Anlayışlı Olmak

137 Görüntülenme Eklenme Tarih: 20 Aralık 2020 17:53 Sabri Tandoğan

 

ÜNLÜ BİR tıp profesörü idi. Bir gün ziyaretime geldi. Konuşuyorduk, bir çocukluk anısını anlattı. 

O zamanlar dedi, altı yaşındaydım. Fakir bir ailenin tek çocuğu idim. Babam bir fabrikada işçi idi. Zorlukla geçiniyorduk. Bir gün, aniden hastalandı, Hakk’a göçtü. 

Annem bana bakabilmek, evi geçindirebilmek için çalışmaya başladı. Evlere temizliğe gidiyordu. Yaşama şartlarımız daha da zorlaşmıştı. Bir gün sokakta oynuyorduk, arkadaşlardan birisi, birden “Hadi” dedi, “Şekerciye gidelim, şeker alalım, ağzımız tatlansın.” Bu teklif beni çok üzdü. Çünkü cebimde on para harçlığım yoktu. Arkadaşlar güle oynaya şekercinin yolunu tutarken, ben parasızlığım nedeni ile orada kalakalmıştım. Çocukluk işte; düşündüm, aklıma bir fikir geldi, eğildim ve yerdeki renkli cam kırıklarını topladım. Şekerciye gidecek, para olarak ona renkli cam kırıklarını verecektim. 

Bu karardan sonra şekercinin yolunu tuttum. Dükkâna vardığımda arkadaşlarım şekerlerini almışlar, güle oynaya merdivenlerden iniyorlardı. Son arkadaşım da indikten sonra, dükkâna girdim. Avucumdaki cam kırıklarını itina ile tezgaha bıraktım. Şekercinin yüzüne bakarak, “Amca” dedim “Bu para ile ben de şeker alabilir miyim?” Şekercinin gözleri, bir projektör gibi gözlerimin içini taradı. Anlamıştı. Tebessüm ederek, “Evlât” dedi, “Bu verdiğin iyi para, bu para ile şimdi de, başka bir zaman da gelip şeker alabilirsin. Şimdi, seç bakalım, hangi şekerlerden istiyorsun?..”

Biraz sonra ben de elimde şeker külâhı, sevinç içinde arkadaşlarımın arasına katılmıştım. O günü hiç unutmam. Benim için hayatımın en önemli günü idi. 

Eğer o gün şekerci, cam kırıklarını tezgâha bıraktığımda kızıp, öfkelenip hakaret etse idi, bağırarak beni dükkândan kovsa idi, her şey bitebilirdi. Ama beni anladı, olgunluk gösterdi, hareketimi hoşgörü ile karşıladı, arkadaşlarımın önünde beni küçük düşmekten kurtardı. 

Her zaman kendisini minnetle, şükranla, saygı ile anarım. 

Eğer bugün hastalarına faydalı olmak için çırpınan bir hekim olmuşsam, bunu biraz da şekercinin o günkü anlayışına, olgunluğuna, hoşgörüsüne borçlu değil miyim?

İnsan hayatında öyle anlar oluyor ki, bazen bir insanı âbâd ediyor, bazen berbat ediyor. 

Stephan Zweig buna “İnsanlık tarihinde yıldızın parladığı anlar” diyor. 

Bir insanın, bir müessesenin, bir ailenin, bir ordunun, bir toplumun kurtuluşu bazen bir anlık kararla, ama yerinde ve zamanında verilen bir kararla mümkün olabiliyor. 

Bugün koskoca bir tıp profesörünün başarısının arkasında bir şekercinin olduğunu okuyanlar hayret edebilir, inanmayabilirler ama, gerçek her zaman böyle olmuştur. 

Bazen bir mıh bir nal kurtarır, bir nal bir at kurtarır, bir at da bir orduyu kurtarır. Hayatta her şey birbirine öyle ince ipliklerle bağlı ki, o inceliği bir süre sonra göremeyenler, tesadüf deyip işin içinden çıkıyorlar. 

Hayatta bir tek tesadüf vardır. O da lügatlardaki tesadüf kelimesidir. 

Muayyen (belli) sebeplerden, muayyen neticeler hâsıl olur. Hayatta tesadüfen olan hiçbir şey yoktur. Hayattaki bütün başarıların ve bütün başarısızlıkların arkasında belli sebepler vardır. Bazen bir tebessüm insanı bütün bedbinliklerinden kurtarabilir, intihardan bile döndürebilir. Ağır bir söz yüzünden, sağlığını kaybetmiş, hatta hayatını kaybetmiş insanlar vardır. Bir tebessüm bazen bütün dünyayı dolaşabilir. Japon dilinde, basit, küçük, önemsiz, sıradan, alelâde gibi kelimeler yoktur. Onlara göre, her şey, ama her şey önemlidir. Hatta hayatî önemi haizdir. 

Sait Faik “Her şey bir insanı sevmekle başlar” der. 

Önemli olan o bir kişide başlayan sevgiyi, tıpkı denize atılan bir taşın meydana getirdiği halkaların büyüyüp büyüyüp bütün denizi kuşatması gibi, Muhammedî bir aşka dönüştürebilmek, bütün kâinatı tek istisna olmadan, insanı ile, hayvanı ile, bitkisi ile ve eşyası ile kucaklayabilmektir. 

Sevgi en yüce değerdir. Sevgi ile bakır, altınlaşır. 

Bütün temiz, büyük, asil sevgiler, sonunda Allah’a ulaşır. 

Gönlünde sevgi olmayan bir insan bir posttan başka nedir?

Azı hor gören, küçük gören, hakir gören çoğa ulaşamaz. Çoğa sahip olan onun kadrü kıymetini bilmez ve şükrünü eda etmezse, bir süre sonra o nimet elinden kayıp gider. Nankörlük, ister Allah’a karşı olsun, ister insanlara karşı olsun en büyük alçaklıktır. 

Her an, her yerde hepimiz bir sınav içindeyiz. Farkında olalım veya olmayalım, hayatın kanunları hükmünü yürütür. Bu şimdiye kadar böyle oldu, bundan sonra da hiç şüpheniz olmasın böyle olacaktır. 

İnsanoğlu bu dünyaya yesin içsin, gülüp eğlensin diye gönderilmedi. Hepimiz bir görevle yükümlüyüz. Ancak akıllı insanlar bu görevin bilincine varıp, hayatlarını ona göre tanzim edenlerdir. İnsanın asıl görevi aslını bilmek ve son nefesine kadar ona doğru yürümektir. Hepimiz tekâmül etmek (olgunlaşmak), gelişmek, Allah’a doğru yönelmek için elimizden gelen bütün gayreti göstermek zorundayız. Hayatın gerçek anlamı budur, bundan uzaklaşanlar önce kendilerine, sonra ailelerine, topluma, insanlığa karşı ihanet içindedirler. 

Kâinatın Efendisi (asm.) “İki günü birbirine eşit olan ziyandadır” buyuruyor. Tek düşüncesi yiyip içmek, gezip tozmak, eğlenmek olanlar acaba bir hayvan düzeyine indiklerinin farkındalar mı? Bu ne feci bir durumdur. 

İnsanı Allah’a götüren yolda en büyük engel kendi nefsidir, kendi egosudur. Nefsinin esareti altında yaşayanlar, hiçbir zaman mutlu ve huzurlu olamazlar. 

Azize Anne sohbetlerinde “Çekil aradan, kalsın Yaradan” der. 

Niyazi Mısrî bir şiirinde:

“Ben sanırdım halk içinde hiç bana yar kalmamış,

Ben beni terk eyledim, gördüm ki ağyar kalmamış.”

diyerek bu gerçeği ne güzel belirtiyor. 

Allah cümlemize var oluş nedenimizi, o büyük gerçeği görmemizi ve hayatımızı, ona göre yaşamamızı nasip ve müyesser etsin. 

Biz de büyük Yunus gibi:

“Çalış kazan ye yedir

Bir gönül ele getir

Hepisinden iyisi

Bir gönüle girmektir.”

diyelim; “Sevelim, sevilelim, dünya kimseye kalmaz” gerçeğine göre yaşayalım. İnşaallah…

 

 


Site Diğer Yazılar