Peygamberimizin Mucizeleri
İnsanların bazıları Allah’ın elçilerinin söylediklerini hemen kabul...
 
Çocuklar İçin Hadis Kitabı
UĞURBÖCEĞİ YAYINLARI, çocukların manevi dünyalarını zenginleştirmeyi...
 
Kesilen Gitar
Okuyucuların uzun yıllardır HAYATIN İÇİNDEN HİKAYELER’i ile tanıdığı...
 
www.zaferyayinlari.com
Zafer Yayın Grubu'nun bütün kitaplarını inceleyebileceğiniz ve satın...
 
Hazır Cevaplar 2.Kitap
Öyle insanlar vardır ki, çoklarını keder ve hüznün kuytularına çeken...
 
Diğer Kitaplar

YETTİM BRE DOĞAN! - SAKLI TARİH SOHBETLERİ

Sayı: 380


SAKLI TARİH’İN, emme basma tulumba gibi, iki yönden de kâr sağladığı bir el çabukluğu numarası vardır: Bir yandan, geçmişteki bazı hâdiseleri bu günün hâkim görüşleriyle değerlendirip işine geldiği gibi çarpıtarak genç nesilleri öz dedelerinden soğutmaya çalışır. Diğer yandan da, kendi hasat usulleriyle geçmişten devşirdiklerini, bir doğrular-yanlışlar salatası hâlinde, önümüze servis ederek bu günün kıymet hükümlerini dilediğince biçimlendirmenin yolunu arar!.. Yâni, bu günden bakarak geçmişi mahkûm eder; sonra, kötü dediği geçmişi alıp bu güne taşıyarak “vârisleri” üzerindeki sonu gelmez yargılamalarına ve yasaklamalarına bahâne ve “delil” olarak kullanır... aslında bu “Yumurta-tavuk” misali devr-i daim dolabı, belki en yüksek fayda olarak, tarih boyunca nice zulme, nice ihtilâle meşrûiyet suyu sağladı; “temizlik” gerekçesi pompaladı!... Saklı Tarih, tarihin her devrini yaşayıp görmüş “esâtiri” ve ölümsüz hüviyetiyle, evrimlerin-devrimlerin yüksek ücretli “akıl hocası” ve avukatı olarak bu dolabın dümeninden hiç ayrılmadı; görevini bu gün de şevkle sürdürüyor!... Şâyet, “tarih” dediğimiz ilim, tahriflere tezyiflere büsbütün kapalı bir “müsbet ilim” olsaydı ve böyle kolayca dövize çevrilebilen pratik bir değer taşımasaydı, uyanık Saklı Tarih, bu mesleği çoktan terkedip gitmiş olmaz mıydı? Keşke öyle olsaydı... O zaman bizler de şeytan taşlamaktan kurtulur, sa’yımıza tavâfımıza hız verirdik... Ama ne yazık ki, zamanımızın “iletişim” imkânları da kötüye kullanılarak, bu ticaret kızışıyor. Pek çok mâsum genç, ışığa koşan gafil kelebekler misâli, bu hasâretli panayırın müşterisi olacak gibi görünüyor!... Anlaşılan, Minâ’daki işimiz bir hayli uzun süreceğe benzer!... YILDIRIM BÂYEZİD HÂN... Hüdâvendigâr’ın büyük oğlu... Annesi Gülçiçek Hâtun... 1360’ta Bursa’da doğdu. Her şehzâde gibi çok iyi eğitim gördü... Esasen, Osmanlı’daki eğitim, günümüzün “test kitabı” veya “soru bankası” gibi acıklı avunmalarına hiç benzemeyen “gerçek” ta’lim ve terbiye idi. Sarayda ise, bu işin elbette en üst seviyede olanı, devrin en büyük âlimleri tarafından, tahammül ötesi bir kesâfette ve göz açtırmaz bir disiplin altında veriliyordu!.. Fukâra yarış atlarının çileli hayâtı bile, şehzâdelerinkine göre “bir eli yağda, bir eli balda” rahatlığındadır!.. Evet... Yıldırım’lar, Fâtih’ler, Yavuz’lar, Abdülhamîd’ler... gökten inivermediler!... Bu konuyu, ayrı bir sayıda uzun uzun incelemeliyiz... ... Bâyezid Hân, savaşlardaki şaşırtıcı hızı, çabuk ve doğru karar vermesini sağlayan şimşek zekâsı ve pes etmez bir azimle de güçlenen sarsılmaz cesâreti sebebiyle, delikanlı yaşlarından itibaren “Yıldırım” lâkabıyla anılmıştır... 43 yıllık kısa hayatına pek çok zafer sığdırdı... Eh, Yıldırım’lar, Yavuz’lar böyledir; az zamanda büyük işler başarabilirler!... Timurleng’e mağlûb oldu ise de, esir düşene kadar kılıç tutan eli titreyip gevşemedi!... Zâbitleri hûn içinde gâltân, Zencîr ile bağlı bir de Sultân!.. Hâmid’in bu renkli ve çarpıcı mağlûbiyet tasvirinden sonra, yine onun diliyle içimizi biraz serinletebiliriz: Gâlip sayılır bu yolda mağlûp!... ... Evet... Ankara savaşı mağlûbiyetinin sonuçlarına ve “Fetret Devri’ne de biraz sonra kısaca eğilebiliriz... NİĞBOLU MEYDÂN MUHÂREBESİ... Yıldırım Bâyezid Hân’ın peşpeşe kazandığı zaferler, başta Osmanlı’nın yeni hedefi hâline gelen Macar krallığı olmak üzere, topyekûn Hıristiyan âlemini canhıraş bir korkunun ve telâşın içine atmıştı... Bizans kuşatılmıştı!... Bulgaristan bütünüyle Osmanlı mülkü olmuş; Selanik fethedilmiş, böylece Bizans’ın Avrupa’dan yardım alabileceği bir yol daha kesilmişti!.. Papa’nın da teşvikiyle yeniden bir Haçlı ordusu toplandı... Bakınız bu Hıristiyan koalisyonunda kimler var; kimler yok ki?: Fransa, Almanya, İngiltere, İspanya, Macaristan, Eflak (Romanya), Lehistan (Polonya), Çek, Norveç, İskoç, İtalyan krallıkları, papalık askerleri, Rodos şovalyeleri... Venedikliler ise, Osmanlılarla olan ticarî bağlantılarını kaybetme pahasına, Karadenizden Tuna yoluyla bir donanmayı Niğbolu’ya kadar getirip, Niğbolu Kalesi’nin nehirden de kuşatılmasını sağlamışlardı!... Hiç hesaplarında yoktu ama, bu gemiler, savaş sonunda Macar Kralı’nın ve diğer bazı liderlerin kaçış çâresi olacaktı!... Neye niyet, neye kısmet... Düşününüz; 1396 Nisanından tâ Eylül sonuna kadar, Avrupa’nın her köşesinden akıp gelen ordular, kol kol, Niğbolu’ya doğru ilerliyor... Belki, Yıldırım’ın kısmeti olarak toplanıp getiriliyorlar!... Ama ne hazîndir ki, şimdiden zafer sarhoşu olmuş bu onbinlerce silâhlı sergerde, geçtiği topraklardaki mâsum halka, dînine milliyetine pek bakmadan, ezâ cefâ ediyor; bilhassa Ortadoks Hıristiyanları ve tabiî Müslümanları da, bir vazife cidiyetiyle kılıçtan geçiriyordu!... Bugün de, dünyanın pek çok yerinde sözde “düzenli” askerî birliklerin sivil ahâliye revâ gördüğü kanlı muâmeleler bir daha gösteriyor ki, gerçek Allah inancından uzak kalanlar, her ân birer canavara dönüşebilir ve hemcinsini sudan bahânelerle katledebilir; nâmusuna paymâm edebilir; malını yağmalayabilir!.. Bu yürek sızlatıcı konu etrafında, az sonra, kısa bir değerlendirme yapabiliriz... ... Ve nihâyet, 130.000 kişilik muazzam Haçlı Ordusu, Niğbolu Ovasında biraraya geldi, mevzilendi ve kaleyi kuşattı… Kale kumandanı Doğan Bey haberciler göndererek Sultan’dan imdât istedi!.. Hatırlıyorum; lise tarih kitaplarımızda, Bâyezid Hân’ın haberi alır almaz “yıldırım” hızıyla Niğbolu’ya geldiğini, gece karanlığında düşmana sezdirmeden kale duvarının altına sokularak: “Bre Doğan, bre Doğan!..” diye seslendiğini, Doğan Bey’in de Sultânın sesini hemen tanıdığını, ne kadar sevindiğini okur ve bir film sahnesi gibi gözümüzde canlandırarak… Şimdi de böyle mi öğretiliyor, bilemiyorum. Bildiğim, tarih derslerinin bu şekilde, öğrencinin hayâl gücüne de hitap edilerek okutulmasının çok sevimli ve faydalı bir yol olacağı… Ayrıca, öğretmenin sesi ve üslûbu da çok önemli… Kabataş Lisesindeki tarih hocamız Aziz Bey’i de anmadan geçmeyelim. Kendine has tatlı doğu şivesiyle Orta Asya Göçleri’ni anlatmaya şöyle başlardı: “Tekerlekler döndü… göç, başladı!..” …Ne kadar görüntülü ve büyülü bir dil, değil mi… Nur içinde yatsın!.. Evet… Şöyle veya böyle… Ama neticede Sultân Yıldırım Bâyezid Hân Gâzi, hem Doğan Bey’e, hem Evlâd-ı Fâtihân’ın o ilk çilekeş Alperen Gâzilerine, ve hem de her dinden ve milletten Rumeli ve Avrupanın mazlûm kavimlerine şöyle seslenmiş oldu: “Yettim, yetiştim!.. Kılıcımın gölgesinde hepiniz emniyet ve saâdet içindesiniz… Gayri bundan böyle, sizler için korku ve tasa yoktur!..” Aslında, Haçlıların Niğbolu Kalesini kuşatması, Bâyezid Hân’ı oraya çekmek için; bu yüzden kaleyi düşürmeye çalışmıyorlar… Büyük bir “nefs itimadı” içinde, Yıldırım’ı kolayca yendikten sonra Anadolu’yu boydan boya çiğneyerek Kudüs’e ulaşma hayâlleri kuruyorlar… İçip eğlenerek üç hafta oyalanıyorlar; bu süre de Yıldırım’a yetiyor; İstanbul muhasarasında geri çağırdığı ordunun büyük kısmı ile Edirne’de buluşarak sür’atle Niğbolu Ovası’na gelip mevzileniyor!.. Fransız Şövalyelerinin ve asilzâdelerinin kumandanı Korkusuz Jan!.. İlk darbeyi vurarak zaferde en büyük şeref payını alma peşinde!.. Macar kralı Sigismund ise, tecrübeli; Osmanlının harp taktiklerini biliyor; Jan’a tavsiyelerde ikazlarda bulunuyor, ama nâfile… Korkusuz Jan, biraz da bilgisizliğinden, toyluğundan ötürü korkusuz!.. Eskilerin “cesâret-i câhilâne” dediği boş bir gözükaralıkla, boruları çaldırıyor; zırhlı şövalyeleriyle Niğbolu ovasını titreterek Osmanlı saflarına saldırıyor!.. Osmanlı Ordusu, her zamanki gibi, merkezde Sultan ve yeniçeriler; sağ kanat, Şehzâde Emir Süleyman ve Rumeli birlikleri; sol kanat, Şehzâde Mustafa Çelebi kumandasında Anadolu askeri… Toplam, 60.000 kadar… En ön safta ise, Kosova’dakine benzer, hafif piyâdemiz yer alıyor… Fransızların atları da, zırhlı şövalyelerinin önünden kaçan piyâde Azap askerleri de, çok zâyiat veriyor; fakat düşmanı içlere doğru, okçuların ve yeniçerilerin mevzilendiği saflara doğru çekiyorlardı… Bir teknik hârika olan Osmanlı yaylarının fırlattığı şimşek hızlı oklarla perişan olan Fransızlar, son gayretle saldırdılar… Ancak bu defa da, hilâl şeklinde açılan ve sonra geriden kapanarak bir ölüm çemberi hâline gelen Osmanlı Ordusunca 3 saat içinde imhâ edildiler… Jan, esir düştü… Fransızların âkibetini gören Eflâk Prensi ve Hırvat Kralı, “Selâmet der Kenârest!..” diyerek askerlerini toparlayıp alelacele ülkelerine kaçtılar!.. İKİNCİ YARI… Buraya kadarı, işin zor olan ilk devresi… Savaşın ikinci yarısında ise, Yıldırım Bâyezid Hân, Macar Kralı komutasındaki kalabalık birlikler üzerine bir “umûmî taarruz/genel hücûm” başlattı… 130.000 kişilik Haçlı Ordusu’nun 100.000 kadarı imhâ edildi. Geri kalanı esir… Çok azı kaçabildi… Macar Kralı, Alman kontları ve Rodos Şövalyelerinin reisi, Tuna’da bekleyen Venedik kadırgasıyla kaçmayı “başardı”!.. Böyle “başarı”ları Saklı Tarih pek alkışlar; bu, onun sinsî ve korkak tabiatının iktizâsı… Milletçe bizim ölçülerimiz ise, biraz farklı galiba… Meselâ, yukarıda Korkusuz Jan için, fazlaca atılgan, hesapsız, tedbirsiz filan demiştik. Gıybetini yaptık… Aslında Jan’ın bu vasıfları, Sultan Yıldırım Bâyezid’in ve onunla birlikte bütün Rumeli, Anadolu ve İslâm Âlemindeki mâsum halkın bir nasîbi, bir necat vesilesi olmuştur. Zira, Jan, “korkusuz” olmasaydı ve Niğbolu Savaşını kazanamasaydık, gözü dönmüş Haçlı sürüleri, muhtemelen daha da büyüyüp çoğalarak Mübarek Anadolu’yu kirli ayaklarıyla ezecek, Mukaddes Beldeler’e kadar bir zulüm seylâbı hâlinde akacak ve Ön Asya ve Orta Doğu coğrafyasını kana boyayacaktı!.. Gerçi, öyle olmayacağı için böyle oldu; ama yine de içimizde Korkusuz Jan’a karşı bir takdir, bir şükran duygusu hissediyoruz sanki… Ayrıca Jan, elindeki kılıç, yaralı ve hırçın bir arslan gibi savaşırken gâzîlerimizce, öldürmemeye de özen gösterilerek, güç belâ yakalanıyor… Bu bakımdan, ondan beş-altı yıl sonra, benzer şekilde Timur’a esir düşecek olan Yıldırım Sultanımızla bir kader ve karakter aynîliği içinde… Bize benzeyeni hissî olarak biraz kayırıyor olabiliriz belki… Ama bütün bu yönlerden baktığımızda, yiğidin hakkını teslim ederek Fransız asilzâdesi Korkusuz Jan için de diyemez miyiz: Galip sayılır bu yolda mâğlûp!..


GELİN CANLAR BİR OLALIM!
  Sayı: 382   Yazan: İbrahim Erdinç Şumnu
Saklı Tarih Sohbetleri - SİSLİ HATIRALAR
  Sayı: 381   Yazan: İbrahim Erdinç Şumnu
YETTİM BRE DOĞAN! - SAKLI TARİH SOHBETLERİ
  Sayı: 380   Yazan: İbrahim Erdinç Şumnu
SAKLI TARİH SOHBETLERİ / KAPILAR AÇILIRKEN
  Sayı: 379   Yazan: İbrahim Erdinç Şumnu
Saklı Tarih Sohbetleri: Bir Rumeli Türküsü
  Sayı: 378   Yazan: İbrahim Erdinç Şumnu
Fetih mi, işgal mi? - Saklı tarihten aktüel yorumlar
  Sayı: 377   Yazan: İbrahim Erdinç Şumnu
Saklı tarihten aktüel yorumlar: Fetih mi, işgal mi?
  Sayı: 377   Yazan: İbrahim Erdinç Şumnu
Onun İzinde
  Sayı: 376   Yazan: İbrahim Erdinç Şumnu
Elmas Beldeye Giden Altın Yol
  Sayı: 353   Yazan: İbrahim Erdinç Şumnu
Hicret
  Sayı: 348   Yazan: İbrahim Erdinç Şumnu
 
 
Zafer Yayınları © 2009