34 Yazı Ayten Yadigâr

Yazar Profili »

Şimdi Yeni Şeyler Söylemek Lâzım

Ekim 2018, 502 262 Görüntülenme Eklenme Tarih: 02 Ekim 2018 09:34 Ayten Yadigâr

 

Daniel Moulin, romanları ve hikâyeleri ile tanıdığımız Tolstoy’un eğitimci yanını anlattığı ‘Eğitici Tolstoy’ adlı kitabında, eğitimciler açısından cevaplanması gereken şu soruya dikkat çeker: “Ne öğreteceğimi nasıl bileceğim ve nasıl öğreteceğim?” Ne ve nasıl sorularının yanı sıra bir üçüncü sorunun da cevabının aranması gerekiyor aslında: “Niçin öğreteceğim?” Öğrenci açısından da “Niçin öğreneceğim?” sorusu önem kazanıyor...

Bu soruların cevabı bizde olmalı ki, öğrenci de öğretmen de belli bir amaca matuf bir çabanın içinde olduğunu idrak etsin. Çünkü eğitim öğretim sadece bilginin belli yöntemlerle muhataba aktarılması değil, hem öğretmen hem öğrenci için bir anlam dünyasının inşa edilmesi demek.

Öğrenme süreçlerinde olduğu gibi yaşamak da ‘niçin’ sorusunun cevabı verildiği takdirde anlam kazanıyor ve yaşanılası, katlanılası, lezzet alınası hale geliyor. Evet, hayatta sıkıntı var, zorluk var. Her şey her zaman gönlümüzce olmuyor belki. Yine de yaşamaya değer. Hayata tutunmaya değer. Çünkü bir anlamı var. Boşu boşuna değil. Kör tesadüflerin eseri değil. Sonunda hiçliğe mahkûmiyet yok.

Yaşamak ebede namzet insanın kemale yürüyüşü. Tüm varlık içinde insan olmanın, insan suretinde yaratılıp insanlıktan nasibini almayanların arasında da insan kalmanın mücadelesi. Her şeye rağmen… Çünkü şu gelgeç dünyada her yapıp etmemizin ebediyet yurdunda bir izdüşümü var. Hayat boyu öğrenmelerimiz de bu anlam çerçevesinden değerlendirilmeli.

Eğitim sorunları tartışılırken vurgulanan bir diğer husus da doğal hayata uyumlu ve doğal olanın korunduğu gözetildiği bir sistemin oluşturulması gereği. Modernleşme, şehirleşme ve son hızla seyreden teknolojik gelişmelerin birey ve toplum hayatını ne kadar hızlı dönüştürdüğünü, bu arada da pek çok şeyin dejenere olduğunu, en çok da insani değerler ve dolayısıyla insan ilişkilerinin zarar gördüğünü biliyoruz. İnsanı kendine yabancılaştıran bu şartlarda doğaya dönüş bir çözüm noktası olarak sunuluyor.

Burada doğadan, doğal hayattan bahsederken kastımız güç mücadelesini öne çıkaran ve güçlü olanın ayakta kaldığı, aşkın değerlerden yoksun bir hayat algısı mıdır sorusu akla geliyor. Eğer böyle bir ön kabulümüz varsa o zaman hayat kıyasıya sürüp giden bir mücadele alanıdır. Yok eğer canlıların bir bütünün parçaları olarak belli bir hikmet ve gaye dâhilinde hem kendi hayatlarını idame ettirdikleri hem de doğal hayata katkı sundukları gibi bir anlam söz konusu ise, o zaman hayat vazifelerini müdrik, sınırlarının farkında olan canlıların bir süre birlikte yaşadıkları ve bir gün dünyayı ardlarında bırakarak göçtükleri bir misafirhanedir.

Bu anlayışlardan hangisinden ilham alarak insan teklerinin ve toplumların hayatı tanzim edilmek istenmektedir?

Aile kurumunun yapısı ve işleyişi bu noktada önemli. Çünkü eğitim dediğimizde okuldan önce ailenin geldiğini biliyoruz. Okullar ailede atılan insana ve hayata dair ilk tohumların kurumsal çerçeve içinde geliştirildiği yerler hükmünde. Bu nedenle aile kurumuna nasıl baktığımız, ne anlam yüklediğimiz, anne baba rollerine dair beklentilerimiz ve anne-baba-çocuk tanımlarımız önemli.

Çünkü aile içi tutum ve davranışlarımızı bunlara dair tasavvurumuz şekillendiriyor. Güç merkezli bir tasavvur kadın ve erkeği birbiri ile mücadele eden birer rakip, aile kurumunu da bu güç mücadelesinin yaşandığı alan olarak karşımıza çıkarıyor. Günümüzde erkeğin fiziken ve maddi açıdan güçlü olmasına dayanarak tüm yapıp etmelerinde haklı olduğunu düşünen ve o doğrultuda hareket edip haksızlığı meşrulaştıran insanlar var şüphesiz. Hal böyle olunca aile içi dengenin sağlanması için sürekli kadının güçlendirilmesi, özellikle ekonomik bağımsızlığını elde etmesi gerektiği vurgulanmakta.

Bu durum soğuk savaş döneminin iki kutuplu dünyasında nükleer silahlanma konusunda kıyasıya yarışarak dehşet dengesi ile dünyada huzur ve güvenin tesis edileceğinin düşünüldüğü zamanlara benziyor bir anlamda. Nitekim sistemler de aile gibi toplumsal kurumlar da insan eliyle kurulmuyor mu? İnsanda olan eserine de yansıyor haliyle.

Aslında bu anlayış ithal güç tasavvurunun bizi getirdiği noktadır. Çünkü kelimeler, kavramlar bir milletin duygu, düşünce ve ruh dünyasının dışa yansımasıdır. Bizim güç kavramına farklı bir yaklaşımımız söz konusu oysa. Çünkü referans kaynaklarımız bambaşka. Öncelikle inancımız bize “Güç ve kuvvet ancak Allah’tandır” der. “Haklı olan güçlüdür. Güçlü olan haklı değildir” düsturu da ‘güç’ değil ‘hak’ merkezli bir anlayışı vaaz eder.

Buna göre kadın da erkek de güçlü ve güçsüz yanlarıyla mutlak güç sahibi Allah’ın kullarıdır. Ailenin iki temel taşı olan kadın ve erkek aradıkları huzur ve güven iklimini silahlanma yarışına benzer bir güç mücadelesi ile sağlayamazlar. Aksine sınır ve sorumluluklarının bilinciyle hareket ederler ve birbirinden razı olmanın Allah’ın rızasını celbedeceğini bilirler.

...

Günümüz dünyası; insanın insanın kurdu olduğu; bencil isteklerin öncelendiği ve herkesin kendi çıkarını maksimum seviyeye çıkarmaya çalıştığı; “insanlık krizi” ile boğuşan bir dünya. Başka bir medeniyetin tasavvurundan neşet etmiş anlayışlarla şekillenen hayatın içinde kopyala-yapıştır sorunlar yaşamamız ve yine aynı mantık içinde çare aramamız boşa kürek çekmek bir anlamda.

Mütefekkir Şair Sezai Karakoç’un dizeleri bu anlamda manidar.   

“Ey yeşil sarıklı ulu hocalar bunu bana öğretmediniz

Kardeşim İbrahim bana mermer putları

Nasıl devireceğimi öğretmişti

Ben de gün geçmez ki birini patlatmayayım

Ama siz kağıttakileri ve kelimelerdekini ve sözlerdekini

Nasıl sileceğimi öğretmediniz.”

Bu nedenle dil, kelimeler ve kavramların bir milletin bir medeniyetin kültürü, ruhu, düşünce tarzının yansıması demek olduğu konusunda farkındalık oluşturulması, zihin inşası, kendi kelime ve kavramlarımızla hayatı okuma kabiliyetinin kazandırılması eğitimde öncelikli hedefler olmalı.

Hz. Mevlana’nın ifadesiyle: “Şimdi yeni şeyler söylemek lazım.” Eskimeyen yeni şeyleri söylemek… Salt aklın insanlığı getirdiği kriz noktasında kalpten haber vermek insanlığa mesela, akleden kalbi hatırlatmak… Duygu ve düşünce dengesine davet etmek insanları; insanı insan kılan değerlere…

 

 



YAZARIN DİĞER YAZILARI

Mus'ab'ın (ra) İzini Sürmek

Bir kutlu neslin yaşadıklarına tanıklık etti yeryüzü. Onlar bir şefkat peygamberinin eline tutunarak cahilliye karanlıklarından nura çıkarıldılar. Kolay bir çıkış süreci değildi söz konusu olan. Çünkü Allah Rasulü’nün (sav) tebliğine uyup “Biz Müslüman olduk” dedikten sonra artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını biliyorlardı.

Devamı »

Aile: Rakamlardan Fazlası... Bu Dünyadan Ötesi...

Bir zamanlar beyaz gelinliğinin kefeni olduğu hatırlatılarak baba ocağından yeni yuvasına uğurlanırdı gelinlerimiz. Bir hayatı paylaşmak üzere yola çıkılırken ölüm ve ötesine uzanan bir ufuk sahibi olmanın geleneğimize yansıyan yüzüydü belki de bu seremoni. Şimdilerde ise her şeyin gündelik hesap sığlığına çekildiği ve aile kurmak gibi uzun soluklu bir koşunun bile kısa sürede sonlandırılmasının tercih edildiği zamanlardayız.

Devamı »

Aile: Huzur ve Sükûn Mahalli

Güzel örneklere ne çok ihtiyacımız var. “İşte insan bu!”, “İnsana yakışan bu!” diyeceğimiz…

Devamı »

Küresel Çağda Değişen Dünya ve Aile

Mevcut hayat tarzı içinde gelişen şiddet sorununa ithal reçetelerle, insanımızın anlam dünyasında ne ifade ettiğini bilemediğimiz ithal kavramları merkeze alarak veya öne çıkararak çare aramaktayız. Oysa Batı’nın kendine özgü düşünsel ve kültürel birikimi ile tarihi tecrübesinin kadın ve aile ile ilgili sorunlara yaklaşımlarını belirlemede ve üretilen çözümlere yön vermede etkili olduğunu unutmamalıyız.

Devamı »