrandırır, kısar, kısar da sonra açıverir? Gerçekten bir gün açar mı?!' Açmak, anlatmak istiyordum, ama zihnimde buluşmuş binlerce anlamın, birer tohum misali kıvamlaştırdığı kavramların ağırlığından kurtulup nasıl anlatabilirdim? O, hayatının içinden fışkıran soruları sıralarken, ben üzüm bağlarını, incir ve zeytin ağaçlarını, bulutları, sarının ve yeşilin hâkim olduğu ovayı seyre durdum. Çevremdeki herşey O'nu anlatıyordu. Ama ne bir zorlanma vardı bu anlatımda, ne de bir zorlamaya rastlıyordunuz. Sizi farkında olmaksızın içerisine çeken berrak, duru bir nehir gibi akıyordu bu anlatım. Dingin, güçlü ve coşkulu... Belki de bu şahitlikten gelen bir rahatlamayla yanımdaki yoldaşıma döndüm. 'Sana bir hikâye anlatayım' istersen dedim, 'Çöldeki gençle ihtiyarın hikâyesini'. Sonra, çevremdeki mahlûkatta kendini gösteren o derin hakikati, yanımdaki gencin hayatından mülhem bir hikâyeye çevirerek anlatmaya başladım: 'Bir zamanlar bir kasabada bir genç yaşarmış. Bu genç, iyi yürekli, mert bir delikanlıymış. Ancak bir o kadar da bağımsız yaşamayı seven biriymiş. Bu yüzden, ne okumanın gereği olan prensiplere sabredebilmiş, ne de bir ustanın yanına girip bir meslek sahibi olabilmiş. Girdiği birkaç işten de ya sabırsızlığı, ya da işyerinin kendisini sıkması sonucu ayrılmak durumunda kalmış. Günler günleri böylece takip etmiş. Delikanlı, bir taraftan sabırsızlık, diğer taraftan serbestlikle, rüzgârın önünde savrulan tohumlar misali, içindeki güzelliklerin açılmasına vesile olacak, tutunacak bir toprak bulamadan öylece dolanıp durmuş. Tutunmaya çalıştığı dallar da aceleciliği yüzünden ellerinin arasından kayıp gitmiş. Oysa gelişmek için kök salmak gerekir, hayatın derinliklerine doğru kök salabilmek içinse kararlı olmak gereklidir. İnsan, görünüşte ne kadar serbestse, gerçekte bir o kadar bağımlı hâle gelir; sorgulaması yapılmadığı için tekrarlanarak büyüyen hatalar, insanın yaşantısını her bir taraftan sarar ve hayat, gittikçe daralan bir çıkmaza dönüşür. İşte bu nedenle, yaşantısı gitgide bir batağa dönüşmüş delikanlının. Bağımsızlık sevdası onu kuralsızlaştırmış, kuralsızlıklar ise serserileştirmiş. Diğer taraftan, kendi benliğine olan güveni onu kibirli yapmış; kibir ise, anlaşılamadığı her noktada öfkeli isyanlarla sonuçlanmış. Hırslıymış delikanlı, ama içindeki hırs başarıya giden yolun önündeki en büyük engel olmuş onun için. Hayatın ardışık kurallarına uymadığı için, çırak olmadan usta olmaya kalkıştığı için, hayalleri her seferinde hüsranla sonuçlanmış. Yaşadığı her hüsran, kendini toplumsal hayattan biraz daha uzaklaştırmış ve hayata karşı iç âleminde ördüğü görünmez bir duvarda taşlaşıp kalmış. Bu çıkışsız vaziyetin ortasındayken bir de sevda yapışıvermiş yakasına. Bir aile hayatı kurmanın gereklerinden ne denli uzaklarda olduğunu, kız istenmeye gidildiği gün kıvranan duygularının arasından hüzünle seyretmiş. O günden sonra, her doğan gün yeni bir acı getirmiş ona, aldığı her nefes içinde yankılanan bir çığlığa dönüşmüş. Her çırpınışta biraz daha gömüldüğü batak onu ölümüne sıkmış; hayatın şartları olarak önüne sürülen her şey, içerisine düştüğü o görünmez hapishanenin parmaklıklarına dönüşmüş; şehir, gittikçe daralan bir kabir gibi kapanmış üzerine... Genç adam, her geçen gün aydınlığını yitiren hayatının ortasında daralmış, sıkışmış ve bir gün 'Ölüm, böyle bir hayata yeğdir' diyerek şehre sırtını dönmüş, kendini bir ölüm yolculuğunun kollarına bırakmış. Önüne çıkan tepeleri içindeki acının ve hıncın gücüyle aşmış, sonunda bir çölün kıyısına varmış. Yaşadığı hayatı bir kez daha geride bırakmış delikanlı, yanında su ve yiyecek birşey olmaksızın kendini çölün belirsizliğine vurmuş, gitmiş. O kadar gitmiş ki, geriye dönüş umudunu da yitirmiş. Gündüz geceye dönmüş çölde, yorulmuş, susamış, acıkmış.. Çölde gündüzler ne kadar sıcaksa, geceler bir o kadar soğuk olur. Zifir karanlığa gömülen çölün ıssızlığında vücudu da, vaktinden erken ihtiyarlayan ruhu da üşümüş. Şehirdeyken, umutsuzluklarla anlamını yitiren hayatının manevî yönünden koptuğu gibi, çölün ortasında da hayatın maddî gerekleri olan sebeplerden koparak, bir kum tepeciğine, yaslanıp, kıvrılıp kalmış.. artık, uyanma umudunun olmadığı bir sabah için kapatmış gözlerini... Sabah gün yeni ağarırken, ölüp ölmediğinden emin olamadan uyanmış delikanlı. Hafifçe doğrulmuş, hayat ile ölüm arasındaki geçişte mecalsizce beklerken, biraz uzağında bir karaltı fark etmiş. Bir ihtiyar, elindeki ibrikten su dökerek abdest alıyormuş. Bitkin bir şekilde kalkıp ihtiyarın yanına varmış. Kendisinin tükenmişliğinin zıddına ihtiyarda, çoşkun ve dinç bir hal sezinlemiş şaşırarak. Çölün ortasındaki bu tezat hal içini ürpertmiş gencin. Selâm vererek yanaşmış ona doğru. İhtiyar gencin selâmına, ona değer atfeden bakışlar yönelterek tebessümle karşılık vermiş. Elindeki ibriği sessizce ona uzatarak dökmesini işaret etmiş. Genç, nedensiz bir emniyet hissetmiş yüreğinde, teslimiyetle ibriği alarak suyu dökmeye başlamış... İhtiyar abdestini bitirmiş, sonra karşılıklı oturmuşlar. Gökyüzü hafiften aydınlanmaya başlamış; genç ise şimdi biraz daha yakından şahit olduğu hal karşısında tekrar derin bir şaşkınlığa bürünmüş. Haydi kendisi hayattan bıkmış, bu nedenle ölümüne gelmiş çölün ortasına. İhtiyarın ise, ölüm bir yana, dipdiri bir hayatın varlığı okunuyormuş bakışlarında, içerisinde ölüm olmayan bir hayatın fışkırdığına şahitlik ediyormuş hâlinde ve tavırlarında! Böyle birinin ne işi varmış bu ıssız çölün ortasında. Sonra, ibriği acaba nereden doldurmuş? Susuzluğunu ve açlığını hissetmiş yeniden... İhtiyar, karşısındakinin içini okurcasına, 'Susadın değil mi?' diye sormuş yürek ısıtan bir tebessümle. İbriği alarak elini ibriğin ağzına koymuş, parmaklarının arasından kaynayan su ibriği doldurmuş, gence uzatmış. Suyu içen genç açlığını daha güçlü bir şekilde hissetmiş. 'Yiyecek bir şeyler de ister misin?' demiş ihtiyar. Yerden bir avuç kum alarak birşeyler söylemiş, kum üzüm salkımlarına, zeytin tanelerine, hurmalara dönüşmüş, gencin önüne sermiş. Genç meyvelerden doyasıya yemiş, ama meyvelerde azalma meydana gelmemiş. Biraz kendine gelen ve ihtiyarın herhangi biri olmadığını kavrayan genç, kendisini çöle sevk eden hayat hikâyesini, ihtiyara baştan sona anlatmış. Bakışlarını gencin üzerinden ayırmadan, bildiği gerçekleri onaylarcasına dinleyen ihtiyar, 'Aslında sen kötü biri değilsin' demiş. 'Kendi öz varlığında gizli yokluğun acısını bu denli derinden yaşayan biri, hayatı değersiz bulduğu için terk ediyor değildir. Ölümün en yavaş ve en acı şeklini tercih eden biri ise korkak olamaz!' 'Sen sadece hayatın sırrını keşfedememiş birisin!' İhtiyarın, halden anladığını ifade eden bu açıklamaları, karşısındaki genç insanın tedirginliğini gidermiş. Genç, 'Hayatın sırrı da nedir' diye soracakken, ihtiyar 'Şehre dönüp kendine bir hayat kurmak ister misin?' diye sormuş. Delikanlı, şehirdeyken her seferinde yaptığı gibi, 'Evet' demiş aceleyle. Sonra, içinde hafif bir pişmanlık duyumsamış. O tereddütler içerisinde meseleyi kavramaya çalışırken, İhtiyar yerden bir avuç kum daha almış. Tam bir şeyler söyleyecekmiş ki delikanlının merakı, hırsını yenmiş; dudaklarından 'Hayatın sırrı nedir efendim?' sorusu dökülüvermiş. İhtiyar gence, onu, varlığının her tarafından kuşatan derin bir bakışla bakmış: 'Evet!' demiş. 'Soru, gerçeğin kapısının aralandığı yerdir. Bu kapıdan, yalnızca bedelini ödeyenler geçebilir!' Sonra,'Hayatın sırrına, ancak benimle birlikte sabrederek ulaşabilirsin delikanlı' demiş, 'Kararını ver! Benimle birlikte kalıp sabretmeyi başarabilir misin? Tercihini yap! Kendi hayatını mı yaşamak istiyorsun, yoksa benim hayatımı mı?' Hikâyenin tam burasındayken, üzüm bağlarının arasında birlikte yürüdüğüm genç insana döndüm: 'Sen olsaydın tercihin ne olurdu?' diye sordum. 'Onunla kalırdım!' dedi, 'Çünkü, kaynak o!' 'Genç de böyle düşünmüş' diye devam ettim hikâyeye kaldığım yerden: 'Delikanlının zaten vazgeçtiği, anlamını çoktan yitirmiş bir hayatı varmış. Hayatın anlamını, sırtını dönmek zorunda kaldığı şehirde kimselerin aramadığını, bulanlar varsa da kendisine hiç anlatılmadığını fark etmiş şaşırarak. Hayatın anlamı olarak sunulan ne varsa, hayatın gereklerinden ibaret olduğunu; '˜hayatın anlamı' ile, '˜hayatın gereği olan ihtiyaçların' birbirine karıştırıldığını düşünmüş. Şehirdeyken içerisine düştüğü ölümcül duyguları yeniden yaşamış delikanlı. Anlamı olmayan bir hayata tahammül edemeyeceğini yüreğinin en derin yerinde hissederek ihtiyara yönelmiş, 'Sizinle kalmak istiyorum efendim' demiş. 'Bana hayatın anlamını anlatın!' İhtiyar bakışlarıyla onaylamış genci. Sonra, avuçlarındaki çöl kumunu gencin geldiği yöne, şehre doğru savurmuş. Ansızın çıkan sert bir rüzgâr kum tanelerini alıp götürmüş. 'Hayatın sırrına uluşmak sabır ister! Benimle birlikte sabredebilmen içinse, şartlarımı kabul etmen gerekir!' demiş ihtiyar. 'Onlar nelerdir?' diye sormuş delikanlı. İhtiyar 'Çok şey değil, ama kolay istekler olduğunu da söyleyemem!' demiş: 'Teslimiyet, tevekkül ve rıza!' 'Teslimiyet, gerekçesini anlasan da anlamasan da emirlerimi yerine getirmendir. Tevekkül ise, yerine getirdiğin isteklerimin neticelerini yine bana bırakmandır. Onlar nasıl olacaksa öylece gerçekleşir. Zira iş senden çıkmıştır, vazifen olmayan alana karışman uygun düşmez!' 'Peki, rıza nedir?' diye sormuş genç. 'Benden sana gelecek sıkıntılara, zorluklara katlanman ve yerine getirdiğin işlerin neticesinde, senin için takdir ettiğimle yetinmendir.' diye cevap vermiş ihtiyar. Genç başını önüne eğmiş, ihtiyarın gerçekten zor bir teklifte bulunduğunu düşünüyormüş. İhtiyar kendisinden, yıllardır kaçıp durduğu şeyleri, sabrı, kararlılığı ve neticeyi hedeflemeksizin çalışıp çabalamayı istiyormuş. Bağımsızlığı yüzünden ölümü dahi göze alan birinden, bağlanmasını, teslim olmasını istiyormuş o. Hedeflere kilitlenerek hayatını geçiren bir insandan, sadece yolları düşünmesini istiyormuş. Hem de, meydana gelecek neticelerle yetinmesi, varılacak sonuçlara kanaat etmesi gibi, hiç taşıyamayacağı bir yük yükleniyormuş omuzlarına. Genç başını kaldırıp, 'Tüm bunların neticesi ne olacak?' diye sormuş. İhtiyar bu kez, tebessüm ederek cevapsız bırakmış gencin sorusunu. Genç ise, neticeyi hedeflememesi gerektiğini ifade eden birine, neticeyi sormakla yaptığı hatayı sezinleyerek sessizleşmiş. Tüm hayatı boyunca yaptığı gibi, aceleyle neticeye koşmaktan kendini alamadığını utanarak fark etmiş. Başını yeniden önüne eğmiş delikanlı, çölün sessizliğinde iç âlemine dalmış. Duyumsadığı utanç, daha önce işlemiş olduğu hataları çağrıştırmış. Aceleciliği yüzünden düştüğü zor durumlar çıkıp gelmişler karşısına, yeniden yaşarcasına o anlardaki dayanılmaz utancı anımsamış. Duyumsadığı utanç büyüdükçe anımsadığı hataların sayısı artmış, anımsadığı hatalar çoğaldıkça duyumsadığı utanç daha da büyümüş. Bu süreç kısa bir süre sonra müthiş bir yüzleşmeye dönüşmüş. Kendini ansızın, işlediği hataların birer yargıç gibi karşısına dikildiği büyük bir mahkemenin ortasında bulmuş delikanlı. Kendi vicdanı dönüp kendisini yargılıyor ve sonra suçlu olduğunu ilân ediyormuş. Böylece aynalarda yansırcasına çoğalmış duyumsadığı utanç. Kısa bir süre sonra bu ölümcül döngü, ruhunu tümüyle saran dehşetli bir yangına dönüşmüş. Genç, dayanılmaz acılar içerisinde kıvranıyormuş şimdi. Yaşadığı cehennemî acı, pişmanlıkları getirmiş beraberinde. Yüreğinde, sessiz feryatlara dönüşen her bir pişmanlık ve düşüncelerinde açığa çıkan her bir '˜keşke', hayatı boyunca yaşadığı her bir hatanın üzerine birer mezar taşı gibi dikilmiş. Kendi elleriyle oluşturduğu, geri dönüşü olmayan bu hazin durum karşısında duygularında tarifsiz bir hüzün yoğunlaşmış gencin. O, bu vaziyetin ortasındayken, çölün yeni aydınlanan ufuklarında ise, bulutlar yoğunlaşıyormuş. Gittikçe büyüyerek bir okyanus gibi ruhunu saran hüzün dalgalandıkça, kibirli öfkelerinin ve neticesiz kalan hırslı girişimlerinin ruhunda taş taş ördüğü duvarları zorlamaya başlamış. Sonunda ruhunu esir eden engeller, şiddetli sarsıntılarla bir bir yıkılmaya başlamış delikanlının. O güne kadar oluşan doğruları çatırdayarak çöküyor, çözemediği sorunların ve altından kalkamadığı hallerin karşısında acziyetini ilân etmek yerine, ölümü tercih edecek kadar mağrur olan benliği hiçliğin sancılarıyla kıvranıyormuş. Gencin ruh hâli, dünyanın kıyametteki halini andırıyormuş şimdi. O, geriye döndürülemez bir hayatın ve telafi edilemez hataların arasında, acziyetler içerisinde savrulurken; çölün bulutlarla kararan seması ise, şimşeklerle yırtılıyor, hızı gittikçe artan rüzgârın önünde savrulan kumlar gökyüzüne doğru yükseliyormuş. İçinde büyüyen hüzün, bir barajın duvarlarının yıkılmasıyla serbest kalan suyun, önüne gelen engellerin tümünü silip süpürmesi gibi, benliğinin diktiği utanç duvarlarını önüne geçilmez bir basınçla yıkıp, ruhunun her bir köşesine dikilmiş ve hayatının her bir karesine yerleşmiş olan benlik heykellerini silip süpürmüş; sonra, göz yaşlarına dönüşüp çağlarcasına akmış göz pınarlarından. Vücûdu hıçkırıklarla sarsılırken, her hıçkırıkta ruhunu saran o görünmez bağlardan biri parçalanmış.. öyle bir an gelmiş ki, ruhu bağlarından tümüyle arınmış. Delikanlı, derin derin nefesler alıyormuş şimdi. Hıçkırıklar iç çekmelere dönüşürken, ruhu da ilk defa huzurdan yana bir nefes almış delikanlının; çöl ise, rahmet yağmurlarını kucaklıyormuş asırlık bir iştiyakla. İhtiyarla karşılaştığı andan bu yana, damla damla biriken o duygu; ihtiyarın o engin hâlinden gencin kalbinin en ücra köşelerine kadar işleyen, samimiyetten ve sevgiden yoğrulmuş bir duygu, ruhunu sarmış ve özgürleştirmiş. İhtiyar, 'İşte bu!' demiş, 'ilk neticesi...' Vücûdu yağmurlarla, ruhu ise gözyaşlarıyla yıkanarak rahatlayan ve dinginleşen genç, uzunca süren bir fırtına sonrası sessizliğine büründükten sonra, çölün semasını kaplayan karanlık bulutlar çekilip dağılırken kendine gelmiş. Kendi kendine,'Kölelikten çıkan bir özgürlük!?' diye mırıldanmış. 'Ben zaten şehirde de özgür değil miydim?' diye geçirmiş içinden. İhtiyar sorulmamış bu soruyu, 'Hayır!' diyerek cevaplamış. 'Sen, yalnızlaştıran bir bağlantısızlığı, bağımsızlıkla karıştırıyorsun. İntizamsızlığı, ruhun, maddenin kendisinden değil, maddî kaygılardan arındığı gerçek özgürlükle bir tutuyorsun!' 'Her ne kadar görünürde serbest isen de; gerçekte sen kendi ellerinle, kendi ruhunda ördüğün bir hapishanenin mahkûmuydun! Bir idam mahkumu! Zaten bu mahkûmiyetinin neticesi olarak gelmedin mi bu çölün ortasına, idam sehpasına çıkar gibi çıkmadın mı yolculuğa?' Genç, çölün kumlarına gömülü bakışlarını, ihtiyara beklentisiz bir teslimiyetle kaldırmış bu kez: 'Şartlarınızın tamamı kabulümdür. Sizinle birlikte devam edecek bir yolculuğu, ölüme de hayata da tercih ederim!' demiş. İhtiyar, ellerini gencin omuzlarına koyup tebessümle bakarken, yüzü tarifsiz bir aydınlıkla dalgalanmaya başlamış. Delikanlı o an, varlığını zerrelerine kadar kuşatan, ruhunu en ince hislerine kadar dalgalandıran bir girdabın ortasına düşmüş. İhtiyar, yeri ve göğü kapsayan bir aydınlığa dönüşerek kaybolmuş. Genç ise, kumların üzerine yavaşça yığılıp kalmış... İhtiyarı ilk fark ettiği andaki hâle dönerek, ruhun bedenden hemen tümüyle bağımsızlaştığı, ölümle uyku arasındaki geçişe tekrar giren genç, hayatının tüm anlarını yeniden yaşamaya başlamış. İhtiyarla konuşurken hissettiği hakikatlerin aydınlığında, güçlü bir kavrayış ve tarifsiz bir süratle gezdiği anlardaki, o anlamsız hatıralar birer tohum gibi açılmış ve anlamlara dönüşmüş. Daha minicikken yanaklarını okşayan o yumuşacık el, el olmaktan çıkıp şefkat olmuş meselâ. Babasının çikolata alabilsin diye uzattığı demir para ikrama ve merhamete dönüşmüş. Arkadaşının koşarken attığı çelme, sahibine fayda getirmeyen haset olmuş. Yardımcı olduğu bastonlu ihtiyarın bakışlarındaki çaresizlik, acziyete; dondurma külaha konulurken duyumsadığı tedirginlik aceleciliğe, sevdiği kızın gözlerindeki tedirgin ışıltı geleceğe olan güvensizliğe... benzer haller, benzer kavramlara, yakın kavramlar buluşarak bir tek gerçekliği, benzeşen gerçeklikler buluşarak, artmaz ve eksilmez bir tek gerçeğe inkılap etmiş. Böylece, belleğinde yoğunlaşan anlamlar o hakikatin aydınlığından gelen bir yansımayla ateş almış ve ateşin hararetiyle buharlaşarak yanmadığı halde aydınlanan bir nûra inkılap etmiş; o nûr, incelerek duygularına sirayet etmiş... Gencin ruhu bir haşir meydanını andırıyormuş şimdi. Nasıl ki o gün, ölmüş tüm mahlûkat, İsrafil'in sesiyle yeniden dirilip hayat buluyorsa; yine bahar mevsiminde, düşen yağmurların damarlarına yürümesiyle mahlûkat yeniden dirilip uyanıyorsa; yıllardır ölüm uykularında sessizleşen duyguları, işittiği hakikatlerin sesiyle ve o nûrun nüfûz etmesiyle uyanıp birer birer açılıyormuş. Bu hal bir süre devam etmiş. Yüksek heyecanlar ve coşkularla, koma hâlinden kurtularak uyanan duyguları birleşmiş ve bir kez daha yoğunlaşarak kalbine akmış, ihtiyarın kaybolurken dönüştüğü aydınlık üzere karar bulmuş. Sonra kalbindeki bu nurânî aydınlık, yeniden duygularına ve zihnine doğru, ayrışıp dönüşerek akmaya başlamış. Ruhunda, aynı bedenindeki kalbinin işleyişi ve kanın döngüsü gibi; sessiz, fakat coşkulu bir faaliyet başlamış. Hayatsız hayatına hayat veren bu döngü, ruhunu tazelendirmiş ve canlandırmış. Bu hal karar bulunca, koma hâlinden kurtularak uyku hâline geçmiş delikanlı. Rüyasında, az bir zaman önce üzerine kabir gibi kapanan, onu ölümüne boğan şehirdeymiş. Ama, şehir artık o eski şehir değilmiş. Bereketli bir toprağa sahip, yeşilliklerin, fidanların ve aynı zamanda dikenlerin boy saldığı bir bahçe ortasında kurulmuş kalabalık bir pazar yeri gibiymiş. Pazarda hayırlı olan şeyler de, şerli olan şeyler de satılıyormuş. Herkes kazanıyormuş, ama kimi hayırdan, kimi şerden; kimi hayır alıyormuş, kimi şer... Pazardaki alışverişlerde para kullanılmıyormuş. Karbon madeninin asıl şekli olan kömür kullanılıyormuş. Şer satanların ellerinde, karşılık olarak aldıkları kömürler ateşe dönüşürken; hayır satanların ellerindeki kömür, aslen karbon olan elmasa inkılap ediyormuş. Böylece kimi nâr biriktirirken, kimi nûranî elmaslar yığıyormuş önüne. Delikanlı böyle bir pazarda hayrı tercih ederek, hayır alıp hayır satarak iyi ticaret yapılacağını düşünmüş. Kendine dikensiz bir yer bakınırken rüya bitmiş. Şimdi uyku ile uyanıklık arasındaki geçişteymiş. İşte tam bu haldeyken o sesi işitmiş! Hitabın sahibi kendini tanıtmamış. Ama genç, o sesin sahibini, düşünmeksizin, ruhunun derinliklerinde kavramış: 'Ey genç!' demiş ses. Ses ihtiyarın sesi gibi değilmiş, ama hissettirdiği mânâ, aynıymış; aynı hisler varlığının her iki boyutunu da kuşatıp sarmalamış: 'Seni şehirde sıkıntılara salan da Bendim, yolunu çöllere düşüren de. Gerçeğe, kaynağında muhatap olasın diye, sebeplerin yalnızca birer perde olduğunu göresin diye... Aslında gönderdiğim her musibet birer küçük çöldü senin için, her musibette sebeplerden koparak yalnızlaşmıyor muydun? Sen musibetlerin ortasında kıvranırken ben senin tam üzerinde, senin hararetten yanan yüreğini serinletecek bir su ile bekliyordum. Ama sen, başını kaldırıp bakmadın bile. İşte, o kücük çöllerin hiçbirinde Benimle yüzleşmeye gelmediğin için bu büyük çöle gelmek durumunda kaldın...' 'Baktığın her yerdeydim ama göremedin. Bulutla gelen rahmet benimdi, ayla tebessüm eden Bendim. Kuru bir toprağın üzerinde yeşeren, filiz veren Benden gelen bir hayatın yansımasıydı, anne ile yavrusu arasındaki sevgi Bendeki nihayetsiz sevgiden yalnızca bir lem'aydı, çevrendeki her şey Benden gelen bir mesaj, her olay birer hitaptı, anlayamadın. İşte bu yüzden bu ölümcül yüzleşmeye mecbur kaldın.' 'Şimdi, artık uyan! Şehrine dön ve kendine temiz bir yaşantı kur. Rüzgâra savrulan o kum tanelerini hatırlıyor musun? Onlara, sabırla gerçekleştirdiğin çabalarının neticesinde, mükâfatlar, rızıklar olarak ulaşacaksın. Emrettiklerimi yerine getirip, sakındırdıklarımdan sakındığın sürece, Beni, üzerindeki muhafız, karanlıklarını aydınlatan nûr ve en yakın dostun olarak bulacaksın. Bu hal üzere devam et! Bu yolculuğun nihayetinde ise, hayatın sırrına ulaşacağından şüphen olmasın! Haydi artık kalk ve git! Bana verdiğin o sözü asla unutma!' Çölde, gün geceye dönerken; genç, secdeye benzer bir halde kendine gelmiş. Zaman, çölün ortasında herşeyden ümidini keserek kendini ölüme teslim ettiği andaki gibiymiş. Oysa şimdi, ölümle yattığı o uykuya bedel, ab-ı hayat içmiş kadar dinçmiş. Kumların üzerine oturup bir süre çölün karanlık semasında parlayan yıldızları seyretmiş. 'Karanlıkta, aydınlığa açılan kapılar!' demiş delikanlı, 'Zor zamanların arkadaşları! Merhaba size, daima merhaba...' Sonra ayağa kalkarak, hayatının en karanlık gündüzünde yürüdüğü yollardan, hayatının en aydınlık gecesinde yeniden geçip, yepyeni bir hayata başlangıç yapmak üzere, artık nazarında yenilenen diyara, şehre dönmüş.' Hikâye tamam olunca, kâh topraktaki bir çukurda duralayan, kâh ovanın ufuklarına saplanan bakışlarımı, yanımdaki genç insana çevirdim. Yerdeki toprağı işaret ederek 'İşte!' dedim, 'Çöldeki kumdan farksız, değil mi?' Üzüm bağlarına, incir ve zeytin ağaçlarına işaret ederek 'O'nun ellerinde bu kuru toprak, açlığımızı giderecek lezzetli yiyeceklere, şifalı bir yağa dönüşmüyor mu?' Başımı kaldırdım, bulutlara işaret ederek ve onlarla gelen yağmurları kast ederek 'O'nun görünmez parmaklarının arasından dökülen bir su!' dedim. Sonra, 'Hikâyenin gerisini sen rahatlıkla uyarlayabilirsin' diyerek, 'Allah neden daraltır, artık anlatmama gerek var mı?' diye sordum yol arkadaşıma; tebessümle cevapladı sorumu. O dinlediği hikayeyi sofra başında kalanlara anlatmak için heyecanla geri dönerken, ben toprağın üzerindeki yürüyüşüme kaldığım yerden devam ettim...
|