14 Yazı Prof. Dr. Osman Çakmak

Yazar Profili »

Dünyamızın Hali Cambaz Misali

Aralık 2018, 504 64 Görüntülenme Eklenme Tarih: 02 Aralık 2018 00:03 Prof. Dr. Osman Çakmak

 

Haber deyince ne kadar olumsuzluk varsa ekrana taşındığı gibi, yaşadığımız dünya ile ilgili de sürekli olumsuz tablolar çizilmekte. Bu ise Dünya’nın bizim yaşayabilmemiz için ne gibi özelliklerle donatıldığını görmemizi engelliyor. Bu yazımızda Dünya’ya bizim yaşayabilmemiz için nasıl şekil verilip pek çok sistemlerin işletildiğini hatırlayalım. Tâ ki şükredelim ve bu büyük nimetlerin değerini anlayalım ki elimizden çıkmasın.

 

Karanlık ve soğuk uzay boşluğu içerisinde hızla yol alan, Dünya dediğimiz sıcak ve canlı bir yuva içindeyiz. Bizim için hazırlanmış bu uzay gemisinde eksikliğini hissettiğimiz bir şey yok. Burada yüzyıllar boyunca dinamik bir denge içinde tutulmuş ortalama sıcaklık değerleri var. Yani Dünya tam bize göre hazırlanmış… Bunu daha iyi anlayabilmek için, yakın komşumuz Ay’a bir göz atmak kâfidir. Orada, gündüzleri 120 dereceye ulaşan kavurucu bir sıcaklık, geceleri ise; sıfırın altında 150 dereceye düşen dondurucu soğuk vardır. Ay, göktaşı yağmurları, ultraviyole ve kozmik ışınlarla delik deşik olmuş; ıssız, sessiz ve hayat belirtisi olmayan bir diyardır.

En karmaşık işler için bile, en kısa ve en uygun çözüm yollarının sunulduğu dünyamızda; en basit unsurlara büyük vazifeler yüklenmiş harika mekanizmalar işletilmektedir. Bu tedbirler sayesinde, lâtif bir iklim, ideal hava-basınç-sıcaklık-yağış değerleri sağlanmış.

Şimdi Dünya’nın ortalama sıcaklık değerinde kalmasına katkıda bulunan sistemlerden sadece bir kaçını kısaca ele alalım:

- Güneş’ten bize ulaşan enerji miktarının tam istenen ölçüde olmasında şüphesiz Dünya ile Güneş arasındaki mesafenin gereken miktarda olmasının önemli bir payı var. Güneş’e daha uzak mesafedeki Mars’ta, dondurucu soğuğu, Güneş’e daha yakın mesafedeki Venüs’te yakıcı sıcağı hatırlarsak; Dünya’nın özel statüsünü ve seçilmişliğini takdir edebiliriz. Güneş enerjisinin %10 bile daha az gelmesi, yeryüzündeki ortalama sıcaklığın düşmesine, dolayısıyla yeryüzünün metrelerce kalınlıkta buzul tabakasıyla kaplanmasına yol açardı. Gelen enerjideki az bir artış ise, bütün canlıların kavrularak ölmelerine sebebiyet verirdi.

- Atmosfer gazlarının yeryüzünde tutulması ve hayat için gerekli terkip ve oranlarda kalması için, Dünyamızın takdir edilen büyüklüğünün önemini unutmayalım. Dünyamız, Merkür gibi (Dünya’nın %8’i) küçük veya Jüpiter (Dünya’nın 318 katı) kadar büyük yaratılabilirdi. Daha küçük bir Dünya, daha zayıf bir yer çekiminden dolayı gazlarını uzay boşluğuna kaçıran, dolayısıyla atmosfersiz bir dünya demekti. Daha büyük bir Dünya’da ise, artan yer çekimi sebebiyle zehirli gazlar bile atmosferde kalacaktı. Üstelik yoğun gaz ve artan gaz basıncı yüzünden hayat imkânsız hâle gelecekti.

- Havaya yeterli miktarda serpiştirilmiş karbondioksit ve su buharı molekülleri, yüksek ısı tutma kapasiteleriyle, gündüzleri Güneş’ten gelen ışınların bir kısmını emer. Gece olunca, hava molekülleri tarafından emilen ısı, bitki seralarında olduğu gibi korunur ve soğuk uzay boşluğuna bırakılmaz. Bu haliyle hava tabakası, gündüz Dünya’yı Güneş’in ışınlarından koruyan bir perde; geceleri ise, sıcaklığı saklayan bir battaniye gibidir. Ay böyle bir koruyucu tavandan mahrum bulunduğu için, gündüz sıcaktan kavrulurken, gece de dondurucu soğukların tesiri altında kalır.

Acaba gece ile gündüz arasındaki ısı farkının az olması, sadece atmosfer gazlarının termos görevi ile mi sınırlıdır? Hayır! Dünyanın kendi çevresindeki dönüş süresinin de (24 saat), bu ısı farkını minimum seviyede tutacak şekilde ayarlandığını görürüz. Eğer geceler daha uzun olsaydı, yeryüzü daha fazla soğuyacak; uzun gündüzlerde ise, yeryüzü daha fazla ısınacaktı. Ekseni etrafında çok yavaş döndüğünden, gece ile gündüz arasındaki ısı farkı 1.000 dereceyi bulan Merkür’ün durumunu hatırlayalım.

İklimlerin ayarlanmasında kullanılan diğer bir sistem ise, denizlerdir. Denizlerin karalardan daha çok olması çoğumuza garip gelebilir. Bizi üzerinde barındıran küreye kısaca yer diyoruz. Yer, aynı zamanda toprak mânâsına da gelmektedir. Oysa, yeryüzünün büyük kısmı toprakla değil (onda yedisi) sularla kaplıdır. ‘İyi ki böyle olmuş!’ dememiz lâzım. Çünkü bu sayede ne kutupların dondurucu soğuğuna, ne de tropikal bölgelerin kavurucu sıcağına mâruz kalıyoruz. Şöyle ki; gündüz Güneş ışınlarıyla çabuk ısınan kara, topladığı bu ısıyı tıpkı bir radyatör gibi çevreye yayar. Büyük bir su kütlesi olan deniz ise, aldığı büyük Güneş enerjisine rağmen, ancak birkaç derece ısınabilir. Fakat ısındıktan sonra da, kolay kolay soğumaz. Denizlerin karalardan fazla oluşu; iklimin düzenlenmesinde, aşırı ısınma ve soğumayı önlemede termostat vazifesi yaparken; buharlaşma sonucu, karaların suya olan ihtiyacı karşılanır. Yeryüzü daha az denizle kaplı olsaydı, buharlaşma da azalacak ve daha az yağış sonucu yeryüzü çölleşecekti.

Güneş ışınlarının tesiriyle ısınan hava, yukarı çıkar, yerine soğuk hava gelir. Böylece yeryüzünde sıcak havanın bulunduğu yerde alçak basınç, soğuk havanın bulunduğu yerde de, yüksek basınç merkezleri denen dinamik hava kaynakları meydana gelir.

Yeryüzü sıcaklığının yaşanabilir bir değerde kalmasında, Dünya’nın ortalama 23’27 derecelik eğiminin de önemli rolü vardır.

Diğer yandan, dağların sıralanışı, Ekvator ile Kutuplar arasında yaklaşık 100°C’lik ısı farkının meydana getirilmesi, rüzgârların doğması için motor görevi yapar. Böyle bir ısı farkı, fazla engebesi olmayan bir yeryüzünde gerçekleşseydi, hızı saatte 1.000 km’ye varan fırtınalar karşısında hiçbir şey ayakta kalamazdı. Oysa ki yeryüzü, kuvvetli hava akımlarını bloke edecek engebelerle donatılmıştır. Bu engebeler; Himalayalar’la başlar, Toroslar’la devam eder, Alpler’e kadar sıradağlar halinde uzanarak, batıda Atlas Okyanusu, doğuda Büyük Okyanus’la birleşir.

Yeryüzünde ısıyı dengelemesi için kurulmuş mekanizmalardan birisi de, okyanus akıntılarıdır. Ekvatorda üretilen fazla ısı; sıvıların ısı farkını dereceli bir şekilde dengelemesi sayesinde, kuzeye ve güneye doğru okyanus akıntıları vasıtasıyla aktarılır.

Dünya atmosferinde ısıyı dengeleyen sistemleri sürekli kontrol eden Kudret eli, kudretini sadece bu kadarla sınırlı tutmamıştır. Dağların vazifesine benzer bir vazifeyi, bulutlara da yaptırmaktadır. Sıcaklık arttığında su daha fazla buharlaşır, bu ise daha fazla bulut demektir. İşte bu bulutlar, Güneş’ten gelen ışınların bir kısmını ayna gibi yansıtarak, yeryüzüne ulaşmalarını engeller ısı dengelenmiş olur.

Demek ki Dünya’ya şöyle bir baktığımızda, bütün varlıkların ve faaliyetlerinin bize baktığını, bizim için olduğunu fark ederiz.

Ayrıca şunu da biliriz ki, kâinat ve içindeki her şey bizlere kendi arzularıyla hizmet etmiyor, bizim için çalıştırılıyorlar.

Âyet-i kerime de bizi bunu düşünmeye çağırıyor: “Hem göklerde ve yerde ne varsa, hepsini Kendi tarafından bir lütuf olarak hizmetinize veren de O’dur. Elbette bunda düşünecek kimseler için ibret vardır.” (Câsiye, 13)

Evet, Allah (cc) kâinatı ve bizi kudretiyle yaratmış, rahmetiyle ihtiyaçlarımızı lütfetmiş, sevgisiyle misafir ediyor…

 

 



YAZARIN DİĞER YAZILARI

Sırlı Bir Madde ve İki İnsan: Tesla ve Bediüzzaman

Tesla’ya göre Einstein esir maddesini kabul etmeyerek hayatının en büyük hatasını yapmıştır. Gelecekte birçok garip keşifler esir maddesi ve enerjisi ile ilgili olabilir mi?

Devamı »

Bol Oksijenli Bir Havaya Ne Dersiniz?

Mademki hayatî bir madde olan oksijene çok ihtiyacımız var, atmosferde daha yüksek nispette oksijen bulunması daha faydalı olmaz mıydı?

Devamı »

Dünyamızın Hali Cambaz Misali

Dengeler dünyasında bir seyahat

Devamı »

Atomda Fizik Ötesine Açılan Kapılar

Kuantum fiziği, neden çağdaş bilimin en önemli gelişmelerinden birisi olarak kabul edilir? Kuantum fiziğiden önce kâinatın, “başlangıç şartları bilindiğinde bütün geleceği hesap edilebilen bir makine gibi çalıştığı” kabul ediliyordu. Parçacıkların aynı anda birkaç şekilde ve yerde bulunduğu, ışık hızından daha yüksek hızlarla adeta haberleştiklerinin fark edilmesi yeni bir dünyanın keşfi oldu.

Devamı »