Peygamberimizin Mucizeleri
Ýnsanlarýn bazýlarý Allah’ýn elçilerinin söylediklerini hemen kabul...
 
Çocuklar Ýçin Hadis Kitabý
UÐURBÖCEÐÝ YAYINLARI, çocuklarýn manevi dünyalarýný zenginleþtirmeyi...
 
Kesilen Gitar
Okuyucularýn uzun yýllardýr HAYATIN ÝÇÝNDEN HÝKAYELER’i ile tanýdýðý...
 
www.zaferyayinlari.com
Zafer Yayýn Grubu'nun bütün kitaplarýný inceleyebileceðiniz ve satýn...
 
Hazýr Cevaplar 2.Kitap
Öyle insanlar vardýr ki, çoklarýný keder ve hüznün kuytularýna çeken...
 
Diðer Kitaplar

Arz Halifesini Arýyor

Sayý: 380


BÜYÜK REÝS Seattle’ýn hikâyesini duymuþsunuzdur. 1855’de ABD baþkaný Franklin Fierce, kendisine bir mektup yazarak üstünde yaþadýðý topraklarý satýn almak isteyince, Büyük Reis de cevaben yazdýðý mektupta özetle þunlarý yazmýþ: “Teklifinizi düþüneceðiz. Ama topraðý satýn almak fikri bize oldukça garip göründü. Gökyüzü nasýl alýnýr ya da satýlýr? Ya topraðýn sýcaklýðý? Bunu biz düþünemeyiz bile. Havanýn tazeliðine, suyun pýrýltýsýna biz sahip deðiliz ki, siz satýn alasýnýz. Biz topraðýn bir parçasýyýz ve o da bizim bir parçamýzdýr. Kokulu çiçekler bizim kýzkardeþlerimizdir; geyikler, at, büyük kartal da erkek kardeþlerimiz… Yüksek kayalýklar, yumuþak çayýrlar, midillinin ve insanýn vücut harareti, hep ayný aileye aittir. Her þey birbirine baðlýdýr. Topraða ne olursa, topraðýn doðurduklarýna da aynýsý olur. Toprak, anamýzdýr. Ýnsan topraða tükürürse, kendi suratýna tükürmüþ olur. Toprak insana ait deðil; bunu iyi biliyoruz. Hayatýn dokusunu insan yaratmadý. O dokunun içinde yalnýzca bir iplikçiktir. Siz o dokuya ne yaparsanýz, aynýsýný kendinize yapmýþ olursunuz. Biz vahþiyiz. Þimdilik güçlü olan beyaz adam, kendisini ilah sanýyor. Topraðýn kendisine ait olduðunu düþünüyor. Ama bildiðim bir þey var ve beyaz adam da onu anlayacak bir gün: Bizim ilahýmýzla sizinki ayný.”(1) Bu sözlerin sahibi kendisine vahþi diyor, ama hiç þüphe yok ki beyaz adamdan çok daha medenî bir “kâinat algýsý”na sahip. Beyaz adamýn arza bakýþýnýn izleri ise, Bacon’ýn ifadesinden çýkartýlabilir: “Bilim kuvvettir. Yani biz bilimi, tabiatý anlamak ve tabiata hükmetmek için kullanacaðýz.” Bacon, bu cümlesiyle, modern bilimin amacýnýn tabiatý sömürmek olduðunu ilân ediyordu. Dolayýsýyla, çaðdaþ insan bilimsel ve teknik gücünün geliþmesinden duyduðu coþku içinde tabiatý kirleten bir üretim sistemi ve insaný sakat býrakan bir toplum inþa etmeyi marifet saydý. Üretimin geliþtirilmesini ve servet birikimini modern dünyanýn en yüce amaçlarý haline getirdi. Þimdi de, “çevre sorunlarý” adýyla bu kaba uygarlýk anlayýþýnýn hasadý toplanýyor. Bu gidiþin sonu, insanoðlunun biriktirdiði kasa kasa altýnlarýn yanýnda içecek doðru dürüst su bulamamasý olacak gibi. Rum Sûresi’nde buyrulduðu üzere, insanoðlu yaptýklarýnýn karþýlýðýný görüyor, görecek: “Ýnsanlarýn kendi iþledikleri yüzünden karada ve denizde düzen bozuldu. Allah yaptýklarýnýn bir kýsmýný kendilerine tattýrýr ki belki tuttuklarý yoldan dönerler.” (2) Âyette geçen “tuttuklarý yol”u iyi anlamamýz gerekiyor. Kastedilen, acaba sadece yeþil hareketine dönüþ mü? Devlet liderleri, Kyoto Protokülü’nü imzalarsa, patronlar fabrika bacalarýna filtre takarsa, halk çevre kirliliðine daha duyarlý olursa ve organik tarým ürünleri yerse, “tuttuklarý yol”dan dönmüþ olurlar mý? GALÝBA çevre krizi kadar, bizim bir de “çevreci” krizimiz var. Çevreyi, Aristotle’ýn iddia ettiði gibi, ayrý bir cevhere sahip, kendi baþýna baðýmsýz bir gerçekler düzeni olarak görmenin kendisi, baþlý baþýna bir kriz oluþturuyor. Bu küfrî bakýþ, her türlü çözümü sadece sebepler dairesinde yapýlacak düzenlemelerde görüyor. Büyük tufanda Hazreti Nuh’un gemisine binmeyi reddeden halkýn büyük çoðunluðu, tufandan korunmak amacýyla dað baþlarýnda kendilerine küçük kulübeler yapmýþ ve erzak depolamýþlardý. Bu, onlarýn Nuh’u sýcak havada kara üstünde gemi yapmasýyla alay etmelerine raðmen, söylediklerinin gerçek olabileceðini sezdikleri anlamýna gelir. Peki niçin Nuh’un gemisine binmeyi reddediyorlardý? Böyle yapmalarý, dað baþlarýna týrmanmaya göre onlar için daha kolay deðil miydi? Kolay olmasýna, daha kolaydý; ama “Nuh’un Gemisi” öyle sýradan bir gemi deðildi ki… o, Allah’ýn gemisiydi. Allah’ýn emriyle elçisi Nuh Peygamberin inþa ettiði bir gemiydi. Dolayýsýyla Nuh’un gemisine binmek, kibirlerini paramparça ederek kendilerini ilah olarak görmekten veya Allah’a þirk koþmaktan vazgeçmelerini gerektiriyordu. Nuh’un gemisine binen biri, peþinen, “Göklerde ve yerde ne varsa Allah’a aittir. Allah her þeyi kuþatýcýdýr.”(3) hakikatini kabul etmiþ olacaktý. Netice, kibrini yenemeyenlerin su unsurunun gazabýna yenik düþmeleri oldu. BURADAKÝ küfrî bakýþýn temelinde, Büyük Reis’in dediði gibi insanýn kendisini ilah kabul etmesi yatýyor. Böylece, en büyük küllî muariflerden birisi olan kâinat, birden bire sükut edip, insanýn sahip olabileceði, üzerinde kendi arzularýna göre tasarrufta bulunabileceði bir menfaat vasýtasýna dönüþüyor. Artýk bu noktadan sonra, insan onu satar da, satýn da alýr. Artýk, Ivan Kamazof’un dediði gibi, “Allah yoksa her þey mübah”týr. Arzýn halifesi olduðunu, ancak Allah’ýn kendisine bahþettiði gücü yine Onun rýzasý dahilinde kullanmasý gerektiðini kabul etmeyen insandan ne beklenir? Sezaî Karakoç da bu noktaya þöyle iþaret etmiþtir: “Ýslâm’a göre bir mal üzerinde üç katlý mülkiyet vardýr. Kiþinin, cemiyetin, Allah’ýn (c.c.). Her þeyden önce mal Allah’ýndýr, sonra cemiyetin, sonra kiþinindir. Kiþinin arzusunu cemiyetin kaideleri, cemiyetin arzularýný da ilâhî kaideler sýnýrlar. (4) Meseleye bu açýdan bakýnca, insaný ele almadan, onu yönlendiren, onu oluþturan dünya görüþünü gözden geçirmeden, çalýþmalarý sonuç üstünde yoðunlaþtýrmak çözüm için yetmiyor. “Ýnsanlýðýn ve çevrenin korunmasý yolunda atýlacak ilk adým, insanlýk ihtiraslarýndan arýtýlarak kirlenmesinin önlenmesidir. Onun için günümüzde çevre sorunlarýna dönük araþtýrmalarýn ve çalýþmalarýn bin misli de insanýn yüreðinin arýtýlmasýna, ruhunun yüceltilmesine döndürülmelidir. Ancak insan ruhunun arýtýlýp temizlenmesiyle, yüreðine temizlik kazandýrýlmasýyla toplumla birlikte çevre de korunabilir.”(5) PEKÝ nasýl olacak bu? Hayýr, din kültürü ve ahlak bilgisi dersiyle olmaz. Liselere felsefî etik dersleri koyarak da iþin içinden çýkamayýz. Tek yol var: Allah’ýn ve ahiretin varlýðýna samimi olarak iman etmek, kendini O’na kul kabul etmek, tabiatýn Onun büyük bir sanatý ve kudret eseri olduðuna inanmak. Böylece, bir ismi de el-Muhit olan Allah’ýn çepeçevre kuþattýðý “ilâhî bir muhit” içinde yaþadýðýmýzý anlayabilir ve çözümün “Nuh’un Gemisi”ne binmekte olduðunu kavrayabiliriz. Gelgelelim, zihinlere çengel atan materyalizm belasý def edilmeden bu çözüme iþlerlik kazandýrmak mümkün görünmüyor. Her þeyin baþý ve sonunu madde olarak gören materyalizm, bunun bir sonucu olarak, fizik ile metafizik arasýnda keskin bir ayrým öngörüyor. Pekçok zihni iðfal eden bu mesnetsiz ayrým, kâinat ile Onun Halýký arasýndaki baðlarý koparýp atýyor. Ve kâinat, kör, saðýr ve þuursuz sebeplerin cirit attýðý anlamsýz bir yere dönüþüyor. OYSA, Kur’ân’a baktýðýmýz vakit, fizik ile metafizik arasýnda açýk bir sýnýr tayin edilmediðini hemen farkederiz. Maddeci zihinleri þoke eden bir rahatlýk içinde, pekçok peygamber kýssasýnda fizik ile metafizik iç içe geçer, fiziðin ya da fizik kurallarýnýn pek bir anlam ifade etmediði “mucizeler” ardý ardýna sýralanýr. Hemen akla gelenler arasýnda: Bazý hayvan türlerinin ve rüzgarýn Hazreti Süleyman’ýn emrine verilmesi… Ýçine atýldýðý ateþin Hazreti Ýbrahim’i yakmamasý… Balýðýn karnýndaki Yunus aleyhisselama zarar vermeden onu sahil-i selamete çýkarmasý… Ýsrailoðullarýný Firavun’un zulmünden kurtarýrken Hazreti Musa’nýn asasýný deðmesiyle Kýzýldeniz’in ikiye ayrýlmasý; ondan önce Nil’in kana bulanmasý, çekirge, veba ve kýtlýk âfetleri… Hazreti Ýsa’nýn Allah’ýn izniyle ölüleri diriltmesi… Ve Sevgili Peygamberimizin gösterdiði sayýsýz mucize içinde; ayýn ikiye yarýlmasý, daha nübüvvetten önce iki meleðin bulut suretinde onu gölgelendirmesi, aðaçlarýn, taþlarýn ve hayvanlarýn ona selam vermesi, yine aðaçlarýn topraðý yara yara onun yanýna gelmeleri, yürürken topraðýn ayaðýnýn altýnda dürülmesi, eline aldýðý az bir yemek veya suyun tüm orduyu doyuracak denli bereketlenmesi ve daha binlercesi… Gerek Kur’an gerekse mütevatir hadislerde yer alan bu sadýk haberlere ilkokul fen bilgisinden aldýðý marifetle bakanlar için temel sorun, bu mucizevî sonuçlarý üreten sebeplerin alýþýldýk sebepler olmamasýdýr. Eðer “alýþýldýk” olsa, bunlarý fizik dünyanýn tabiat kurallarý olarak yorumlamak ve böylece “tabiat üstü olan”ý reddetmek mümkün olabilecekti. Bu yüzden genel eðilim, peygamber kýssalarýna bir tür eski Yunan mitolojisi muamelesi yapmak olmakta ve bu mucizelerin fizik dünyanýn gerçekliði içinde olup bittiðini reddetme tavrý belirmektedir. Nitekim, Hazreti Ýbrahim’e gökten inen kurban için “sembolik” iddialarýný dile getirenlerin tutumu bu yöndedir. Bir diðer tepki ise, bu mucizeleri reddetmek deðil de, alýþýldýk sebep sonuç iliþkileri içinde yorumlama çabasýdýr. Buna dair çarpýcý bir örneði, Ýsrailoðullarý’nýn Hazreti Ýbrahim’den baþlayarak Ýshak, Yakup, Yusuf ve Hazreti Musa’ya dek süren hayat serüvenini konu alan “Yaratýlýþ Destaný” adlý Hollywood filminde görmek mümkündür. Filmde, Hazreti Musa’nýn asasýnýn yere býrakýnca bir ejderhaya dönüþmesi mümkün görülmeyip bunun bir sihir olduðu iþlenmekte, en çarpýcý olaný ise, Kýzýldeniz’in ikiye ayrýlmasýna bir kasýrga hortumunun sebep olduðu ihsas edilmektedir. Ýlginçtir, benzer bir iddia, National Geographic’in hazýrladýðý bir belgeselde ciddi bir konu gibi ele alýnmakta, güya bilim insanlarý Kýzýldeniz’in tabanýnda o kasýrga hortumundan kalma izleri araþtýrmaktaydý. Halbuki, Kur’an’ýn bize ders verdiði nazarla baktýðýmýz vakit, mucize olaylar ile tabiatçýlarýn “doðal” diye ifade ettikleri olaylar arasýnda hiç de büyük bir uçurum yoktur. Bediüzzaman’ýn ifadesiyle, mucizeler “Padiþah’ýn normal âdetini ve vaziyetini bir hikmete binaen deðiþtirmesi”nden ibarettir.(6) BU çerçeveden bakýldýðýnda, tabiatperestlerin âdiyattan saydýklarý “doðal olaylar” bir nevi mucize yerine geçerler. Bir örnek vermek gerekirse, Casiye Suresindeki bir âyette, “Allah kendi emriyle gemiler akýp gitsin ve O’nun fazlýndan ararsýnýz diye, sizin için denize boyun eðdirdi. Umulur ki, þükredersiniz.(7) buyrulmaktadýr. Bu âyetin ýþýðýnda baktýðýmýzda: Koca denize boyun eðdirmek az bir þey midir ki, onu belli bir vakitte ikiye ayýrmak akla uzak olsun? Yoksa, Allah’ýn sürekli yarattýðý olaylar, belli vakitlerde yarattýðý mucizelerden daha mý az ilim, irade ve kudret gerektiriyor? Elbette hayýr!.. Gerçek þu ki, ateþin yakmamasýna nasýl mucize diyorsak, yaratýlýþ bakýmýndan, ateþin yakmasý da ayný derecede “mucize”dir. Denizin ikiye yarýlmasýna mucize diyorsak, denizin üzerinde koca gemileri yüzdürmesi de ayný derecede “mucize”dir. Yine rüzgarýn Belkýs’ýn tahtýný taþýmasýna mucize diyorsak, rüzgarýn bulutlarý yüklenip taþýmasý da ayný derecede “mucize”dir. Fakat benzer olaylara devamlý þahit olan insanlarýn gafleti sebebiyle birinciler mucize adýný alýrken, ikincilere “âdiyat” ismi veriliyor. Bu ise, yaratýlýþýn keyfiyetinden deðil, insanýn kavrayýþ zaafiyetinin bir sonucudur. Dolayýsýyla mucize ile âdiyat arasýnda, tabiatperestler gibi keskin bir fizik-metafizik ayrýmý çizebilmenin imkâný yoktur. O bakýmdan, âdiyata kesinlikle âdi iþler olarak bakamayýz. Her biri birer mucize ve kudret eseridir. Ve bu eserleri basit, kuvvetsiz, þuursuz ve kör sebeplere baðlamak da mümkün deðildir. Bediüzzaman’ýn izah ettiði gibi, koyunun kaný ve fýþkýsý arasýndan çýkan safî sütü, koyunun yediði ota baðlayamayýz. Ot bir þeydir, süt baþka bir þey. Ýkisi de ayrý ayrý yaratýlmaktadýr. Yine zehirli arýnýn yaptýðý bal bir þeydir, çiçek özleri baþka bir þey. Balý, çiçek özleriyle izah edemeyiz. Öyleyse tüm sebeplerin ardýnda bir Müsebbib’ul Esbab harikulâde þekilde iþ görmektedir. Þu âdi sebepler ise, onun tasarrufu önüne çekilmiþ sadece basit birer perdedir. Aklýný gözüne indirmeyen her insan, o perdeyi yýrtýp Kudret-i ÃŽlahi’yi tüm haþmetiyle temaþa edebilir. ACABA bu dinî bakýþ açýsýna göre, günümüz çevre sorunlarýna nasýl bir yorum getirebiliriz, yeni bir açýlým saðlamamýz mümkün mü? Elbette mümkün. Bir kere, bu bakýþ açýsý günümüz çevre felâketlerinin ardýnda, tabiata hükmetmek amacýný güden modern bilimin kendisi olduðunu açýklýða kavuþturuyor. Modern bilim, insanýn kendi gücüyle tabiata boyun eðdirebileceðini düþünüyordu. Oysa, bu bakýþ açýsýyla anlýyoruz ki, böyle bir seçenek asla mümkün deðildir: “Göklerdekiler ve yerdekiler ancak Allah’a aittir.”(8) Tabiat unsurlarý, nihaî anlamda O’nun emri altýndadýr. Eðer O izin vermezse, insan hiçbir tabiat unsurunu (dað, deniz, hayvan, bitki…) kendi emrine musahhar edemez: “Ýri cüsseli develere sizin için boyun eðdirdik. Umulur ki þükredersiniz.”(9) Þu halde, geriye tek bir seçenek kalýyor: Ýnsan ancak Allah izin verirse, tabiat unsurlarýný kendi emrine musahhar edebilir. Bu da, modern bilimin zannettiði gibi insanýn rastgele tabiatý fethedebileceði anlamýna gelmemektedir. Allah, ancak kendi kanunlarýna uygun þekilde olmak koþuluyla insanýn tabiata hâkim olmasýna izin verir ve insan yeryüzünde Allah’ýn halifesi olduðu için Allah’ýn yaratýklarýna nezaret etme yetkisi ve sorumluluðu insana verilmiþtir. TEKRAR edelim ki, burada insanýn sorumluluðuna verilen yetki, nihaî anlamda, Allah’a ait olan bir yetkidir. Ve, eðer insanoðlu, kendisine çizilmiþ olan çerçevenin dýþýna çýkarsa, örneðin kendisini arzýn halifesi olarak deðil de bir ilah olarak görürse, Allah elbette insana verdiði yetkiyi geri almaya muktedirdir. Ýþte o vakit, tabiat unsurlarýndan su, toprak, hava ve ateþ galeyana gelip insanoðluna acý bir azabýn numunelerini tattýrabileceði gibi, kimi zaman da su, hayvan ve bitki türlerinin verimlerinin düþmesi ve yok olmalarýyla yine insanoðluna çeþitli kýtlýklar yaþatabilirler: “De ki: ‘Söyleyin bakalým, eðer suyunuz yerin dibine gidip çekiliverecek olsa artýk size kim bir akar su getirebilir?”(10) Kimi zaman, mahrumiyetin biçimi, bereketin ortadan kalkmasý þeklinde de olabilir. Bu bereket hakikatini çok iyi anlamak zorundayýz. Miktarlar deðiþmez hattar artar ama diþe dokunur bir faydalarý olmaz. Ortada çok mal olur, ama insan bereketsizlik nedeniyle ondan bir menfaat elde edemez. Kiþi, çok zamaný var zanneder ama bereketsizlik nedeniyle zaman su gibi akýp geçer. Nitekim, zamanýn bereketsizleþmesi, Kýyamet alâmetleri arasýnda zikredilmiþtir. Öyleyse, þu ahirzamanda insanoðlu çevre sorunlarýný çevre üzerinde müdahalelerde bulunarak çözmekten tamamen mahrumdur. Arz ve üzerindekilerle barýþmanýn yolu, ancak ve ancak insanýn “arzýn halifesi” olduðunu hatýrlayýp kendisine lütfedilen nimetlere þükretmesi olacaktýr: “Andolsun, eðer þükrederseniz gerçekten size nimetimi arttýrýrým ve andolsun, eðer nankörlük ederseniz, þüphesiz, benim azabým pek þiddetlidir.”(11) 1- Köprü Dergisi, Eylül 1988, c.11, sayý: 126. 2- Rum Suresi, 41 3- Nisa Suresi, 126 4- Nazif Gürdoðan, Zaman, 24.1.1993 5- Ersin Gürdoðan, Teknolojinin Ötesi, Akabe Yayýnlarý, s.36-37. 6- Said Nursi, Mektubat, 19. Mektup 7- Casiye Suresi, 12 8- Nisa Suresi, 126 9- Hacc Suresi, 36 10- Mülk Suresi, 30 11- Ýbrahim Suresi, 7


BÝR ÖÐRENCÝNÝN ÝNTÝHAR MEKTUBU
  Sayý: 385   Yazan: Ömer Baldýk
BÝR ÖÐRENCÝNÝN ÝNTÝHAR MEKTUBU
  Sayý: 385   Yazan: Ömer Baldýk
HER ÝSTEDÝÐÝ YAPILAN ÇOCUK
  Sayý: 384   Yazan: Ömer Baldýk
Rehberlik Terapileri - Boþanmýþ Anne ve Kýzý
  Sayý: 383   Yazan: Ömer Baldýk
EKONOMÝ DEÐÝL, AHLAK KRÝZÝ!
  Sayý: 383   Yazan: Ömer Baldýk
Rehberlik Terapileri - Suskun Kýz Çocuðu
  Sayý: 382   Yazan: Ömer Baldýk
BEREKTTE SAKLI SIRLAR
  Sayý: 382   Yazan: Ömer Baldýk
PEYGAMBER ve ÇOCUK TERBÝYESÝ
  Sayý: 381   Yazan: Ömer Baldýk
Arz Halifesini Arýyor
  Sayý: 380   Yazan: Ömer Baldýk
Kiþisel Geliþim Virisü
  Sayý: 378   Yazan: Ömer Baldýk
 
 
Zafer Yayýnlarý © 2009