|
Peygamberimizin Mucizeleri İnsanların bazıları Allah’ın elçilerinin söylediklerini hemen kabul... |
|
| |
|
Çocuklar İçin Hadis Kitabı UĞURBÖCEĞİ YAYINLARI, çocukların manevi dünyalarını zenginleştirmeyi... |
|
| |
|
Kesilen Gitar Okuyucuların uzun yıllardır HAYATIN İÇİNDEN HİKAYELER’i ile tanıdığı... |
|
| |
|
www.zaferyayinlari.com Zafer Yayın Grubu'nun bütün kitaplarını inceleyebileceğiniz ve satın... |
|
| |
|
Hazır Cevaplar 2.Kitap Öyle insanlar vardır ki, çoklarını keder ve hüznün kuytularına çeken... |
|
| |
| Diğer Kitaplar |
|
Hacda kulluk şuuru
Mehmed Paksu Hac başlı başına bir ibadet, bir kulluk görevidir. Namaz gibi, oruç gibi, zekât gibi bir ibadet. İbadet olduğu için hacda en çok hissedilen duygu, kulluğun idraki, kul olmanın verdiği hazzı bütün yönleriyle yaşamaktır. Ki, Hz. Mevlâna’nın eşsiz bir heyecan dalgası içinde “Kul oldum, kul oldum” demesinin gösterdiği gibi, “Kul oldum” mertebesi çok büyük mertebedir. Kelime-i şehadette ifadesini bulan ‘abdühû ve resûlühû’da Resûlullah’ın (a.s.m.) önce kul, sonra peygamber olarak tarif edilmesi, bu mertebenin yüceliğini bildiriyor. İsa Aleyhisselamın beşikteki ilk sözü de, “İnnî abdullah,” yani, “Ben Allah’ın kuluyum”dur. İşte hacda, bu kulluk mertebeleri yaşanıyor. Hacda birbirinden farklı ve değişik o kadar ibadet şekilleri ve tarzları vardır ki, bir anda kendinizi, bütün bedeniniz, duygularınız, istidat ve kabiliyetlerinizle bir ibadet yoğunluğu içinde görürsünüz. Namazı, umresi, tavafı, sa’yi, ihramı, tekbiri, tehlili, telbiyesi, vakfesi, şeytan taşlaması, kurban kesilmesi, tıraş olunması gibi o kadar farklı ibadetler vardır ki, birini bitirir, öbürüne başlarsınız veya birini yaparken aynı anda ötekini de yerine getirirsiniz. Öyle ki, dünyaya ve dünyalıklara ne zaman kalır, ne de fırsat ve imkân. Bir ara yorulur, dinlenmek ister, bu sefer de Kâbe’nin karşısına geçer, gözbebeğinizle Kâbe’yi buluşturursunuz. Kâbe’yi seyir bile tek başına bir ibadet ve ruh dinlenmesidir; kalbin ve gözün Kâbe’nin Sahibine yönelmesidir. Âyet diyor ya: “Hangi tarafa yönelirseniz, Allah’ın rızası oradadır.” Sıcaktır, susadınız, hararet bastı, terden sırılsıklam oldunuz, ver elini Zemzem kuyusu veya yanınızda hazır duran tam içilecek kıvamdaki—ne çok soğuk, ne de ılık—Zemzem’le zemzemlenirsiniz. İçiniz nur, dışınız billur olur. İçiniz parlar, dışınız parıldar. Böylece kalıbınız da değişir, kalbiniz de değişir. Bütün bedeniniz ve duygularınızla, bir âhiret adamı oluverirsiniz. Bu gerçeği bir cümle ile şöyle ifade eder Bediüzzaman: “Hacc-ı şerif, bi’l-asâle herkes için bir mertebe-i külliyede bir ubudiyettir.” Her an huzurdasınız, her dem huzurundasınız. Başka seçeneğiniz, başka tercih imkânınız yok zaten. Hep O’nunlasınız, hep O’nun önünde, karşısında ve yanındasınız. Özel bir lûtfa, özel bir iltifata ve özel bir yakınlığa mazharsınız. Hamdiniz artar, şükrünüz ziyadeleşir, fikriniz derinleşir, zikriniz zenginleşir. Hamdettiğinize hamdedersiniz, şükrettiğinize şükredersiniz. Hamdetmeyi, şükretmeyi nasip ettiği için şükredersiniz üstüste, peşpeşe, ardı arkasına… Tekbir coşkusu Harem’e varıncaya kadar, Harem-i Şerif’i görünceye kadar “Lebbeyk, Allâhümme lebbeyk”leri tekrarlarsınız. Söyledikçe söyleyeceğiniz, tekrar ettikçe tekrar edesiniz gelir. Bir de dünya gözüyle Kâbe’yi görünce, içiniz dışınız, diliniz dimağınız, aklınız kalbiniz tekbir getirir. “Allâhuekber” dilinizden düşmez olur. Birkaç milyon mü’minle aynı anda namaz kılar, vakfe yapar, tekbiri niye getirdiğinizin, hatta gerçek anlamda belki de ilk defa tekbir getirdiğinizin farkına varırsınız. Hatta, ‘hac eşittir tekbir’ demek lâzım. Hararetten, heybetten, dehşetten, hayranlıktan ve şaşkınlıktan gelen olgunluk ve dolgunlukla kendinizden geçer, yanar kavrulur, ancak ve ancak tekbirlerle teskin olur, tekbirlerle sâkinleşir, tekbirlerle sükûnete kavuşursunuz. Çünkü, ne kadar âmî de olsa bir velî hükmüne geçen hacı, “umum aktâr-ı arzın Rabb-i Azîmi ünvanıyla Rabbine müteveccihtir, bir ubudiyet-i külliye ile müşerreftir.” Şerefi küllî bir kulluk yüceliğiyle artmıştır her yönüyle… Bu küllî, ortak ve büyük kulluk şuuru herkesi kaplar. Dualar da bir başka boyut kazanır bu ortamda… Başka dualar Harem-i Şerif’te birbirinden farklı ve değişik dua manzaraları gözünüze çarpar. Geçtiğimiz yılda müşahede ettiğim iki kişi hâlâ gözümün önünden gitmez. Birisi kadın, Kâbe’nin duvarına yapışmış, ellerini de yaslamış, sesli sesli öyle dua ediyor, öyle ağlıyor ki, içinizi yakıyor. Ettiği duayı anlamıyorum, kendi diliyle birşeyler istiyor, ama ihlasın ve ubudiyetin zirvesinde dolaşıyor. Böyle bir duanın, hele böyle bir mekânda kabul olmaması mümkün gözükmüyor. Diğer manzara ise şöyle: Elli yaşlarında bir erkek. O da Kâbe’nin duvarına yaslanmış. Sırtındaki beyaz entarisi terden iyice ıslanmış ve üzerine yapışmış vaziyette, kendinden geçmiş vaziyette ağlaya ağlaya sesli dua ediyor. Daha sonra bu zâtı Kâbe’nin dört bir tarafında hep böyle gördüm. O duaları duydukça bana sadece “Âmin, Allahümme âmin” demek düşüyordu. Çünkü o hali yaşamak için nasıl bir ruh haline sahip olmak lâzım geldiğini anlayabilmiş değildim. Haccın en yoğun ve kalabalık bir gününde ise, ayak basacak yer yok denecek kadar bir izdiham mevcuttu. Tam Zemzem’in hanımlar tarafının sağında merdivenlerin üzerinde bir grup Afrikalı, siyahî kardeş beş-altısı erkek, beş-altısı kadın, ellerini açmış, dua ediyorlardı. Ama bizim bildiğimiz dualar gibi değildi dua edişleri. Ellerini Hacerü’l-Esved tarafına, Beytullah’a doğru uzatmışlar, birisiyle konuşur ve ondan eliyle ısrarla birşeyler ister gibi, “Mutlaka vermelisin, vermezsen gitmem, kovsan da gitmem” der gibi bir eda ile yalvarıp yakarıyorlardı. Yüzleri Kâbe renginde, boyları kısacık, ama bakışları öyle parlak, kalbleri öyle berraktı ki, sadece bu manzaraya hayran hayran bakıyor ve “Allah’ım! Bu kardeşlerim Senden ne istiyorlarsa, bir mislini de bize nasip et” diyebiliyordunuz. Yine, geçen seneki hac mevsimi... Harem-i Şerif’teyim. Herkes bir başka ibadet âlemini yaşıyor. Bu mekânda daha çok Arapça yapılan dualar kulağınıza gelir, daha çok diğer milletlerin duaları dikkatinizi çeker. Merdivenlerin başında birisinin dua edişi kulağıma geldi. Baktım, bir Türk. Yalnız; yanında kimse yok. Kırk, kırkbeş yaşlarında, iki elini açmış, boynunu bükmüş, yeni bir hac elbisesi giyinmiş, halinden varlıklı birisi olduğu anlaşılıyor, duruşundan ise İslâm’la yeni tanıştığı belli oluyor. Merak ettim, acaba nasıl dua ediyor, neler söylüyor, nasıl yalvarıyor? Gözünü Kâbe’ye dikmiş, sanki sadece kendisi var orada, kimseyle bir ilgisi, ilişkisi yok. Hep aynı sözleri tekrar ediyor, biraz da yüksek sesle söylüyor: “Özür dilerim ya Rabbi! Bağışla Allahım! Özür dilerim ya Rabbi…” Ne içten bir yakarıştır o, ne samimi bir dua, ne ihlaslı bir niyaz, ne tatlı bir tevbe ediştir… Kâbe samimiyeti Tavaf bir bilişme, bir buluşma, bir kaynaşma, omuz omuza olma halidir. Bu esnada o kadar maddî-manevî güzellikle, tatlı, hoş şeylerle karşılaşılıyor ki, burada hem İslâm kardeşliğinin, birlik ve beraberliğin gözle görülür bir şekilde ortaya çıktığı müşahede ediliyor; hem de ibadetin hazzı ve zevki insanın gözünün önünde parlıyor. Diğer zamanlarda her namaza duruşta Kâbe-i Muazzama’yı gözünüzün önüne getirmeye çalışıyorsunuz. İşte şimdi o hayalen yaşadığınız siyah nurun etrafındasınız, çevresinde pervane gibi dönüyorsunuz... Uğrunda her türlü zorluk ve sıkıntıyı göze aldığınız Kâbe yanınızda, hayalleriniz gerçek olmuş, hakikati heyecanla yaşıyorsunuz. İnsan Kâbe’nin etrafında dönerken bambaşka bir âlemde olduğunun farkında, yaklaştıkça, duvarına el sürer gibi oldukça cazibe sizi çeker, artık bütünleşirsiniz, Kâbe ve siz tekvücut olursunuz. Cenab-ı Hakkın affının, mağfiretinin, cennet vaadinin merkezleştiği bu mekân sadece öyle taşla örülmüş bir mekân değildir. Onun ötesindeki mânâsı çok derindir. Kâbe’nin azametinin insan âlemindeki üstün ve mümtaz yerinin anlaşılması için, namaz vakitlerini görmek mümkün. ‘Mataf’ (tavaf edilen yer) olarak bilinen Kâbe’nin çevresindeki düz alan, hac mevsimi boyunca çok doludur. Yüzbine yakın insan orada her zaman hazırdır. Tavaf yalnız o mekânda değil, Harem-i Şerif’in diğer iki katında da devam etmektedir. İşte Kâbe-i Muazzama’nın haşmeti, azameti, insan âlemindeki o mümtaz yeri namaz vakti girer girmez başlıyor. Çünkü daireler, halkalar halinde Kâbe’nin etrafındaki saflar bambaşka bir manzara oluşturuyor. Bu saflar yaklaşık ikiyüz kişiden, bazı yerde üç-dört bin kişiye kadar varıyor. Harem-i Şerifte namaz kılmak insanı ayrı bir âleme götürüyor. Hele Kâbe’ye yakınsanız veya tam rahat görünecek bir yerde durmuşsanız, daha da değişik bir iklimde buluyorsunuz kendinizi. O anda insan kulluğun güzelliğini tadıyor. Özellikle üst katın ön tarafında Kâbe görülecek yerde namaz kılarken, bir anda yüzbinlerce insanın el bağlayıp divan-ı ulûhiyete durduğunu müşahede etmek, cemaatin secdeye vardığını görmek, namazdaki Tekbirin yüceliğini gözler önüne seriyor. Namazı o anda anlıyor; daha doğrusu, anlamıyor, yaşıyorsunuz. Ezan okunur okunmaz o cıvıl cıvıl kaynayan şehirde hayat duruyor; daha doğrusu, hayat durmuyor, gerçek hayat başlıyor: namaz. Namazla hayat başlıyor. Harem-i Şerif’in içi, dışı, caddeler, sokaklar birdenbire mescid şekline giriyor. Mekke-i Mükerreme’de o gün üç milyon insan varsa, hepsi secdeye varıyor. Azamet-i İlâhiye, Kibriya-i Sübhânî insanın gözünde öyle bir canlanıyor ki, kılınan namaz insan sayısınca mânâ derinliğine bürünüyor. Bu mânâları bütün hacılarımız kendi durumuna göre yaşıyor, gidemeyenler ise hayalen, kalben ve ruhen kendi iç âlemlerinde yaşama imkânını her zaman bulabiliyor. Hac kardeşliği Hac süresince yaşanan halleri insanın başka zamanlar yakalaması pek mümkün olmuyor. Dünyanın dört bir tarafından, hemen bütün dünya ülkelerinden oraya gelen insanlar var. Yüz kadar ülkeden insan bulmak mümkün. Başka yerde o insanları da göremezsiniz. O kadar farklı insan var ki, ırk, renk, âdet, boy bos, giyim kuşamları, hatta yürüyüşleri, oturuşları bile değişiklik arzediyor. Tavaf edişleri, namaz kılışları, dua edişleri yer yer değişik. Tekbir getirişleri, lebbeyk’leri çiçek çiçek... Bu çeşitlilik, renklilik, başkalaşma içinde vahdâniyet-i ilâhiyeyi müşahede ediyorsunuz. Bu kadar farklılıklar, bu kadar değişiklikler içinde tek ağızdan dua ediyorlar. Tavaf esnasında “Rabbenâ âtinâ” duasını duyuyorsunuz. Orada çok rahat tanışıyor, çok rahat konuşuyorsunuz. Bir selâm vermeniz, yüzüne gülmeniz, mümkünse tokalaşmanız kâfi geliyor. Öyle bir yer düşünün ki, yirmi kişinin sığacağı bir yere bazen ikiyüz kişi hücum ediyor. Bir anda bu kadar insanı buranın alması mümkün değil gibi gözüküyor. Ama bütün bu sıkışıklık içinde kimsenin kimseye—ufak-tefek itişip kakışmalar hariç—kızdığını, bağırıp çağırdığını görmüyorsunuz. Herkes haccın sıkıntı, zahmet ve meşakkatle olduğunun farkında, peşin bu kabullenme içinde... Bazan bir mekâna on el değil, yüz el uzanıyor. Kâbe’nin bağrına bastığı Hacerü’l-Esved bunun en açık bir misali. Bütün bunlara rağmen, hiçbir menfi olaya şahit olmuyorsunuz. Harem-i Şerif’in içine oturduğunuzda, fazla uzağa değil, şöyle bir sağınıza solunuza bakıyor, her dilden, her renkten insan görüyorsunuz. Onlarla tanışmak, konuşmak istiyorsunuz, ama dil problemi hemen önünüzü kesiyor. Sadece nereli olduğunu, o ülkeden kaç hacı geldiğini öğrenebiliyorsunuz. Sizin dil bilmeniz de kâfi gelmeyebiliyor, çünkü muhatabınız sadece kendi dilini konuşabiliyor. Bunun için genellikle tanışma ve konuşmalar selama bağlı kalıyor, gözlerin birbirine sevgiyle bakışmasına kalıyor. Arafat itirafı Hac denince akla gelen temel ibadet, Arafat vakfesidir. Bütün hacılar arefe günü Arafat’ta olur. Hacı olmak için, kulluğunu arzetmek için, affa mazhar olmak için, tekrar evine günahsız olarak dönmek için vakfe yapılır. Arafat, tanışmak, buluşmak, bilişmektir. Bir başka mânâya göre ise, irfan kazanmak, itiraf etmek, itirafta bulunmaktır. Ki, iç âlemini kalbin Sahibine açmak, O’nun huzurunda bulunmanın ürpertisini, haşyetini, meserretini, ünsiyet ve muhabbetini hazzetmek değil midir? Arafat, kulun aczini, fakrını, yoksulluğunu, çaresizliğini, hiçliğini, perişanlığını, hattâ zavallılığını Rabbine arzetmesi; O’nun dergâh–ı rahmetine ihtiyaçlarını dile getirmesi, zikrini, duasını, fikrini, şükrünü, hamd ve niyazını takdim etmesidir. Mağfirete liyakatini, affa ve bağışlanmaya ihtiyacını huzurda ifade etmesi, bu halet-i ruhiye içinde eliyle, diliyle, kalbiyle, haliyle tazarru ve yakarışıdır. Burada günahlar bütün açıklığında itiraf edilir, benliğinizi bir suçluluk psikolojisi sarar, ama yüzde yüz bilirsiniz ki, affedileceksiniz, temizlenecek, Cennete lâyık bir hale geleceksiniz. Peygamberî müjde kulaklarınızda yankılanır ve yeni dünyaya gelmiş bir bebek masumiyeti içinde yumuşarsınız, güzelleşirsiniz. Artık rahmetin kucağında, affın bucağında, mağfiretin ocağında, lütuf ve keremin cennetindesiniz. O gün öyle ulvî manzaralar görüyor, başka zamanlarda ve başka mekânlarda şahit olamayacağınız öyle farklı anlar yaşıyorsunuz ki, birinden öbürüne intikal ederken kalb ve ruh âleminiz bile zorlanıyor. Milyonlar aynı anda duaya durmuş, her taraftan birbirinden güzel, mânâlı dualar semaya yükseliyor. Hac başlıyor, hac yaşanıyor ve hac görülüyor. Yani, vakfe yapılıyor. Vakfe, yani durmak; öyle bir durmak ki, günlerce öyle durup kalasınız geliyor. Bitmesin istiyorsunuz o an, devam etsin istiyorsunuz bu duruşlar, bitene kadar, eriyene kadar, fâniliğin mahiyetini anlayana kadar, Bâki’ye yol bulana kadar. Bu duruş Allah’ı görür gibi ibadet etmeye yakın bir duruştur. Bu duruş, bu bekleyiş rahmete koşan bir duruştur. Bu duruş Allah’a ulaşmak için bütün varlığınla, herşeyinle yarıştır, son sürat yol alıştır. Eller kalkmış duada, hiç inmeye niyeti yok. Diller konuşuyor, hiç susmaya niyetli değil. Kalbler çarpıyor, hiç dinmeye yanaşmıyor. Ruhlar cevelan ediyor, bir an bile durmayı istemiyor. Gözler çeşme olmuş, çağlıyor. Hayatınız bir film şeridi gibi önünüzden geçiyor, sevaplarınız değil, suçlarınız, günahlarınız, isyanlarınız, şükürsüzlüğünüz, israfınız, tembelliğiniz nasıl da konuşuyor? İtiraf ediyor, pişman olduğunuzu söylüyor, af diliyor, tevbe ediyorsunuz. Bazan oluyor, diliniz sırayı başka duygulara veriyor, bu sefer onlar başlıyor itirafa. Arafat öyle bir yer ki, rahmet tecelli ediyor. Dilekçeyi bizzat kendiniz veriyorsunuz—sözlü, kalbli ve ruhlu olarak. Ânında kabul edildiği mesajı ulaşıyor. Rahatlama başlıyor. O terin, o gözyaşı selinin, o maddî yorgunluğun arkasından nasıl da temizleniyorsunuz birden. Kuş gibi hafifliyor herkes. Yaşlı gözlerde ümit ışıkları, cennet çiçekleri açıyor birden. Herkes affedildiğine adı gibi inanıyor. Çünkü Peygamber (a.s.m.) müjdesi öyle. Affedilmeme şüphesi bile büyük bir günah çünkü… Asıl bayram işte şimdi başlıyor. Bu sevinç içinde herkes birbirine sarılıyor. Kucaklaşmalar, musafahalar, tebrikler, kutlamalar birbirini takip ediyor. Artık herkes hacı oldu. Hacı, yani melek. Günahsız bir beden, temiz bir kalb, safi bir nefis. Ama... önemli olan o hali devam ettirebilmek... mehmetpaksu@zaferdergisi.com
|