|
Peygamberimizin Mucizeleri İnsanların bazıları Allah’ın elçilerinin söylediklerini hemen kabul... |
|
| |
|
Çocuklar İçin Hadis Kitabı UĞURBÖCEĞİ YAYINLARI, çocukların manevi dünyalarını zenginleştirmeyi... |
|
| |
|
Kesilen Gitar Okuyucuların uzun yıllardır HAYATIN İÇİNDEN HİKAYELER’i ile tanıdığı... |
|
| |
|
www.zaferyayinlari.com Zafer Yayın Grubu'nun bütün kitaplarını inceleyebileceğiniz ve satın... |
|
| |
|
Hazır Cevaplar 2.Kitap Öyle insanlar vardır ki, çoklarını keder ve hüznün kuytularına çeken... |
|
| |
| Diğer Kitaplar |
|
Sanal, gerçeğe karışırsa
Sinema dünyasında yaman bir çelişki yaşanıyor. Sanal temalar bizi gerçek hayattan koparırken, sanal temaları işleyen bazı filmler, tam aksine gerçek hayata dönmeye çağırıyor. SİNEMANIN bir cazibesinin olduğu, tartışmasız bir gerçek. Ancak bu cazibesinin nereden kaynaklandığını sorduğumuzda, bir dizi tartışma çıkıyor karşımıza. Genel kanaate göre, sinema caziptir; çünkü insanlara gerçek hayatın bir yansımasını sunar. İnsanlar bu yansımada, ayna misali, kendilerini karşıdan görürler ve bu, onları mutlu kıldığı kadar, kendilerini düzeltmeleri için bir fırsat da sağlar. Ne var ki, sinemanın cazibesine ilişkin bunun tam tersi bir iddia da mevcut: Sinema, gerçek hayatın maddî ve sıkıcı yönlerini, insanları beyaz perdenin gerçek-ötesi masalımsı atmosferiyle gevşetip rahatlatır. İşte sinemayı asıl cazip kılan da budur. Sinemanın cazibesine dair tartışmalarda bu ikinci yaklaşımın bir adım önde olduğunu görüyoruz. Bunun bir önemli sebebi, sözkonusu yaklaşımın sinemayı hem kendisini, hem genel olarak medyayı, hem de onu kullananları eleştirmeye çok uygun bir çerçeveye oturtmasıdır. Hollywood’un son dönem yapımlarına baktığımızda, özellikle bu ikinci yaklaşıma uyan kaliteli filmler çekildiğine şahit olabileceğimizi sanıyorum. Geçen yıllarda gösterilen The Truman Show, bunun tipik bir örneği. Film, daha anne karnındayken bir çocuğu satın alan bir film şirketinin doğumundan itibaren onu televizyonda 24 saat yayınlanan bir show dizisinin baş aktörü yapmasını konu alıyordu. Bu amaçla okyanusta bir ada satın alınıyor ve adanın tümü bir film setine dönüştürülüyordu. Üstelik, sadece ada değil, adayı çevreleyen atmosfer, atmosfer olayları—yağmurlu, bulutlu, açık, kapalı, güneşli, soğuk, sıcak hava—ve hatta fırtınalı, durgun, şu bu halleriyle okyanus da film setinin kontrol edilebilir ögeleri haline getiriliyordu. Çocuk, yani Truman hariç, adadaki herkes, para karşılığı işini yapan aktör, aktris ve dublörlerden oluşuyordu. Truman’ın anne ve babası bile! Ve bu kapalı set içinde kendisi ve yönetmen kadrosu için dekore ettiği sanal güneşte mevzilenen yönetmen, adanın her yerine yerleştirilen iğne kameralar ve oyunculara takılan iğne dinleyiciler aracılığıyla, neredeyse bir tanrı gibi, bütün senaryoyu oynatıyordu. Bütün bunların bir oyun olduğundan bir tek Truman habersizdi. Filmin ilerleyen safhasında yönetmen, Truman’ın gerçeği anlamaması için elindeki tüm kozları seferber ediyordu. Meselâ, Truman’ın adanın dışına seyahat etmek isteyebileceğini düşündüğünden, çocuk yaşlarda Truman’ı sanal babasıyla küçük bir yelkenliye bindirip okyanusa çıkarıyor ve sanal bir fırtına meydana getirerek babasını azgın dalgaların arasında boğuyordu. Böylece, büyüdüğünde Truman’ın deniz korkusu yüzünden seyahatten kaçınmasını amaçlıyordu… The Truman Show, özetlemek gerekirse, hiçbir şeyden haberi olmayan bir çocuk ile oluşturduğu müthiş bir sanal dünyayla onun üzerine abanan dev bir medya düzeneği arasında yaşanan çatışmayı konu alıyordu. Ama, sonuçta galip gelen Truman’dı. Böylece, ne kadar güzel imkânlar sağlanmış olursa olsun, sanal bir dünyanın gerçek dünyanın yerine geçebilmesinin zorluğu anlatılıyordu. Zira, insan eliyle oluşturulan hiçbir sanal dünya, gerçek dünya kadar geniş bir özgürlük alanı sağlayamıyordu. Yakın zaman önce gösterimde olan Simone da, The Truman Show’la aynı kategoride anılabilecek bir film. Bu filmde, aktrisin kaprisleri yüzünden, çekilmekte olan bir film yarıda kalıyor ve çaresiz yönetmenin imdadına bilgisayar ortamında hazırlanmış sanal bir aktris yetişiyor. Kariyerinin sonuna gelmiş ikinci sınıf yönetmen, kurguladığı bu sanal aktris sayesinde büyük bir üne kavuşuyor. Tabiî, filmin sanal aktrisi de. Yalnız bir farkla: Aktris, yönetmenden çok daha fazla meşhur oluyor! O kadar meşhur oluyor ki, insanlar büyük bir merakla aktrisi görmek istiyorlar. Yönetmen de ne yapsın; çeşitli kurnazlıklarla bu ihtiyacı doyurmaya çalışıyor. Örneğin, flaşların ardı ardına patladığı bir ortamda son model limuzinden indirdiği bir kadının başını paltoyla örterek binaya sokuyor ve herkesi onun filmdeki aktris olduğuna inandırmaya çalışıyor. Ya da, Oscar ödül töreninin olduğu gün, yapay bir Uzak Doğu turnesi icad ederek, sanal aktrisin telekonferans sistemiyle salona bağlanmasını sağlıyor. Ancak, filmdeki asıl gerilim hattı, yönetmen ile bir film prodüktörü olan karısı arasında döşeli. Yönetmenin karısı bile, sanal aktrisin gerçek olduğuna ve kocasıyla arasından su sızmadığına inandığı için, kocasından uzak duruyor. Yönetmeni deli eden de bu oluyor tabiî. Yönetmen, başkalarınca çok başarılı ve mutlu sanılıyor ama, karısıyla bile görüşemediği için aslında müthiş derecede yalnız ve çaresiz. Ve bir şekilde, kendi icad ettiği şeyin altında eziliyor. Hayatını ona göre şekillendirmek zorunda kalıyor. Bu durumda siz olsanız, ne yapardınız? Yönetmenin yaptığı gibi siz de vicdanınızı dinlerseniz, yapacağınız şey, sanal aktrise, yani Simone’a karşı savaş açmak olurdu herhalde. O da öyle yapıyor. Çok kötü filmler çekmeye başlıyor. Simone’u bir domuz ahırında balçıklar içinde süründürüyor. Ama Simone üne kavuşmuş bir kere; insanlar filmi seyrederken kusuyorlar, fakat film bittikten sonra deliler gibi alkışlıyorlar! Yönetmen de, en sonunda çözümü uyduruk bir cenaze töreni düzenleyerek Simone’u ‘öldürmekte’ buluyor… Böylece, Simone’da da, The Truman Show’dakine benzer şekilde, sanal ortamın gerçek dünyadaki gerçek kişilerin hayatı üzerindeki olumsuz etkisi konu edilmiş oluyor. Gerçek dünya üzerine giydirilmiş sanal dünyaların, özünde gerçek dünya ile çatışık olduğundan ve, ona alan açıldığı ölçüde, gerçek dünyaları tahrip ettiğinden bahsediliyor. Ve aslında, sinema diliyle, insanlara “Kendi gerçek hayatlarınıza dönün ve doğallıktan ayrılmayın” mesajı veriliyor. Ne dersiniz, ilginç değil mi? Film temalarında yer verdiği sanal ögeler ile aslında derinden derine “Beni hayatınızdan çıkarın” mesajını veren sinema, sanırım böyle yaptığı için cazip olabiliyor. İnsanları maddî hayatın sıkıcılığından bir süreliğine uzaklaştırarak rahatlatması bir yana, sinemayı bizim gözümüzde bu kadar cazip hale getiren, kendisini bu derecede eleştirebilmesi olsa gerek. Aslında, anlaşılmayacak birşey yok. Hangimiz kendimizi bu denli eleştirebilme yeteneğine sahibiz ki? omerbaldik@zaferdergisi.com
|