|
Peygamberimizin Mucizeleri İnsanların bazıları Allah’ın elçilerinin söylediklerini hemen kabul... |
|
| |
|
Çocuklar İçin Hadis Kitabı UĞURBÖCEĞİ YAYINLARI, çocukların manevi dünyalarını zenginleştirmeyi... |
|
| |
|
Kesilen Gitar Okuyucuların uzun yıllardır HAYATIN İÇİNDEN HİKAYELER’i ile tanıdığı... |
|
| |
|
www.zaferyayinlari.com Zafer Yayın Grubu'nun bütün kitaplarını inceleyebileceğiniz ve satın... |
|
| |
|
Hazır Cevaplar 2.Kitap Öyle insanlar vardır ki, çoklarını keder ve hüznün kuytularına çeken... |
|
| |
| Diğer Kitaplar |
|
''İyi Olmak, Başarılı Olmaktan İyi''
Nihat Dağlı kendisini nasıl tanımlıyor? BİZ oluş sürecini bitirmiş şeyleri tanımlarız, olmaya devam şeyleri ise tanımlamayız, çünkü daha ‘bir şey’ olmamışlardır. Nihat Dağlı tamamlanmış bir şey değil, ‘olmaya’ devam ediyor. Ne mi olmak istiyor? Öyle belirlenmiş bir şey/hedefi yok, öyle bir şeye yürümüyor. Hayatı ve kendisini bir insan olarak farkettiğinden bu yana çırıl çıplak bir kalple yaşıyor. Daha doğrusu hayatla kalbi arasına giren; kalbini hayattan koruyan tozlardan, kılıflardan soyunmaya çalışıyor. Devamlı kalbini parlatmakla meşgul... Hayat ve hayatın içine doluşan şeyler ne ise en iyi bir şekilde kalbine yansısın, istiyor. Ancak bu iyi görüntülerle sahici bir hayat yaşama imkanına kavuşacağını düşünüyor. Sonuçta coşku ve acılarımız bir etkilenmeden doğuyorlar. Hayatın acıları/coşkuları kirli ve başka şeylerle örtülmüş bir kalbe ulaşmaz, ulaşmadığı için o kalp acı çekmez ve bir coşku da duymaz. ‘Şu olmak istiyorum’ diyerek, ‘hedef’ten başka bir şey düşünmeyen biri değil Nihat Dağlı. Mesela çok başarılı biri olmak yerine, ‘iyi biri’ olmayı tercih ediyor; ‘iyi olmak, başarılı olmaktan daha iyidir’ diyor. Elbette ki başarılı iyi insanlar vardır, ama ‘başarı’yı tek ölçü kabul ettiğimizde Şaron da başarılı bir devlet adamıdır. Şunu diyor Nihat Dağlı.. Biz hayatı yaşadığımız an içinde karşılarız. O an varız... ‘Gelecek’ olarak tarif ettiğimiz zaman dilimine varmadığımız sürece o zaman dilimi yoktur, şu an var... O halde, en iyisi, içinde bulunduğumuz an içinde kendimizi iyi kılmamızdır. Her an kendimizi iyi kılmak suretiyle iyi kılınmış bir ömrü gerçekleştirmek... İyi yaşanmış bir geçmiş kurmak... Yazılarınızdan anladığım kadarıyla ‘yazmak’ sizin için bir varoluş gerekçesi, öyle mi gerçekten? YAZMAK, varmak istediğim ve yüzümü çevirip yürüdüğüm bir yer değildi, sonuçta vardığım bir yerdir. Yazmanın, bir yazar olarak bilinmenin düşünü görmedim. Hiçbir üstada; ‘Nasıl yazar olabilirim?’ sorusunu yöneltmedim. Ve şimdi, yayımlanmış yedi kitapta imzası olan biri olarak söylüyorum: kendimi ‘yazar’ olarak hissetmiyor ve tanımlamıyorum. Yazar Nihat Dağlı yok, Nihat Dağlı sadece yazıyor. Hayır, asla mütevazilik yapmıyorum. Çünkü, yazar olmak üzere yola çıkmadım ve bir yazar olarak da yolculuk yapmıyorum. Profesyonel olarak ‘yazar’ın görevi vardır. Okuyucusuna aktarmak üzere, ‘bilgi’ ve ‘doğru’ toplamak zorunda hisseder kendini. Çoğunluk adına düşünür, düşündüklerini çoğunluğa elbise olarak keser biçer. Bu anlamda yazar bir misyonerdir, birilerini ‘adam etme’ye çalışır. Kendini anlamlı kılmak adına yolda olan Nihat Dağlı ise, ‘doğru satmak’ gibi bir kaygı taşımıyor. Başkası için değil, kendisi için yolculuk yapıyor. Hayatın ve kitapların sayfalarına karıştığı günden bu yana, sadece kendi sorularının cevabını arıyor. Gelip zihnine oturan, sonra kalbine boşluklarını bırakan soruların ardına düşmeyi kaçınılmaz görüyor. Cevapsız soruların boşluklarıyla, anlam veremediği bir hayatın ‘hiç’liğiyle yaşayamayacağına inanıyor. Okumak onun için bir mecburiyettir ve her okuduğu metin kendisine yeni bir yolculuk olur. Bu yolculukta sorularının cevabını buluyor, bulduğu cevaplar yeni sorular ateşliyor. Hayatı, soru ve cevaplarla genişleyip uzayan bir yolculuktur. Peki ‘yazmak’ eyleminden uzak bir Nihat Dağlı portresi nasıl olurdu, bunu merak ediyorum? HAKLISINIZ. ‘Yazı’, varmak istediğim bir yer olmasa da, sonuçta vardığım ve kendisinden ayrılamayacağım bir şeydir. Kendimi, yazmak zorunda olan ve ancak yazarak yaşayabilenlerden sayıyorum. Daha çok okumayı öne alan, okuyarak anlamını bulan bir hayatın ‘yazı’da kendini gerçekleştirmesi, ifade etmesi... Aç adam yer, susayan içer, yolcu ise konuşur. Artık içimde tutamadığım, ortalığa bırakmak zorunda kaldığım sırlardır, yazdığım şeyler. Yazmayan bir Nihat Dağlı... Hayır, düşünemiyorum. Ama insan ne kadar kendisi için yazsa da sonuçta yazdıkları bir başkasının derinlerinde yankı bulacak uçlar taşıyorsa biraz da başkaları için yazmış olmuyor mu bir anlamda? KADERİ yayımlanmak olmuş her metin, tabii ki, gidip başkasının kalbine dokunmuştur. Başkası o metni okuduğunda, metnin satır aralarında yaralarına merhem bulmuştur. Ve elbette imzamı taşıyan bir çok metin de, başkasının sorularına cevap olmak üzere yazılmıştır. Bunu inkâr etmiyorum. Ancak şunu diyorum: Yazımın omurgasını kendi yolculuğum oluşturur, içimdeki yaralara şifa bulmak adına söylenirim. Yolculuk kalbime sızılar taşıyorsa ve okuduklarım zihnime kılçık sokuşturuyorsa, bende bir rahatsızlık, tedirginlik ve kaygı birikir. Bir tarafı acıyan çocuğun bir insiyakla ağlayıp bir anlamda yardım dilemesi gibi, ben de ‘yazı’ ile varlığımı vurgular, belki de okuyucudan medet beklerim. Benimle aynı kaygıları taşıyan/taşıyacak durumda olanlarla el ele vermekten şifa umarım. ‘Başkası’ bütünüyle devre dışı bırakılmaz. Kendinizden kalkarak yazsanız da gidip ‘başkası’yla buluşursunuz. Özellikle işaret ettiğim şey, o çok bilmiş yazarların, bir vaazcıya dönüşmesi, benim bunlardan olmadığımdır. Yazılarınızdan, hiç rahat olmadığınız anlaşılıyor. Acılar çektiğiniz belli. Bu, sahih bir okur-yazar olmanın getirdiği bir sonuç mudur, yoksa sizin kişisel yazgınızla örtüşen bir tarafı mı var bunun? SORUNUZU, Bağdat’a, Bağdatlı çocukların kalbine bombaların düştüğü bir ortamda cevaplandırıyorum. Kutsal metinlerin kurmaya çalıştığı ‘iyi’ye, insan zihninin daha yaşanılır bir dünya için ikâme ettiği değerlere rağmen insanın savaşa battığı günlerde... Şiirin, sanatın, baharın, kır çiçeklerinin boynunun büküldüğü bir mevsimde... Nevruz’da, hayatın birinci gününde... Ölümün hayata saldırdığı bir vakitte... Evet rahat değilim. Kendimce kurduğum anlamsal yapıyla yaşananlar arasında amansız bir çelişki var. Kalbim, mahkûmu olduğu gerçekliğe oturmuyor. Şiirin, felsefenin ve kutsal metinlerin ardı sıra koşan kalbim, savaşa ve herşeye rağmen kazanmanın şehvetine tapanlarla hiçbir yerde buluşmuyor. ‘İyi’ olmayı öncelleyen Nihat Dağlı’nın, ‘başarı, başarı!’ diyenlerle bir akrabalığı yok. Çok uluslu şirketlerin oyuncağı olmuş çoğunluğun kendilerindeki insanı tüketerek dibe vurduğu bir gerçeklikte o kendini kıyılara vuruyor. Muhalif, marjinal, yabancı ve sürgün olmanın nasıl bir şey olduğunu iliklerinde hissediyor, öylece yaşıyor. Bunun, okur-yazarlıkla birebir ilgisinin olduğunu söylemem, birilerine dudak büktürmesin. Okumak farketmek, olup bitenden haberdâr olmak demektir. Okuyorsanız, yola çıkmışsınızdır. Size yetmeyen, sizi karşılamayan, üzerinize üzerinize gelen hayat karşısında kem-küm eden ortamdan çekip gitmeye niyetlenmişsinizdir. Her metin size bir adım attırıyor, yeni olanla karşılaştırıyor. Yeni olanla karşılaşma serüvenine dönüşen okumalarınız, sizi ortamın kıyısına (dışına) sürüklerken, aynı zamanda yeniden kuruyor. Yeniden kurulmuş bir şey olarak siz, artık bir yabancısınız, mekânın hakim rengine uymuyorsunuzdur. Siz ve mekân arasında geçen bir çatışma vardır. Kendinizi mekâna uyarlamadığınız için marjinal kalmış, muhalif bir ses olmuşsunuz. Her yabancı, marjinal ve muhalif olanı bekleyen ‘sürgün’ü siz de yaşarsınız. Hem mekânın içinde hem dışında olmanın ikilemi yakanızdan tutup silkeler. Nihat Dağlı farklı bir şey yaşamıyor. Anlamın müşterisi olmuş insanlar gibi o da, dünyaya gönderilmiş olmanın anlamını, acısını, kaygısını taşıyor. Acziyetine karşılık kendisine yüklenen anlamın ağırlığı karşısında bocalıyor, düşüyor ve kalkıyor. Zor bir savaşın ortasında kalbini kaybetmemek mücadelesini veriyor. Evet bu okumakla, farketmekle, haberdâr olmakla çok ilgili; okumayanların, hayatın hay huyunda oynanan oyunları gerçekmiş gibi kabullenenlerin yabancısı oldukları bir şey. Rahat olmadığım doğru. Kişisel kaderimin ördüğü zor bir hayata yazıldığımı düşünüyorum. Yazdıklarım, hayatımın ifadesi ve teriyse, rahatsızlığımda kaderimin elbetteki payı var. Fakat şunu da özellikle belirtmek istiyorum. Rahatsız oluşum, ‘mutsuzluk’ şeklinde okunmamalı. Mutsuzluğun, anlamsızlık hali olduğunu düşünüyorum. Hayata ve kendinize karşılık gelen bir anlama sahipseniz, her şeye rağmen mutlusunuzdur. Yaşadıklarınıza anlam veremediğiniz zamanlar mutsuz olursunuz. Ve mutluluk, acısızlık değildir. Rahatsız olmakla birlikte iyimserim. Zaten okuyucularım da, bana hüznü ve iyimserliği yakıştırıyorlar, derininde coşku barındıran bir hüznü çoğalttığımı düşünüyorlar. Zaman zaman anlaşılamamak gibi bir ızdırap duyuyor musunuz? YAZI’MI doğuran, geliştiren ve besleyen şey, ‘anlamak’ isteğimdir. Yazarken, ‘anlaşılır mıyım?’ sorusu yakınıma sokulmuş olmuyor. Okuduğum metnin, yaşadığım yolculuğun ve hissettiklerimin, bir ‘anlam’ kuruyor oluşu veya kuramayışı temel meseledir başta. O anlamı bulduğumda, kalbimden dökülen kelimelerle içimdeki yıkılmış duvarları ördüğümde, bir şey olarak var olduğumu hissediyorum. Ben bir şey olarak var olunca, dışımdaki şeylerin de bana düşen anlamı ve gölgesi oluyor. Çoğu zaman bu bana yetiyor. Kendimi kuruyor olmam ve dışımdaki şeylerin de birer anlama kavuşması kimsesizliği uzaklaştırıyor benden. Bu durumlarda yalnızlığımdan müthiş zevk alıyorum. Fazlalıklardan sıyrıldığımı, seyreldiğimi hissediyor, ben ve hayat en çıplak halimizle kalıyoruz. Ki çıplaklık hali, yalansızlıktır. Daha çok çıplaklığımdan çıkan metinlerim, götürüp beni bir derginin sayfasına bıraktığında veya bir kitap şeklinde tezgaha taşıdığında, yine, ‘acaba anlaşılır mıyım?’ demiyorum. Burada hissettiğim, bir garip rahatsızlıktır. En çıplak halde ortalıkta olmanın, ‘göz’lerin ilgisine uğramanın rahatsızlığı... Bir genç kızın yüzünün kızarması, terlemesi durumu... Ve tabii ki, anlaşılmak istiyorum. Çünkü anlaşıldığımda, bir başka beni kendime katarak veya kendimi bir başka bene taşıyarak çoğalacağımı düşünürüm. Bu sebeple aldığım tepkiler, bir metnimin veya kitabımın altı çizilerek okunduğunu öğrenmem beni heyecanlandırır. Buluşabildiğim okuyucularıma, benden uzak kalmış yanlarım, diyorum. Şunu gözardı etmiyorum: Eğer kişilerin kaderinin öznelliğine inanıyorsanız ve her insan tekinin kendi kuytusunda kendine has bir hikayeyi kurarak geldiğini düşünüyorsanız, anlaşılmamayı normal karşılarsınız. Ben ve okuyucu ortak çok şey paylaşmakla birlikte, iki farklı dünyayız da. Hikayelerimizi kuran kaderlerimiz farklı çünkü. Kendimizi ortaya koymak adına asıldığımız dile, dilin taşıyıcısı kelimelere birebir aynı şeyleri yüklemiyoruz. Okuyucu, uzağımda, benimkine benzer bir hayat yaşamayandır. Okuyucunun da şöyle düşündüğünü düşünürüm: “Bunlar kendilerini yazıp duruyorlar. Hissettiklerimden uzak, acılarımdan habersiz bir yığın şey...” Birebir, her zaman ve durumda anlaşılmayı bir düş olarak görelim, diyorum. Ve doğrusu, kalbim de bu düşü arzuluyor. Metinlerimin her seferinde gidip sahibini bulmasını... Biz ısrarla ‘yazı’ya asılıyoruz. Yazmaya başladığımız her yeni metin, bir anlamda önceki metinlerimizde söyleyemediğimiz şeylerden oluşuyor.
|