Peygamberimizin Mucizeleri
Ýnsanlarýn bazýlarý Allah’ýn elçilerinin söylediklerini hemen kabul...
 
Çocuklar Ýçin Hadis Kitabý
UÐURBÖCEÐÝ YAYINLARI, çocuklarýn manevi dünyalarýný zenginleþtirmeyi...
 
Kesilen Gitar
Okuyucularýn uzun yýllardýr HAYATIN ÝÇÝNDEN HÝKAYELER’i ile tanýdýðý...
 
www.zaferyayinlari.com
Zafer Yayýn Grubu'nun bütün kitaplarýný inceleyebileceðiniz ve satýn...
 
Hazýr Cevaplar 2.Kitap
Öyle insanlar vardýr ki, çoklarýný keder ve hüznün kuytularýna çeken...
 
Diðer Kitaplar

Bir Ateistle Münazara / Fatih Kaya

Sayý: 382


Bir üniversite öðretim üyesinin inanç ve din hakkýnda ileri sürdüðü iki iddiaya verilmiþ uzunca iki cevabý okuyacaksýnýz þimdi. Aslýnda kendisiyle çok daha uzun yapýlmýþ bir münazaranýn þimdilik yayýnlanmasýný uygun gördüðümüz küçük bir bölümü bu. Ateist bir insanýn din ve inanca tipik bakýþ açýsýný yansýtan bu iddialarla çoðu ortamda karþýlaþmak mümkün. Ama maalesef her zaman kendilerine doyurucu cevaplar verilebildiðini söylememiz zor. Ve bu yapýlmadýðýnda, yine maalesef ki, zayýf pek çok argüman gereksiz yere dolaþýmda kalmaya ve genç insanlarýn aklýný çelmeye devam ediyor. Aþaðýda yer alan cevaplar, iþte bu açýða küçük bir katký olarak deðerlendirilebilir. Geriye ise, iki farklý dünyanýn temsilcilerinin bir araya gelmesinin bazen insaný zenginleþtiren bir serüvene dönüþebileceði ihtimaline vurgu yapmak kalýyor. FATÝH Bey, bakýþ açýlarýmýz ve dahi inançlarýmýzýn çok farklý olduðunu düþünüyorum. Ben her þeye þüpheyle yaklaþan biriyim. Siz ise “kulsunuz.” Dolayýsýyla farklý bir þey düþünecek olsanýz, “Nefistendir, þüphe dinden imandan eder” diye vazgeçersiniz.” Ýfadenizden ‘inanç’ ile ‘þüphe’ arasýnda derin bir uçurum olduðunu kabul ettiðiniz anlaþýlýyor. Doðrusu, Descartes’ten beri bu þüphe konusu, metodik þüphe vesaire denilerek, epeyce öne çýkarýlan bir kavram oldu. Ben ise, inanç ile þüphe arasýnda bu denli keskin bir ayrým yapýlabileceði kanaatini taþýmýyorum. Þimdi, herhangi bir þeye inanan biri, illâ o inandýðý þeyle ilgili niçin bütün þüphe kapýlarýný kapatmýþ olsun? Veya bir konuda þüphe eden kiþi, niçin bu þüphesinin sonucunda belli bir neticeye ve inanca varamasýn? Hâlbuki her iki ihtimal de son derece muhtemel bana göre. BU meselede, insanýn tabiî doðasýný göz ardý etmenin menfi sonuçlarýný yaþýyoruz. Ýnsanýn ikili bir tabiata sahip bulunduðunu unutuyoruz. Týpký bir denizde önce fýrtýnalý bir havada coþan azgýn dalgalarýn ardýndan sakin, çarþaf gibi bir deniz manzarasýyla karþýlaþmamýz gibi; insanýn da önce ruhunda fýrtýnalar kopup her þeyden þüphe edip daha sonra inanýp iman ederek sükunet bulabileceðini ve bunun da insan tabiatýnýn normal iþleyiþi içinde gayet anlaþýlýr bir durum olduðunu görmemiz gerekiyor. Özetle, insan ayný bünyede hem þüphe eder, hem inanabilir. Önce inanýp sonra þüphe edebileceði gibi, önce þüphe edip sonra inanabilir. Bizim insanlarý “þüphe eden” ve “inanan” olarak ikiye ayýrmamýz, bu bakýmdan son derece sunî. Bu tip sýnýflamalar, aklýn ve felsefenin kategorileþtirme yapmasýndan ileri geliyor. Dolayýsýyla gerçek deðil, farazi! Ayrýca, bu meselede çok yanlýþ olarak, Hýristiyanî dogma anlayýþý öne sürülerek zayýf bir genellemeye gidiliyor. Evet, Kilise’nin dogma olarak kabul ettiði þeylerin deðiþme imkâný yoktu. Eðer Kilise “Dünya düzdür” diyorsa, hiç kimse buna itiraz edemez, bundan þüphe dahi duyamazdý. Orada esas problem, Kilise’nin bir kurum olarak dinin en üst otoritesini temsil etmesiydi. Ve bu otorite, din adamlarýnýn kendi kendilerine atfettiði bir otorite olduðu için çok katý yorumlandý. Öyle ki din adamlarý kendilerini neredeyse Tanrý’nýn yerine koydular ama Onun engin þefkat, merhamet ve müsamahasýný pek tabii ki insanlara yansýtamadýlar. Dolayýsýyla, insanlarýn söyledikleri söze karþý çýkmasýna, hatta þüphe etmesine bile izin vermek istemediler. Onlar “Dünya düzdür” diyorsa, o þekilde kabul etmeye zorladýlar insanlarý. Fakat bir baþka Ýbrahimî din olan Ýslâm’da böyle bir dogma anlayýþý kesinlikle yoktur. Ýslâmiyet, ortaya koyduðu bütün argümanlarýn tartýþmaya (þüpheye) açýk olduðunu, incelenip o þekilde kabul edilmesini en baþta kendisi talep etmektedir. Bu konuda pek çok Kur’an ayetinde yer alan “Görmüyorlar mý?” “Bakmazlar mý?” “Akletmezler mi?” þeklindeki ifadeler, insanlarý kendi akýl ve kalpleriyle meseleleri tetkik etmeye teþvik etmektedir. Hatta kâmil mü’minler taklit düzeyinden tahkik düzeyine geçememeyi, bir Müslüman için büyük bir eksiklik olarak kabul ederler. BÝR baþka nokta da þu, bu konuda: Her nedense kendilerini “þüpheci” görenler, hiçbir delile dayanmadan, þüphenin inançtan daha üstün bir mertebe olduðuna hükmediyorlar. Bence bu da sorgulanmasý gereken bir þey. Niçin þüphe inançtan üstün olsun ki? Þüpheye bu üstünlüðü veren ne? Aksine, ben eðer inanç ile þüphe arasýnda bir mertebelendirme yapýlacaksa, üst sýraya inancýn konmasý gerektiðini düþünüyorum. Çünkü inanç bir hedefe (veya anlam’a) ulaþmýþ olmayý ifade eder. Þüphe ise hâlâ yolda olmak anlamýna gelir. Diðer bir açýdan, inanç bir merkeze sahip olmayý ifade ederken, þüphe kararsýzlýðý, dolayýsýyla kargaþa ve düzensizliði ima eder. BELKÝ þu söylenebilir. Bir insan ister þüphe burcunda olsun ister inanç burcunda… Önemli olan, bu iþin hakkýný vermektir, adabýna uygun hareket etmektir. Meselâ, þüphenin adabý, þüpheyi bir meslek haline getirmemektir. Þüphe eden kiþi, hakikat delillerini gördüðü anda sýrf inat ve garezle þüphelerinde ýsrar etmemelidir. Ve inanýlmasý gereken þeye inanmalýdýr. Bunun aksi, þüpheyi takýntý haline getirmek olur ki gerisi psikiyatrinin sýnýrlarýna girer. Öte yandan, inanan kiþi de, elbette ayný tutuma sahip olmalýdýr. Ýnandýðý meselede kafasýný kurcalayan bir nokta ortaya çýktýðýnda veya göz önüne almasý gereken bir durumla karþýlaþtýðýnda, gözünü “gerçeðe” kapatmamalýdýr. Ýnancýyla ve muhakeme gücüyle, o gerçeðin üzerine merdane gitmelidir. Zaten bunu yaptýðýnda, eðer inandýðý þey hakikat ise, inancýnýn daha da kuvvet bulduðunu görecektir. Burada özetlediðim durumu, mutasavvýflar “akleden kalp” diye yorumlamýþlardýr. Yani, kalp her þeyi akýl süzgecinden geçirecek ve öyle inanacaktýr. Kamil mü’minlerin yolu budur. “Böyle söylüyorsunuz ama þunu da unutmayýn ki, insanýn varlýk âleminde kendi baþýna sorular sormasý çok müþkül bir þeydir. Sizin þimdilik durumunuz kolay. Çünkü, din sizin düþüncenizin üzerinde ve sizi kontrol ediyor.” Önce, “insanýn varlýk âleminde kendi baþýna sorular sormasý”ndan baþlayalým. Din, insanýn varlýk âleminde kendi baþýna sorular sormasýna engel deðil ki! Neden bu ifadeyi kullandýðýnýzý anlayamadým. Din, sadece, insanýn varlýk âleminde sorabileceði en büyük sorulara verilmiþ en derli toplu cevaplar manzumesidir. Nedir o sorular: “Neciyim, nereden geldim ve nereye gidiyorum?” Ýþte din, bu sorulara cevap veriyor. Yoksa bu sorularýn önünü kesmiyor ki! BENCE siz “insanýn varlýk âleminde kendi baþýna sorular sormasý çok müþküldür” derken, insanýn soracaðý sorulara kendi baþýna cevaplar bulmasýnýn zor olduðunu kastediyor olmalýsýnýz. Zira, üzerinde yaþadýðýmýz yeryüzü, uzay, kâinat ve bunlarýn yaný sýra ruh ve bedenimiz, duygu ve düþüncelerimiz… O kadar karmaþýk ve çok bilinmeyenli bir denklem koyuyor ki önümüze, insan olarak býrakýn tek baþýna, tüm insanlýk bir araya gelsek, kendi baþýmýza saðlam bir cevap üretmekten aciz kalýyoruz. Müþkülât burada! Bu müþkülatý, var oluþ felsefecileri yaþadý. Varlýðý alabildiðine sorguladýlar. Ama dinin önerdiði gibi ve önerdiði þekilde, anlamlý bir neticeye ulaþamadýlar. Meselâ, Jean Paul Sartre, insandan hareketle ve insanýn imkânlarýyla çýktýðý var oluþ sorgulamasýnda aklen ve ruhen yenik düþerek, tüm hayatý bir saçmalýk olarak nitelemekten kurtulamadý. Bir romanýnda geçtiði gibi, bir deniz kýyýsýnda su üzerinde taþ sektiren genç delikanlýya, ne yaptýðý iþi, ne elindeki taþý, ne denizi, ne de kendisini anlamlý kýlacak hiçbir mantýklý açýklama sunamadý ve genci kendi iç sýkýntýsýyla baþ baþa býrakarak hikâyeyi baþka bir mecraya sürüklemek zorunda kaldý. Bahsettiðiniz müþkülat, böyle bir þey olsa gerek! Tamam, burada bir zorluk var, ama bu zorluðu, insanýn kendisi üretiyor. Sizin gibi düþünen insanlarýn bir kýsmý, düþüncelerini hep insana yasladýðý için sonuçta hep bir çýkmaz sokakta karar kýlýyor. Dýþ dünyada kâinatýn sonsuzluðu, iç dünyada ruhlarýmýzýn derinliði, insanýn elini kolunu baðlýyor. Bence burada, insanýn kapasitelerine olan sarsýlmaz güvenimizle ilgili biraz sorgulama yapmaya ihtiyacýmýz var. Demek ki, insanýn kendi düþünme potansiyeliyle bir yere varamýyoruz. O halde, baþka kaynaklara da biraz kulak vermemiz gerekmiyor mu? Neden dinin cevaplarýný önyargýsýz bir bakýþla deðerlendirmiyoruz? Neden ona bir fýrsat tanýmýyoruz? Göreceksiniz ki, en büyük müþkül sorulara en ikna edici cevaplar yine dindedir. Ne bilim, ne felsefe… Bu konuda pederleri olan dinin eline su dökemezler. Dinin bizim düþüncelerimizi kontrol etmesine gelince, evet biz sadece düþüncelerimizi deðil, duygularýmýzý, hareketlerimizi ve bütün benliðimizi dinin hakikatlerinin kontrolüne veriyoruz, daha doðrusu vermeye gayret ediyoruz (Keþke tamamýný verebilsek!). Ama bunu iradî bir tercihin sonucunda yapýyoruz. Yani bile isteye… SÝZÝN ima ettiðiniz gibi, doðar doðmaz beynimize yerleþtirilen bir çip sayesinde gerçekleþmiyor bu. Aslýnda, son derece tabiî bir geliþmenin sonucu olarak gerçekleþiyor. Bir kere, insanýn kendisini ve içinde yaþadýðý kâinatý sorgulamaya baþlamasý esas olarak gençlik döneminde meydana gelen bir olaydýr. “Gençlikte inanç krizi” adý verilen bu dönemde, kiþi önündeki bütün seçenekleri (din, ateizm, vs.) masanýn dýþýna iter ve Descartes’vari bir þüphecilik içine girer. Bu da son derece normaldir. Çünkü genç ve güçlü zamanlarýnda olan insanýn nefsi, hiçbir þeye boyun eðmek istemediði için tek baþýna var olabilmenin imkânýný arar ve böyle bir imkâný biteviye sorgular. Aklýný saðlýklý kullanan gençler, bu inanç krizi döneminde, hiçbir þeyini kendisinin tespit etmediði ve yaratýmýnda hiçbir dahli bulunmadýðý þu evrenin bir sahibi olmasý gerektiðini aklýyla bulur. Ve nakille ihtiyaç duyduðu öteki delillere ulaþýr. Kalbi mutmain olur. Sonra da, O’nunla temasa geçmenin yollarýný arar. Þuna dikkat buyrun; bu arayýþ, aslýnda insanýn kendi dýþýna çýkmasýdýr ve cesaret ister. Bu anlamda, asýl cesaret, insanýn kendi aklýna güvenmeye inatla devam etmesi deðil, aklýyla bulduðu realiteye itaat etmesidir. BU cesareti gösteremeyenler ise kendi aklýný yücelterek ve onu ilahlaþtýrarak, güya evrene ve (onu Yaratan’a) karþý Don Kiþotluða soyunurlar. Oysa, durumlarý, içinde bulunduklarý hâl üzere kendi dünyalarýna kapanmadýr. Bu kapanmaya, realiteyi reddetmeleri yol açmýþtýr. Sonuç, Freud’un tabirini kullanýrsak, inanç krizi döneminde “fikslenme” olmuþtur. Aþýlmasý gereken bir ruh hali aþýlamamýþ ve bu takýntýlý hâl, ne yazýk ki ömrün tamamýna genelleþtirilmiþtir. Bana kalýrsa, bu gibi konularda saðlýklý bir yoruma kavuþabilmek için, her iki tarafýn pozisyonlarýna daha yakýndan ve nesnel bir bakýþ açýsýyla bakmak icap etmektedir. Yine de, ortada bir haksýzlýk varsa, bunun inanç sahiplerine yapýldýðýnýn teslim edilmesi gerektiðini düþünüyorum. Allah hepimize insaf versin! n


Hoþlaþmadýðým Laflar-2 / Hüdai Kalender
  Sayý: 383   Yazan: Belirtilmemiþ
Evrenin Görünmeyen Motorlarý: “KANUNLAR” / Prof. Dr. Yunus Çengel
  Sayý: 383   Yazan: Belirtilmemiþ
DÖNME DOLAP / Ömer Asalettin Oruç
  Sayý: 382   Yazan: Belirtilmemiþ
Bir Ateistle Münazara / Fatih Kaya
  Sayý: 382   Yazan: Belirtilmemiþ
SÝNEK’TEN ANTÝBÝYOTÝK ELDE EDÝLÝR MÝ? / Dr. Mustafa Reyhanlý
  Sayý: 381   Yazan: Belirtilmemiþ
BÝNLERCE YILLIK BÝR GELENEK YOÐURT / Eric Hansen
  Sayý: 381   Yazan: Belirtilmemiþ
Sosyopsikolojik açýdan RAMAZAN BAYRAMI / Prof. Dr. Ali Murat Daryal
  Sayý: 381   Yazan: Belirtilmemiþ
MODERN TIBBIN ÝSLÂMÃŽ KÖKLERÝ / David W. Tschanz
  Sayý: 380   Yazan: Belirtilmemiþ
ZANZÝBAR Cinler Adasý / Doç. Dr. Cüneyd Eren
  Sayý: 380   Yazan: Belirtilmemiþ
Evrim mi, Akýllý Tasarým mý?
  Sayý: 379   Yazan: Belirtilmemiþ
 
 
Zafer Yayýnlarý © 2009