|
Peygamberimizin Mucizeleri İnsanların bazıları Allah’ın elçilerinin söylediklerini hemen kabul... |
|
| |
|
Çocuklar İçin Hadis Kitabı UĞURBÖCEĞİ YAYINLARI, çocukların manevi dünyalarını zenginleştirmeyi... |
|
| |
|
Kesilen Gitar Okuyucuların uzun yıllardır HAYATIN İÇİNDEN HİKAYELER’i ile tanıdığı... |
|
| |
|
www.zaferyayinlari.com Zafer Yayın Grubu'nun bütün kitaplarını inceleyebileceğiniz ve satın... |
|
| |
|
Hazır Cevaplar 2.Kitap Öyle insanlar vardır ki, çoklarını keder ve hüznün kuytularına çeken... |
|
| |
| Diğer Kitaplar |
|
SAKLI TARİH SOHBETLERİ / KAPILAR AÇILIRKEN
OSMANLI, her yönüyle bir “zarâfet” devletidir!.. Zarâfet ise, basit kibarlık mânâsının çok üstünde, ilmi de aşmış bir derin seziş gücüne dayanan; bütün kabalıkları, ucuzlukları ve hantallıkları, reddeden; gerçek güzelin ve güzelliğin arayıcısı ve erdiricisi bir ruh yüceliği olsa gerek... Osmanlı dedelerimizin kıyafeti, lisânı, yazısı, mimârîsi, musikîsi... yemesi içmesi, oturup kalkması, sevinci öfkesi, savaşması sevişmesi... hâsılı, hayâtı ve ölümü zariftir!.. Böyle üst seviyede bir medeniyetin kökü ve özsuyu ise, elbette, beşerin erişebileceği bütün güzelliklerin ve ulvîliklerin menbaı ve kefîli olan “Dîn-i Mübhin-i İslâm”dır!... “Rabbimiz güzeldir, güzeli sever!..” Efendimiz Aleyhisselâm, yaratılmışların en şereflisi, en merhametlisi, en güzeli ve en zarîfidir!... Bizler içinse bu iş, “Boyandım rengine, solmazam artık!..” sırrıyla bir intisâp, bir bağlanış, bir tâbî oluş ve sevdiğinde eriyiş, ona kendi çapında benzemeye özeniş cehdi olmalı!.. Tekâmülün, inkişafın, gerçek ileriliğin ve “modernliğin” de tek yolu ve çaresi budur!... ... Saklı Tarih’e inat yine söylemeliyiz ki, bizim bütün zaferlerimiz, kalelerin yıkılmasıyla, orduların yenilmesiyle, “kırat köpüğü ve düşman kanıyla” falan değil; bütün bu basit temizlik işinin ötesinde asıl, kâlplerin gönüllerin teshîr ve fethiyle elde edilmiştir!.. Herşeyden önce “zarâfetimizle” kapıları bir çilingir ustalığıyla, sadece bir “tık” sesiyle ardına kadar açıvermişiz... Tâlip olduğumuz dilberi, güzelliğimizle, faziletimizle kendimize âşık ederek kazanmışız!... Hoyrat Saklı Tarih’in kıskandığı, çekemediği asıl meziyetimiz bu olsa gerek!.. Ne yapalım, canı sağ olsun; hem, ondan vazgeçemeyiz… Zira, o bizim “rüzgarımız ve hızımızdır!..” I.KOSOVA ZAFERİMİZ… 20 HAZİRAN 1389… Sultân Murâd-ı Evvel’in iki cihan zaferi kazanarak murâdına ermesi!.. … Kosova sahrasında olan biteni, yağlı boya savaş tabloları halinde seyredelim; satır aralarında da Osmanlı Dedelerimizin başarı sırlarından bir kaçını çözüp anlamaya çalışalım… Rakibimiz, Sırp, Bulgar, Macar, Rumen vs. müttefik Haçlı Ordusu… Sayıları 100.000’i buluyor; mızraklardan bir orman!.. Süvari birlikleri tepeden tırnağa zırhlı; atlar da zırhlı!.. Üstelik, atların aralarına zincirler gerilerek önüne çıkanı sürüyüp yerle bir edecek bir “ölüm hattı” teşkil edilmiş!.. Ortaçağ Haçlı Seferlerinin kanlı gelenekleriyle eğitilerek yetiştirilmiş bu usta şövalyeler, bilimkurgu filmlerinin korkunç “Saylonlu Robotları” gibi o zamanın yenilmez “süper gücü”!.. Ayrıca, gerilerde, Roma Lejyoneri özentili, kılıçlı kalkanlı sayısız piyâde alayı!.. Merkezde, yüksekçe bir yerde, süslü atlar üzerinde Sırp Despotu Lazar, kumandanları ve muhâfız taburları… Sağ kanat, sol kanat kolorduları… Çeşit çeşit renkli flâmalar, bayraklar… Bir zafer karnavalı görüntüsü… … Osmanlı Ordusunun ön saflarında ise, günlük kıyafetleriyle, ellerinde mızrak, balta, tırpan gibi basit silahlarıyla atsız, zırhsız 10.000 kadar “gönüllü” yer almış… Şehâdete hazır olmanın mütevekkil azameti içinde!.. Bu gönüllü fedaîlerin gerisinde ise, pek göze çarpmayan, dizgin kasmış atlı birliklerimiz!.. Merkezde Padişâh, Sad-râzam Çandarlı Ali Paşa ve yeniçeriler… Sol kanatta Şehzâde Yakup ve Rumeli kuvvetleri… Sağ kanatta ise, Şehzâde Bayezit kumandasında Anadolu kuvvetleri… Ordumuzun tamamı, gönüllülerle birlikte 60.000 kişi… Sabah namazları kılınmış, helâlleşilmiş, eller kılıç kabzalarında, gözler düşmana çivilenmiş ve dudaklarda duâ ve tesbih kıpırtıları… … Gün iyice aydınlandı… Trampetler vuruldu, borular çalındı; Haçlı Süvarisinin amansız hücûmu başladı… İri Avrupa atlarının kalın güçlü ayakları Kosova ovasını titretmede… Birbiri içine giren iki ordu; yaya gönüllülerimize saldıran zırhlı şövalyeler!.. Toz, duman, kıyâmet… Nâra, tekbir, at kişnemeleri… İki saat içinde, meydan, binlerce şehidimizin mübârek vücutlarının serildiği bir kanlı tarlaya döndü!.. Haçlılarda ise, pek az bir zayiat!.. Ancak, iş pek de göründüğü gibi değildi. Hantal ve yorgun atlar, şehitlerimizin cenazeleri arasında adım atamaz hâle gelmişti. Manevra kabiliyetini kaybetmiş bu katanaların üzerinde, yükselen Haziran güneşinin iyice kızdırdığı ağır zırhlar içinde peşin bir cehennem azâbıyla bunalmış onbinlerce fukarâ şövalye, bitkin ve şaşkın bekleşiyorlardı!.. Aslında, savaş bitmiş sayılırdı; gönüllü şehitlerimiz, namlı Haçlı Ordusunu çoktan dize getirmiş, harbi de cenneti de kazanıvermişlerdi… “Galip sayılır bu yolda mağlûp!..” … Artık, gerisi kolay… Kösler vuruldu; mehter, hücûm marşı çaldı!.. Ceylan gibi zarîf atlar üstünde, bembeyaz sarıklı, tire bezi tiril tiril gömlek ve Bursa ipeği şalvar giymiş cengâverlerimiz, şimşek hızıyla gazâ meydanına daldı!.. Silâhları, uzun saplı “bozdoğan” ile “kılçık hançer”den ibaret… Bozdoğan denilen, topuzu fazla iri olmayan bu hafif gürzler, sapının çok uzun olması sebebiyle büyük bir hızla zırhların baş, omuz, göğüs gibi hassas kısımlarına çarpıyor, çökertiyordu!.. Hareketsiz kalan zırhlı katanaların üzerine panter gibi sıçrayıveren atlet yapılı çevik yiğitlerimiz, ince uzun hançerlerini şövalyelerin zırhlarının meşinden yapılmış oynak yerlerine daldırarak hasımlarını kolayca safdışı bırakıyorlardı!.. Piyadeler arası çarpışmalarda ise, Osmanlının “çifte su verilmiş” eğri, ince ve uzun kılıcı, yıldırımdan kavisler çizerek, Haçlıların Romadan kalma o düz, kalın ve ağır kılıçlarına karşı elbette galip gelecekti!.. Evet… Hem hız, sadelik, hafiflik; ama aynı zamanda incelik, mükemmellik ve tesirlilik… Pek çok birbirine zıt unsurun te’lifi zorluğundaki bu maddî “beyin ve bilek” gücü, bütün imkânların seferber edilmesiyle en üst seviyede sağlanmalı; bu bir “gerek şart”tır. Ancak, “kıt’alararası füze” değerindeki asıl zafer silâhı, “yürek gücü”dür. Karşı konulamaz bu muazzam güç ise, haklının ve Hakk’a inananın, O’na dayananın elinde ve inhisârındadır!.. … Sekiz saat içinde Haçlı koalisyonunun 100.000 kişilik ordusu imhâ edildi… Artık, Rumeli Diyârının bütün kapıları, ardına kadar Osmanlı’ya açılmıştı… Beşbuçuk asır sürecek olan merhamet, adâlet ve “zarâfet” devri başlıyordu!.. Açılan bir başka kapı ise, savaştan sonra meydanı teftiş sırasında, yaralı bir Sırp subayı tarafından şehit edilen Murat Hüdâvendigâr’a ve bütün şühedâya açılan cennet kapılarıydı… Rabbimizden zaferle birlikte şehâdet dilemişlerdi; duâlarına ayniyle cevap verildi!.. “Dîdâr-ı Fahr-i Âlemi görmekti arzusu, Gark-ı huşÃ»’ çıktı Huzûr-ı Risâlete… Ervâh’a pîşdâr olarak girdi Cennete!..” “CANIM FED OLSUN SENİN YOLUNA…” SULTAN MURAT, milletinden 10.000 şehit istedi; milleti de “lebbeyk” diyerek bu isteğini hemen yerine getirdi!.. Demek, izzetli bir hayata ermek için ölümü istihkar etmek gerek!.. Böyle bulutlar üstü bir inanç ve güven yüksekliği ihrâz edebilmiş milletlerdir ki, târihin şeref kürsüsündedir; sadece ve daima onlar!.. Aslında bu “peşin kurban verip zafer elde etme” taktiği, dıştan kaba bir nazarla bakıldığında, sadece Osmanlı’nın bir buluşu gibi görünmüyor. Meselâ, Cengiz de 100.000 kişiyi ordusunun önünde etten bir kalkan gibi kullandı!.. Ama onlar “kendi gönüllüleri” değil, bir önceki harpte ele geçirdiği zavallı sivil esirlerdi. Onlara acıyıp kılıç çekemeyen yeni şehirlerin ve ülkelerin insaflı insanları da kolayca, Cengiz’in esiri oluverdi!.. Bu “zulüm zinciri” kanlı izlerle uzayıp gitti ve târihin bir bölümünü kirletti!.. Yakın bir misâl; Çanakkale’de Anzak denilen Avustralya, Yeni Zelanda ve Kanada gibi İngiliz ve Fransız sömürgelerinden toplanıp getirilen askerler “ucuz yem” olarak üstümüze saldırtıldı!.. O garipçikleri mecbûren süngümüzün ucuna takıp sâhile sürdüğümüzde, Haçlı zırhlılarından açılan “karışık” ateşle hem mehmetçiğimizin hem de Anzak askerlerinin genç vücutları Gelibolu topraklarına karıştı, gitti!.. Âlîcenap milletimiz, Anzakları mâzur görmüştür; hatta hiç ayırmadan, savaştığı hasımlarının hiçbirine kin beslememiştir. Bu hususta milletçe, belki safdillik derecesinde bir müsâmaha sahibiyiz. Bu da, inanan insanların “yaratılmışı hoşgör!..” şeklindeki Yûnûs’ça bir hasletidir; ne güzel bir haslet!.. Şimdilerde ise, “paralı asker” tedârikiyle benzer “kolaylıklara” şâhit oluyoruz. Ne var ki, bu ücretli “ölüm işçileri”, bir “iş kazâsına” falan uğramamak için her tedbiri almakta, kımıldayan her noktaya teknoloji hârikası silâhlarını pervâsızca boşaltmakta; çoluk çocuk, yaşlı, kadın demeden rezil bir katliâm, sözde medenî dünyanın umursamaz boş bakışları önünde sürüp gitmektedir!.. “Tek dişi kalmış canavarın” iğrenç ve müstehzi ulumaları, mazlûmların acı feryâdını örtüp bastırıyor… Kulaklar sağırlaşmış!.. … Kosova’nın bu diğerleriyle olan farkını Saklı Tarih gamsızının anlamasını beklemiyoruz elbette; kendi aramızda dertleşiyoruz işte… “Ben mâcerâmı kendim anar, kendim ağlarım Gâh âsiyâb-ı âba bakar, gâh dîdeme!..” “TÜFENK İCÂD OLDU…” KOSAVA’NIN ve diğer zaferlerimizin kazanılmasında göze çarpan bir husus, “silâh üstünlüğü”dür!.. Başarıyı tek başına maddî fâikiyete dayandırma kolaycılığı, Saklı Târih’in üzerimize üfleyegeldiği bir vesvese… Ancak, “vatan, millet…” edebiyatı ucuzluğu da aynı Saklı Târih’in bir başka desisedir. Demek, bu işte de bir denge, bir “çifte kanat” inceliği olmalı… “Deveni hem bağla, hem tevekkül et!..” sırrı… Osmanlı’dan önce de “At, avrat, pusat” formülüyle, silâhını ve harp vasıtası da olan atını, eşi gibi namûsu sayan an’anevî hassâsiyetlerimiz var!.. İlk Müslüman atalarımız, Selçuklular ve diğer büyük devletlerimizin sultanları, her sahada ve bilhassa silâhta, elde edilebilecek en ileri seviyeye erişmeyi ibâdet saymışlardır!.. Zira, asıl referansları, ilgili Ayet ve Hadîs-i Şeriflerdir!.. Bu iş, Osmanlı’da rekorlaştı; böylece Osmanlı 400 yıl boyunca birincilik kürsüsünden inmedi!.. Evet… Osmanlı, ilk mükemmel tüfeği icâd etti, imâl etti ve “Tüfenkhâne-i Âmire”de her parçası ayrı bir usta tarafından yapılarak ilk defa “seri imalât” metodu ile çoğalttı!.. Rumeli fetihlerimizde Osmanlı tüfeğinin büyük rolü olmuştur… Murat Hüdâvendigâr’dan hemen sonra, 1420’lerden itibaren tüfek, okun yayın yerini almaya başladı… Köroğlu’na sorarsanız, “mertlik bozuldu!..” diyecektir… Saklı Târih ise, böyle bahislerde elleriyle gözünü, kulağını ve ağzını sımsıkı kapamaktan başka çare bulamaz!... Yine Osmanlı, ilk “şâhi”leri döktü; Bizansın köhne surlarını bütün köhnemiş zihniyetlerle birlikte yıktı, temizledi!.. Tüfeğimizin değil ama, Şâhi’lerimizin sesini Saklı Târih bile duymazlıktan gelemedi!.. Çaldıran’da, bir meydan savaşında ilk defa “sahra topu” kullanan Yavuz Selim Hân, Şâh İsmail’i ve onun “göçebe atlı birliği efsânesini” yerle bir etti. Aynı sahra toplarıyla Tîh Çölü’nü geçti, Mukattam Dağı’nı aştı ve Tomanbay’ın Avrupa yapısı demode “çakılı” toplarının gerisine dolanarak, o topların tek atış bile yapmasına fırsat vermeden Memlûk’ları çağın dışına itti!.. Preveze’de Barbaros Hayrettin Paşa, küçük fakat hızlı gemileriyle ve “Tophâne-i Âmire” markalı ince, uzun menzilli ve seri atışlı enfes toplarıyla Andrea Doria’nın eski tip hantal kalyonlarını bir atış talimi kolaylığıyla perişan etti… YA SONRA?.. BU, “kendi silâhını kendin yap…” devri sona erince, Osmanlı artık sadece mevcut gücünü ve sınırlarını koruma pasifliğine mahkûm olmuştur. Ne var ki, önce “hilâli bedreyleyen” felek, sonra “bedri hilâl eyleyecek”, büyüyemeyen küçülecektir!.. “Navarin” hengâmında hâlâ “yelkenleri atlastan…” gemiler inşâ edebilen Osmanlı, Sultan Aziz devrine gelindiğinde, ne yazık ki, sadece “tonilâto” bakımından sözde dünya ikincisi, hızı düşük, toplarının menzili kısa, fersûde Avrupa yapısı gemilerden ibâret göstermelik bir donanma ile avunmaktadır… Preveze, tersine dönmüş!.. Vagon dolusu altın ile satın alınmış bu salapurya donanma, üstelik, “istim üstünde kalmak” için Zonguldak’ın tekmil kömürünü tüketmede, personel ve bakım giderleri için yine vagonlar dolusu para yutmaktadır… Zehî gaflet!.. Neyse ki, Abdülhamit Hân’ın basiretiyle, bu donanma Haliç’e demirlendi, topları sökülüp Çanakkale’ye taşındı, “Çelik Tabyalar” hâlinde mevzilendirildi… Gemi üzerindeyken kısa menzilleri sebebiyle “hükmen mağlûp” bu toplar, Gelibolu tepelerinde mevzilenince birden değerleniverdi. Zira, artık Gelibolu, yarımada büyüklüğünde muazzam bir savaş gemisine dönüşmüş oldu!.. Bu Çelik Tabya’ların denizden tahribi de imkânsız olduğundan “kara savaşlarına” mecbûr kalan düşman, süngümüz karşısında o işi de becerememiş, fakat, yukarıda temas ettiğimiz “ucuz yeni” gaddarlığıyla 250.000 pırıl pırıl gencimizi şehit ederek defolup gitmiştir!.. Geride “Çanakkale içinde aynalı çarşı”yı bırakarak… “Ooof gençliğim eyvâh!..” … İstiklâl Harbimizde ise, top mermisini ciğerpâresi yavrusundan daha değerli görerek, bebeğinden sıyırdığı battaniyeyi ona sarmalayan fedâkâr Anadolu anası, şurada sayfalarca kem küm ederek izâha uğraştığımız mes’eleleri bir çırpıda, belki bir damla gözyaşıyla hepimize öğretiyor, ders veriyor!.. … Bir “nesep sahihliği” hassâsiyetiyle, kendi maddî ve mânevî silâhlarımızı “yüzdeyüz” kendi elimizle ve en ileri ilim ve irfan şahlanışlarıyla imâl ve inşâ edebildiğimiz gün, bahtımız aydınlanacak ve hilâlimiz yeniden bedre meyledecek Kosova’lara, Niğbolu’lara, Varna’lara bedel, cihânın gidilemez zannedilen her ücrâ köşesinde ilim ve gönül cengâveri yiğitlerimiz, “nûr”dan “bozdoğan”larını savurarak cehil zırhlarını çökertecek ve inkâr şövalyelerini alaşağı edecektir!.. Çok şükür, şimdiden peşpeşe zafer müjdeleri gelmekte. Evet… Kudretli, izzetli, şevketli bir istikbâl bizleri beklemekte. Yeter ki, şu iyice yaklaşan “cennetâsa” bahar ikliminin şevkiyle şevklenelim, yepyeni türküler besteleyelim ve “en gür sedâ” ile ihtiyar dünyamıza dinletmeye hazırlanalım… “Haydi biraz hızlıca, menzil uzak değildir!..”
|