Peygamberimizin Mucizeleri
İnsanların bazıları Allah’ın elçilerinin söylediklerini hemen kabul...
 
Çocuklar İçin Hadis Kitabı
UĞURBÖCEĞİ YAYINLARI, çocukların manevi dünyalarını zenginleştirmeyi...
 
Kesilen Gitar
Okuyucuların uzun yıllardır HAYATIN İÇİNDEN HİKAYELER’i ile tanıdığı...
 
www.zaferyayinlari.com
Zafer Yayın Grubu'nun bütün kitaplarını inceleyebileceğiniz ve satın...
 
Hazır Cevaplar 2.Kitap
Öyle insanlar vardır ki, çoklarını keder ve hüznün kuytularına çeken...
 
Diğer Kitaplar

Zulüm ve Masumiyet

Sayı: 317


SÖZ VERMİŞTİM, insanın bakış açılarına, duygu ve düşünce yolculuklarına dair ‘Yollar ve Yolculuklar’ı yazacaktım. Ama yaşanan müthiş trajediden zihnimi ve duygularımı kurtarmam mümkün olmadı. Masumlar ahirzaman firavunlarının zulümleri arasında eziliyordu. Modern eşkiyalar tarafından kesilen yol ise çoktan tıkanmıştı. Diğer açıdan ehl-i İslâm, İslâm’ın ve imanın gereği olan doğrultudan saparak hatalar işliyor, bilerek veya bilmeyerek zulme davetiyeler çıkarıyordu. Bu nedenle, Yunus Sûresi’nin 88. âyetinde görünen, ehl-i İslâm’ın sosyal olayları ve hayatı yorumlayışındaki problemlerini aydınlatan bazı gerçekleri geçen ay yazmak istemiştim. Ancak toplumsal fırtınalar o kadar şiddetli, zulüm o kadar dehşetliydi ki, aşırı uyanmış vicdanlar ve duygular tarafından anlaşılamamak, daha kötüsü ise yanlış anlaşılmak kaygısıyla erteledim. TOPLUMSAL SAVAŞIN günümüzde ne anlama geldiğinin örnekleri, muktedir(!) güçler tarafından geçtiğimiz yüzyılda ve özellikle son on yıl içerisinde defalarca sergilendi. Yirminci yüzyılın ortasında bir megalomanyağın çıkardığı ateş, elli milyondan fazla insanın hayatına mal olmamış mıydı? Beş milyondan fazla insan akıl almaz, vicdana sığmaz bir şekilde fırınlarda yakılmış, on katından fazlası ise göç yollarında telef olmuş, bombaların altında parçalanmışlardı. Daha bir iki yıl önce yaşanan o trajedi hafızalarımızda yeterince tazeydi. Birkaç ahmağın işlediği zulümlü bir hatanın masum ve fakir bir halka nasıl çirkin bir şekilde ödetildiğine şahitlik eden görüntüler hâlâ gözlerimin önündeydi. Hâlâ gözlerimin önündeydi iki küçük yavrusunun parçalanmış cesetlerinin başı ucunda hıçkırıklara boğulan Afgan babanın yaşadığı dram. Bu sefer de başka babalar, anneler, bebeler yanacaktı, farklı görüntülere tanıklık etmeyeceğimizi biliyordum. Bu tür savaşlarda canları çok tatlı olan zalimler geriye çekilir, savaş piyonlarla yürütülür, ateş masumların tepesine düşer ve hemen her seferinde olan mazlum biçarelere olur. İşte bu son vahşette de durum farklı değildi. Modern zamanlarda, şefkate sığması mümkün olmayan bir vahşetti yaşanan. Adalet namı altında müthiş bir zulüm, hürriyet kisvesinde çirkin bir oyun sergileniyordu. Hastane odalarını, morgları dolduranların yarısından fazlası kadınlar ve çocuklardı. Tepelerine bombalar yağanlar aç ve açıkta, onurları ayaklar altındaydı. Buna karşılık zalimlerin bir kısmı yer altındaki meçhul sığınaklarındayken, diğer bir kısmı saraylarının bahçelerinde, sıcak yataklarındaydı. Kahrolası zalimler sapasağlam, yürekleri ise taş gibiydi. BANA EŞİKTE duygular yaşatan bir bombardıman sonrası manzarasına takılıyor gözlerim. Ceset yığınları arasından yedi sekiz yaşlarındaki kız çocuğunun parçalanmış vücudunu kucağına alan ve her hâlinden yüreğinin paramparça olduğu anlaşılan bir Iraklı babanın ve kızının görüntüleri. Sonra bir pazar yeri bombardımanında bir arabanın üzerine savrulmuş o sahipsiz el! Bir zamanlar kendilerine yapılan zulmün aynısını reva gördükleri Filistin’den yanmış insan cesetleri, başsız minik vücutlar... Masadan kalkıp evin içerisinde geziniyor, zihnimde dönen, kâh buluşan, kâh çarpışan duygular ve düşüncelere uygun amaçsız adımlar atıyorum. Gözlerimin önünden belki de hiçbir zaman unutamayacağım görüntüler gelip geçiyor. Ruhumdaki aşk-ı bekâ, gördüğü manzaralarla feci derecede yaralanmış, insaniyetten gelen bir derin şefkat tüm duygularımı tesiri altına almış. Kalbim ve zihnim kaderin fetvasındaki, zalimlerin inadındaki ve zulmün arkasındaki gerçekleri aralamak için kıvranıp duruyor. Bir masumun katline, masumiyetleri tartışmasız olan çocukların öldürülmesine nasıl fetva verilir? Bir insan nasıl firavunlaşır, masumiyetini bu denli yitirir? Öyle ya! Şimdi, günahsızlıkları tartışmasız çocukların başlarına bombalar yağdıranlar da bir zamanlar, attıkları bombalarla parçalanan çocuklar kadar masum birer çocuktu. Ne değişmiş, onları neler değiştirmişti ki şimdi merhametten nasipsiz birer kitlesel katil, birer ahirzaman firavunu olmuşlardı? ZİHNİM, o parçalanmış küçük kız çocuğunun duygularımı alt üst ettiği gece dünyama inen Tekvir Sûresi’ne kilitleniyor yeniden. Kur’an’da hemen her sûrede, özellikle kısa sûrelerde genel akışın birden bire değiştiği, derin ve sonsuz bir girdabın etrafında dönmeye başladığı âyetler vardır. Engin bir denizin kıyısında küçük bir sandalda seyreder gibiyken, ansızın dipsiz bir dönüşün içerisinde buluverirsiniz kendinizi. Ya da tam tersi, kıyametî âyetlerin dehşetli depremlerinde, yeminlerin şiddetli tehditleriyle sarsılırken, berrak ve şefkatli bir kudretin kıyısına ulaştığınızı hissedersiniz. Bu tariflerin tümü Tekvîr Suresi’nde güçlü bir şekilde yaşanıyor. Âyetlerdeki güçlü anlamlar, vahşî siyasetin bataklığına saplanarak çıldırmanın eşiğine gelen zihnimi boğulmaya yüz tuttuğu çamurdan çıkararak, kâinatın herşeyi saran ısrarlı döngüsüne çeviriyor. Kâinatta her şey dönüyor. Güneş dönüyor, ay dönüyor, yıldızlar dönüyor, dünya dönüyor. İnsan bir çocuk olarak başladığı hayatı, çocuklaşmış bir ihtiyar olarak, yeniden çocukluğuna dönerek terk ediyor. Aynı, arıların kovanlarından çıkarak çiçeklere dağılıp bal yapmak üzere polenleri topladıktan sonra, yeniden kovanlarına dönmeleri gibi. Şiddetli ve celâlli bir patlamayla başlayan zaman, başlangıçtakinden farklı olmayan bir sona doğru gidiyor. Büyük bir kıyamete, yeniden başladığı yere dönüp haşir meydanına akıyor. Bu ısrarlı döngüden yakasını kurtarabilmiş bir tek varlığa rastlanmıyor evrende. “Geriye doğru sarılmak” anlamındaki Tekvir Suresi de, kâinatta kendini gösteren her şeyin vazifelerini yaptıktan sonra geldikleri yere dönüşlerini anlatan şiddetli âyetlerle başlıyor. Celâlli fırtınalı bu dönüş sonrasında yerini, herkesin kendi gerçeğiyle yüzleştiği bir büyük mahkemenin sessiz dehşetine bırakıyor. İşte tam burada, bu dehşetli sessizliğin ortasında Kahhar-ı Ezelî’nin sesi yankılanıyor: “... o—diri diri gömülen—kız çocuğu hangi günahla öldürüldü?” Masum küçükler hakkındaki bu cevapsız soru, sorgulama olmaktan da öte, muhatabını mahkum eden bir hüküm gibi, bir fırtına öncesi sessizliği gibi düşüyor haşir meydanının üzerine! BİR MASUMUN öldürülmesi kıyametin kopmasına oranla belki görünüşte küçüktür. Ama gerçekte güneşlerin dürülmesinden, yıldızların söndürülmesinden, dağların yürütülmesinden, denizlerin kaynayarak tasavvur ötesi bir dehşet içerisinde kıyametin koparılmasından daha büyük bir olaydır bu. Bir ağacın meyvesine hakaret, ağacın bir dalının kırılmasından, hatta kökünden sökülmesinden daha küçük değildir. Çünkü meyve, ağacın hayatının ve tüm fonksiyonlarının bir neticesidir. Bu nedenle meyvenin çirkin hakaretlerle ayaklar altında ezilmesi, ağacın varlığının tümüne hakaretten daha önemlidir. Öyle ise, kainat ağacının meyvesi olan insan hayatının haksız yere hakaretlerle çiğnenmesi, kâinat ağacının bir dalı hükmünde olan güneşin dürülmesinden, çiçekleri hükmündeki yıldızların koparılmasından, hatta evrenin tümünün kıyametlerle sarsılmasından elbette ki daha ciddî bir meseledir. İşte bu nedenle kıyamet koparılacak, insan hayatlarının sigaya çekileceği bir büyük mahkeme kurulacaktır. Şüphesiz bu mahkemenin en birinci meselesi masumiyetleri tartışmasız varlıklara karşı işlenen zulümlü cinayetler olacaktır. Bu cevapsız soruya gelinceye kadar âyetlerde vurgulanan gerçeğin izini sürerken fark ediyorum ki, her insanın bir eceli, her olayın bir sonu olduğu gibi, bu dünyanın da takdir edilmiş bir ömrü vardır. Kâinatta ne varsa koşar adım bu sona doğru akmaktadır. İster bir yaratıcıya inansın, ister inanmasın, ahiretin varlığını kabul etsin ya da etmesin, herkes için âşikâr bir hükümdür bu. Bu dünyanın mutlaka bir sonu olduğunu, bıraktığı eserler de dahil her şeyin bu sona kavuşacağını yüreğinde hisseden bir insanın ise, masumları hangi nedenle olursa olsun öldürmesi mümkün değildir. Böyle bir insan olsa olsa kendine zarar verebilir, en kötü ihtimalle intihara yeltenebilir. Serseri olur ama zalim olamaz; köprü altlarında yatıp kalkabilir, çöplükten beslenebilir ama, çocukların kanıyla sulanmış bir sofranın başına asla oturamaz. Görünen o ki, dünyevî siyasetin kirli koridorlarında gidebilmek için insanın insaniyetini derinden tahrip etmesi gerekiyor. Bu tahribin başladığı kritik dönemeç ise, dünyanın bir sonunun olduğunu unuturcasına yaşamakla başlıyor. Ben burada bilgisayarın tuşlarına dokunurken, bir yerlerde birileri bilgisayarın tuşlarına dokunmaktan daha kolay bir şekilde bombaların tuşlarına basıyor. Tuşladığım karakterlerden daha fazla sayıda bomba biçarelerin başlarına yağdırıldı ve hâlâ yağıyor. Dünyadaki ne ilk zulüm bu yaşananlar, ne de son olacak. Dünya devam ettiği sürece hayır ve şer birlikte akacaklar, biliyorum. Böylece herkes kendi yolunu belirleyecek ve böylece belirlenecek saflar. Ve an gelecek kesişen yollar ayrışacak, mazlumların, masumların ve zalimlerin safları gözle görülür şekilde birbirinden ayrılacak. Bir daire gibi dönerek akan zaman, gittikçe hızlanarak başladığı âna kavuşacaktır. BU BÜYÜK ÂNIN geleceğine dair şüphesi olan, nazarını kâinata çevirsin. Güneşi, ayı, yıldızları, geceyi ve gündüzü, suyu, yağmuru, çamuru, bitkiyi, hayvanı... ve insan hayatlarını seyretsin. Onlardaki ısrarlı döngünün sessiz haykırışlarını dinlesin. Nasıl ki, bir zamanlar denizden buharlaşan suyun, celâlli ve bereketli bir döngüden sonra nehirlerdeki akışını seyrederken, coşkuyla akan bu suyun denizle yeniden buluşmasını tasavvur etmekte zorlanmıyorsunuz. Öyle de, gayb denizinden doğarak evrende akan zaman nehrinin ve nehirdeki balıklar misali bu mahlukatın akışını seyrederken, yeniden başladığı âna dönerek gayba akmasını hayal etmekte zihniniz zorlanmayacaktır. Eğer dikkatlice dinler ve izlerseniz, seyretmekte olduğunuz bu döngü, bu girdaplı akış, size o muhteşem buluşmayı hücrelerinizi sararcasına hissettirecektir. Yüzündeki lekesiyle bir gün söneceğini şimdiden ilan eden güneşi, bozulan dengeleriyle yeryüzünü ve tereddütsüz evrendeki tüm döngüyü şahit göstererek yemin ederim ki, bu süreç hiç kimse için ebede kadar böylece devam etmeyecektir. An gelecek zaman tükenecektir. Çalkalanan yayıkta ayranın ve yağın ayrışması gibi, hayrın ve şerrin birlikte akışı kıyametin çalkantılarıyla sona erecek, hayır ve şer ayrışacaktır. Nihayetinde her biri üzerlerinde kendilerine tabî olanları taşıyarak kendi mecralarına akacaklardır. Masumlara, mazlumlara müjdeler olsun!.. Hani geçmişin muktedirleri? Hani Âd ve Semûd kavmi? Nerede Nemrutlar ve Firavunlar? Bir zamanlar yeryüzünü titrettiğini zanneden o muktedirlerden bir ses, bir nefes hissedebiliyor musunuz? Onların kıyametleri çoktan koptu, evrendeki döngüleri tamamlandı. İşledikleri zulümler ise bir büyük mahkemenin kurulmasını bekliyor şimdi. BU BÜYÜK mahkemeden şüphesi olan ise, insan hayatları hariç, evrendeki varlıkların konumlarındaki nizâmı ve ilişkilerindeki mîzanı izlesin. Güneşin duruşuna, gezegenler arasındaki mükemmel intizama, yeryüzündeki varlıkların ilişkilerine, vücutlarındaki ince dengelere dikkat etsin. Onların gizli konuşmalarına kulak versin. Herşeyi kapsayan güçlü bir adâletin derin tehditler hissettiren sesini işitecektir. Sonra nazarını yeryüzünde akan kanlara, mazlumların semaya doğru yükselen hazin dualarına çevirsin. Bu geçici diyara imtihanın gereği olarak pek müdahele etmeyen Kahr-ı İlâhînin, bu hazin dualara ebediyen cevap vermemesi hangi mantık ilişkisiyle kabul edilebilir? Evrendeki ince dengelerin arkasında kendini gösteren adalete karşılık, yeryüzünde akan kanları, işlenen cinayetleri ve zulümleri şahit tutarak yemin ederim ki, zulümlü dünyanın gittiği bu sonlu yol, gelecek hiçbir zaman gelmeyecek gibi yaşayanların hüsrana uğrayacağı, masumların ise tüm acılarını unutacağı bir büyük mahkemenin koridorlarına açılacaktır. Bu gerçeği yüreğinde hisseden için, zalim olmaktansa mazlumiyete razı olarak, zulme karşılık masumiyete tutunarak yaşamak, Firavun’un zulmüne sabreden Musa gibi vaadi işitircesine geleceğe muntazır beklemek vardır. Ve dahi tüm gelecek, zannedilenden daha yakındır... salihozaytürk@zaferdergisi.com


HAYALLER VE GERÇEKLER
  Sayı: 335   Yazan: Salih Özaytürk
ÇÖLDE YENİLENEN HAYAT
  Sayı: 333   Yazan: Salih Özaytürk
Bir küçük çay molası
  Sayı: 330   Yazan: Salih Özaytürk
İnsan Neden Yaratıldı?
  Sayı: 328   Yazan: Salih Özaytürk
Kader İnsanı Bağlar mı?
  Sayı: 327   Yazan: Salih Özaytürk
İnsan ve iblis
  Sayı: 326   Yazan: Salih Özaytürk
Varoluşa Dair: İNSAN ve İBLİS
  Sayı: 325   Yazan: Salih Özaytürk
Varoluşa dair: ŞERDE GİZLİ HAYIRLAR
  Sayı: 324   Yazan: Salih Özaytürk
''Kendinden öte bir yol''
  Sayı: 323   Yazan: Salih Özaytürk
Mesajınız var!
  Sayı: 322   Yazan: Salih Özaytürk
 
 
Zafer Yayınları © 2009