|
Peygamberimizin Mucizeleri İnsanların bazıları Allah’ın elçilerinin söylediklerini hemen kabul... |
|
| |
|
Çocuklar İçin Hadis Kitabı UĞURBÖCEĞİ YAYINLARI, çocukların manevi dünyalarını zenginleştirmeyi... |
|
| |
|
Kesilen Gitar Okuyucuların uzun yıllardır HAYATIN İÇİNDEN HİKAYELER’i ile tanıdığı... |
|
| |
|
www.zaferyayinlari.com Zafer Yayın Grubu'nun bütün kitaplarını inceleyebileceğiniz ve satın... |
|
| |
|
Hazır Cevaplar 2.Kitap Öyle insanlar vardır ki, çoklarını keder ve hüznün kuytularına çeken... |
|
| |
| Diğer Kitaplar |
|
Zorbacının Aklı, Yağmacının Eli
BAĞDAT’ta, Basra’da ve Irak’ın birçok şehrinde yağmalama olayları sürer ve bu görüntülerin taşıdığı “kendi şehirlerini yağmalayan halk” imajı zihinlerimize kazınırken, aklımızı ve duygularımızı yağmalanmaktan koruyabilir miydik? Yaşadığımız şaşkınlığın utanca, üzüntüye ve giderek kızgınlığa dönüşmesi; nihayet en bayağı, tiksindirici ırkçı söylemlerin ortaya saçılıvermesi, yağmanın tam da merkezinde olduğumuzu ispatlıyor. Yaşadıkları şehirlerin evlerini, dükkanlarını, hastanelerini, müzelerini yağmalayan insanlara nasıl olmuştu da acımıştık? Koltukları, avizeleri, halıları gülerek kamyonetlerine yükleyen ve arkalarında bir toz bulutu bırakarak uzaklaşan bu insanları savunduğumuza değmiş miydi? Zaten onlar değil miydi Bağdat’ı hiç direnmeden işgal güçlerine açan ve ellerinde Amerikan bayraklarıyla sevinç gösterileri yapan? Büyük bir hayal kırıklığının ve aldatılmışlık duygusunun açığa çıktığı bu ifadeleri biçimlendiren toptan yargılayıcı bakışın, ırkçı bir dile sıçraması kaçınılmazdı. Arapların güvenilmezliğinden, hainliklerinden, korkaklıklarından söz edildiğini duyduk ve okuduk. Hatta işi “Arapların kanlarında bir parça ihanet geni vardır” diyebilecek kadar ileri götürenler oldu. Bu ve benzeri sözlerin apaçık, cesaretle söylenebilmesi yeterince dehşet verici. Daha da korkutucu olanı, savaş karşıtlarının arasından bile aklın bu karanlık bölgesine sessiz bir onayla ve “üzülerek de olsa” çekiliverenlerin bulunmasıydı. Bir halkın tamamı, mâruz kaldıkları kötülüğün kurbanı olmaktan rahatlıkla soyutlanıp, toptancı bir hükümle kötülüğün temsilcisi konumuna getirilebildi. Dolayısıyla başlarına gelen her şeye müstehaktılar. Onların, yağmaya karışanlara “Bunlar Iraklı olamaz” diyerek karşı çıkmaları bile, bir kere ininden çıkmış önyargıları silmeye yetmedi: “Hayır, hepiniz yağmacısınız!” Yağmacıların elleri odalarımıza kadar girdi. Bir barınak olmaktan çoktandır çıkmış evlerimizde, bir yağma nesnesi gibi soyulan insanlığımızdan geriye kalan çıplak gerçekle yüzyüzeyiz. Gördüğümüz şey, ya insanlığımızdan duyduğumuz utanç ve umutsuzluğun öfkesi ya da “keyfini sürebileceği” bir öteki’sini keşfetmiş ırkçının sergileyeceği tavırlardır. Öteki; olumsuz, kötü ve aşağılayıcı bütün nitelikleri kolayca yüklediğimiz “şey”dir: Barbardır, açgözlüdür, hain ve güvenilmezdir, hırsızdır... Öteki’nin, taşıdığından kuşkulanmadığımız bu özelliklerle, artık bir insan olarak görülebilme şansı kalmaz. Iraklılar içlerinden çıkan yağmacıların eliyle, dünyanın, üzerlerinde kendilerini temize çıkaracakları bir Öteki’ne dönüştürülüyorlar ve bu hiç de bilinçsizce yapılmıyor.Tümüyle kötülüğe bulaştıklarına inandığımızda, yıllardır bombalarla ve ambargolarla biçilen bu halkın gözlerinden son hayat ışıklarının çekilişini rahatlıkla seyredebileceğiz ve zorbanın adaletine sığınmamız da güç olmayacak. Baş döndürücü bir illüzyon... Oysa ki, kötülüğün sembolü olan hiçbir olay, eylem ve eylemi gerçekleştiren kitle (sayıları ne kadar çok olursa olsun) içinden çıktığı halkı temsil etme durumunda değildir. Bütün Almanların Nazizm yanlısı, bütün Yahudilerin siyonist olduğunu iddia etmek, en hafif deyimiyle, önyargılarımızın esiri olduğumuzu da itiraf etmektir. Bir toplum suçlanacaksa, içlerinde doğan ve büyüyen bir kötülüğü zamanında görememek ve engelleyememekle suçlanabilir, yoksa bizzat kötülüğün kendisi olmakla değil. Zira böyle bir itham, haksız olduğu gibi, suçlayanın içinde konuşan bir kötülüğü de ayna gibi yansıtır. Amerikan ve İngiliz uçaklarının, Irak halkına gönderdiği içiçe konmuş hediye paketlerinin ilkinden çıkan parçalanan vücutlar ve yerle bir olan şehirlerdi. Şimdi, kaos ve “bir özgürlük biçimi olarak” yağmayla tanışıyorlar. ABD Savunma Bakanı Rumsfeld’in, yağmalama olayları hakkındaki görüşleri, yağmacının elini harekete geçiren zorbanın aklını mükemmel temsil ediyor: “Özgür insanlar suç işlemekte özgürdür. Şimdi orada düzensizlik var. Savaş ile özgürlük arasındaki düzensizlik. Zaten özgürlük, düzensiz birşeydir. Ve özgür insanlar hata yapmakta, suç işlemekte, kötü şeyler yapmakta özgürdür.” Rumsfeld’in yağmacılara tanıdığı bu dokunaklı hoşgörü, güvenlik ağının parçalandığı kargaşa anlarında devreye giren “yağma hukuku” ile de güzel örtüşüyor doğrusu. Haber bültenlerinden öğrendiğimize göre, yağmacılar talan edecekleri yere girdiklerinde kim ilk olarak bir eşyaya dokunursa o eşya, dokunan kişinin sayılıyormuş. Petrol Bakanlığı’na ilk dokunan eli tahmin etmek zor olmazdı. Sosyolog Nuray Mert’in, yaşananları bir “talan ittifakı” olarak adlandırması ve küçük çapulcuların, büyüklerin varlığını ve büyük talanı meşrulaştırma aracı olarak kullanıldığı saptaması son derece yerindeydi. Kıyameti andıran bir karmaşanın ve belirsizliğin ortasında, ellerindeki silahlarla askerlerin koruduğu bir binanın (Petrol Bakanlığı) çevreye yaydığı güvenlik hissini nasıl anlamlandıracağız? Bütün bu kaosun müsebbiplerinin, aynı anda, bu topraklardaki güvenliğin kendilerinin varlığı ile mümkün olduğunu hissettirmelerindeki ironi, Rumsfeld’in sözlerinin altındaki ironiyi sınırsız bir kâr akışına tahvil edecek gerçekliği arsızca besleyip biçimlendiriyor. Kısa süre içinde Irak “istenen” düzene oturacaktır. O zamana dek Iraklılar, özgürlüğün tadını çıkarabilirler: Yağmalayabilir ve yağmalanabilirler. Öldürülebilir, küçük düşürülebilir, sürülebilirler. Bir zamanlar temsil ettiği zalimce gücün karşısında titredikleri ve artık terlikle dövülebilecek ideal bir nesneye dönüşmüş olan heykelleri parçalayabilirler. Bu kadarını onlara çok görmemeli. Üstelik yakında ülkeye demokrasi de “getirilir”, insan hakları da. “Yalanlar füzeleri ateşe hazırlıyor. Utanç gecesinin içinden yazıyorum” diyordu, İngiliz yazar John Berger. O, utancın nihai nokta olduğunu biliyordu; başın eğilerek gözlerin ayaklara dikildiği ve bir sonraki adımdan ötesinin düşünülemediği çaresizlik anı olduğunu... “Kitleleri hükmü altına alan zorbalığın” çoktandır yağmaladığı kavram ve kelimelerimizle kurduğu dil’in altını çiziyordu: “Onun ( zorbalığın ) sonu gelmeyen söylemlerinde, bildirilerinde, basın konferansları ve tehditlerinde tekrar tekrar karşımıza gelen kavramlar şunlardır: Demokrasi, Adalet, İnsan Hakları, Terörizm. Günümüz ortamında bu terimlerin her biri, düne kadar ifade ettikleri kavramların aksine karşılık gelmektedir. İnsanlığı soyup bu kavramları teker teker kaçıran bir haydut, onları parolası haline getirmiştir (...) Yeni zorbalık, dilin geniş ölçüde ve sistemli bir şekilde kötüye kullanılmasına bağlıdır. Bir olup onların çarpıttığı bütün kelimeleri yeniden ele geçirmemiz ve zorbalığın yaptığı anlam kaydırmacalarını bir kenara atmamız gerek. Yoksa elimizde tek kelime kalacak: Utanç.” Berger’in sözleri, zihinlerimizin işgal edildiğini; dünyayı anlamlandıracağımız, gerçeği ve yalanı birbirinden ayırabileceğimiz imkanların çoktan yağmalandığını gösteriyor. Dünyayı küresel bir kâr mekanizmasına indirgeyen zorbanın aklı, insanlığın ortak birikimlerini ahlâksızlığını maskeleyen argümanlara dönüştürmüş durumda. Dün Arjantin’i yağmanın kucağına atarken, kullandığı ekonomi mantığının diliyle, insanlıkdışı manzaraları meşrulaştıran bu akıldı. Afrika’yı açlığın ve sefaletin kara kıta’sına çeviren, Uzakdoğu ülkelerini kağıttan kuleler gibi deviren, Latin Amerika’yı ateşle terbiye eden de... Şimdi, “savaş bitti” deniliyor. Biten bir şey yok ve aslında başlayan her ne idiyse -buna bir savaş denilemez artık- yeni başlamamıştı. B52’lerin içinde süzüldüğü o uğursuz karanlık, zorbalaşmış aklın kendi uyanıklığını garantiye aldığı tarihsel karanlıkla özdeşti. Bugün, zorbanın aklının, özgürlük kavramını yağma ile karşılamasındaki ahlâksızlığı açığa çıkarmak ve reddetmek ahlâkın bir parçasıdır.Çünkü zorbanın gasbettiği dil, zihinlerimizin gerçekle kurduğu teması koparmanın enstrümanıdır ve direnmediğimizde varacağımız yer, iletişim bilimci Prof. Dr. Ünsal Oskay’ın işaret ettiği yerdir: “Bir tür delilik... Sessiz bir delilik...” sedatturan@zaferdergisi.com
|