119 Yazı Prof. Dr. Alaaddin Başar

Yazar Profili »

Allah'ın Yaratması Bambaşkadır: Farklı Bir Davet

Ocak 2019, 505 549 Görüntülenme Eklenme Tarih: 01 Ocak 2019 23:30 Prof. Dr. Alaaddin Başar

 

“Vâcib-ül Vücud’un Zât-ı Akdesi, başkalara hiç bir cihette benzemez ve sıfatları mümkinatın sıfatlarından hadsiz derece yüksektir.” (Şuâlar)

 

Allah’ın varlığı vacibdir, yani varlığı zatındandır, ezeli ve ebedidir, olmaması muhaldir. Bütün mahlukatın varlıkları ise mümkin sınıfına girer, yani varlıkları Allah’ın var etmesiyle tahakkuk etmiştir, evvel ve ahirleri vardır, Onun yok etmesiyle de varlıkları ortadan kaybolur.

Allah’ın vacib olan zatı hiçbir varlığın zatına benzemediği gibi, sonsuz sıfatları da hiçbir varlığın sıfatlarına hiçbir cihetle benzemezler.

Bütün varlık âleminin yegâne maliki (sahibi) olan Allah, yarattığı her mahlukuna onun mahiyetine uygun sıfatlar takmıştır. Bilim adamlarının ifadelerine göre, bir milyon altı yüz bin tür canlı bu dünyada hayat sürmektedir. Her türün zatları gibi sıfatları da birbirinden farklıdır; yaptıkları işler de birbirine benzemezler. Kuşlar balıklara benzemedikleri gibi, uçmaları da yüzmeye benzemiyor.

Varlığı vacib olan Allah’ın işlerinin mahlukatın işlerine hiçbir cihetle benzemediğinin sonsuz örnekleri var.

Sadece bir örnek vermekle yetineceğim.

Allah’ın insanları ve hayvanları bu kâinat sarayına ve bu dünya misafirhanesine davet etme şekli insanî sultanların davetlerine hiç mi hiç benzemiyor.

Bu konuyu hakkıyla anlatabilsek, ne tabiatçıların ne materyalistlerin söyleyecek bir sözleri kalır, ne de evrimcilerin. İkna olmasalar bile mutlaka ilzam olurlar.

İnsanlar ve hayvanlar bir başka âlemde yaratılıp da bu dünyaya gelmiyorlar. Yani, hiçbiri gökten inmiyor, yıldızlardan yeryüzüne düşmüyorlar. Bütün misafirler sarayın içinden çıkıyorlar.

Yeryüzü sofrasındaki nimetler topraktan çıktıkları gibi, onlarla beslenecek ve onlardan istifade edecek misafirler de yine topraktan çıkıyorlar. Şu var ki, bu çıkış bitkilerde olduğu gibi doğrudan olmuyor, dolayısıyla oluyor.

Meselâ, tavuğun yediği gıdalar doğrudan topraktan çıkıyor. Onları yiyen tavuğun içinde yumurta meydana geliyor. Ve bu yumurta belli bir ısı seviyesinde, belli bir süre kaldığında, ondan yeni bir misafir meydana geliyor. Bu misafir de aslı itibariyle topraktan çıkmıştır, ama doğrudan değil, dolayısıyla.

Aynı şey insanlar ve diğer canlılar için de geçerlidir.

Şimdi bu misafirhanenin ve bu misafirlerin sahibini tanımak istemeyen insanlara şunu sormak gerekiyor:

Önce sofralar seriliyor, ama ortada misafirlerden eser yok. Sonunda o sofradan faydalanacak misafirler yaratılıyor. Bunu ne ile izah edeceksiniz?

Henüz ortada olmayan misafirler, birinin ilminde olacaklar ki, o zat o misafirlere uygun sofralar hazırlatsın. Aksi halde, sofradaki gıdaların henüz orada olmayan o misafirleri bilmeleri, tanımaları, zevklerine, mide yapılarına, sindirim sistemlerine vâkıf olmaları (bilmeleri) gerekir ki, kendilerini ona göre teşekkül ettirsinler.

Bu noktadan hareketle düşüncemizi yayabiliriz:

Henüz göz denen şey dünyada yokken, güneş yaratılmış; ışığı o gözlere yol gösterecek özelliklere sahip kılınmış.

İşitme özelliğine sahip kulaklar daha yaratılmadan, bunu sağlayacak hava unsuru yaratılmış.

Örnekleri çoğaltabiliriz. Sonunda şu gerçek bütün açıklığıyla kendini gösterir. Saray kimin ise misafirler de onundur, sarayda serilen sofralar da…

Bütün bunlar bir zamanlar yoktu. Ama Allah’ın ilminde hepsi mevcut idi. Onları, hikmetinin gereği üzere, belli bir sıra ile yokluktan kurtarıp varlık sahasına çıkardı.

Önce havayı yarattı; sonra ciğerleri.

Önce otları yarattı; sonra otla beslenen hayvanları.

Önce atı yarattı; sonra ona binecek ve onu sürecek insanı.

Bunların hiçbiri ne tesadüfle açıklanabilir, ne evrimle, ne tabiatla.



YAZARIN DİĞER YAZILARI

Ahlâk-ı İlâhiye / Allah'ın Razı Olduğu Ahlâk

Ahlâk-ı İlâhiye, “Allah’ın razı olduğu ahlâk” yani “Kur’ân ahlâkı” demektir. Bütün sıfatlarını, kabiliyetlerini ve duygularını Allah’ın razı olduğu şekilde kullanan insan, ahlâk-ı İlâhiye sahibi olur. Bunun ana maddeleri “iman, salih amel, takva ve güzel ahlak”tır. Bunlara sahip olan bir kul, bu dünyada bir nevi cennet hayatı yaşadığı gibi, ahirette de ebedî sadete mazhar olur.

Devamı »

Kalp Aynanız Nasıl? / Nefisle Boyanmak

İnsanların Allah’ı tanımada en yakın delilleri, içinde yaşadıkları kâinattır. Kâinat kitabını okumada ve doğru değerlendirmede ise en büyük ve yegâne rehber Kur’ân-ı Kerîm’dir. Bediüzzaman hazretleri bu İlâhî Ferman için “şu kitab-ı kebir-i kâinatın bir tercüme-i ezeliyesi” ifadesini kullanır.

Devamı »

İnsan, Hayatının Sahibi mi? / Nefsin Yanlış Kıyası

Biz “Benim kolum” sözünü, “Bu kolu kullanmaya benim ruhum yetkili kılınmış” manasında söyleriz. Hiç kimse, kendi kolunu kendisinin yaptığını iddia etmez. Aksi halde, her şeyi bu ters mantıkla değerlendirmesi gerekecek ve “ağacın dalı” derken dalı ağacın yaptığına inanması icap edecektir.

Devamı »

Şerlerin ve Çirkinliklerin Kaynağı Nedir? / Şerlerin Esası

Mesela: Bir aynayı şuurlu kabul edelim. Işığa kavuşmaya hayır, karanlıkta kalmaya şer diyelim. Bu ayna, iradesini doğru kullanarak güneşe yüzünü döndüğünde aydınlanır ve ısınır, ama bunların meydana gelmesinde onun hissesi çok azdır. Yaptığı tek şey “vereni kabul etmek” mânâsında güneşin ışığını almayı kabul etmektir. Bu ayna güneşe sırtını çevirdiğinde ise karanlıkta kalır, ışıktan mahrum kalma bir ademdir ve o ayna bu ademin, bu şerrin faili olur. İnsanın işlediği bütün hayırlar da kalbini ve

Devamı »