22 Yazı Mehmet Paksu

Yazar Profili »

Kudüs'e Yolculuk

Mayıs 2017, 485 39 Görüntülenme Eklenme Tarih: 16 Mayıs 2019 13:35 Mehmet Paksu

 

Önce Mescid-i Aksa. En uzaktaki yüce, gözde mescid, yer küreyi süsleyen ikinci cami. Hak dinin ilk kıblesi. Cinlere yaptırılan ilk mabed. Yüzbinlerce peygamberin, Peygamberimizin (asm) imamlığında buluştuğu ilk secdegâhımız. Efendimizin (asm) Miraca yücelirken uğradığı son dünya parçası.

143 dönümlük, etrafı surlarla çevrili, bahçesi ağaçlarla donanmış bir mekân Mescid-i Aksa…

Avlusu irili ufaklı kubbelerle bezenmiş, büyüklü küçüklü cami ve mescitlerle renklenmiş kulluk mahalli…

Üç bin sene önce Hz. Süleyman’ın yaptırdığı ilk mescid, bin üçyüz sene önce Halife Abdülmelik’in yaptırdığı muhteşem yeraltı mescidi, şimdi ibadete açık olan Cuma mescidi ve tarih boyu mukaddes olan “Muallak Taşın” (Sahra) üzerine bina edilen altın kubbeli, Abdülmelik bin Mervan’ın yaptırdığı, Kanuni Sultan Süleyman’ın çinilerle süslediği Kubbetü’s-Sahra Mescidi.

Kubbetü’s-Sahra’nın içine girince Peygamberimizin (asm) Miraca çıkarken ayağını bastığı mübarek taşı, taştaki ayağının izini ve bu taşın altına basamaklarla inilen 70 kişilik, manevi havasıyla insanın ruhunu okşayan bir zikir mekânı.

Bu mekâna girince Kâbe’nin içine girmiş gibi bir manevi hal yaşarsınız.

Buralarda adım atarken, oturup kalkarken, gezip dolaşırken dört bin sene öncesini hem fizik olarak, hem de mânâ olarak yaşarsınız. Hz. İbrahim’den Hz. İsa’ya ve Efendimize (asm) varan bütün peygamberlerle âdeta beraber olursunuz. Kur’ân kıssalarını, peygamberler tarihini sadece okumaz; görür, bizzat yaşar, heyecandan heyecana girer, üst üste şoklar geçirirsiniz; tatlı bir şok bu...

İki semavi dinin peygamberi Hz. Mûsa’nın hayatının büyük bir kısmı burada geçmiş; Hz. İsa burada doğmuş ve hayatı burada devam etmiş.

Üç dinin ilk mabetleri, mukaddes mekânları mevcut. Her üç dinin mensubu da burada iç içe yaşıyor. Din adamları hariç, çoğu zaman insanların birini diğerinden ayırt edemiyorsunuz.

Kudüs’ten sonra Halil şehri seferi.

Acılı, hicranlı, mağdur ve mazlum bir şehir. O nisbette mukaddes, mübarek, nurlu ve feyizli bir mekân: Halil Camii. Üç metre boyundaki peygamber sandukalarıyla süslenmiş bir cami. Hz. İbrahim ve Hz. Sâra. Hz. İshak ve Rıfka, Hz. Yakup ve hanımı, Hz. Yusuf aleyhisselâmlar...

Halil, Osmanlı tarihi boyu hacıların uğrak yeri, bazı rivayetlere göre Mekke ve Medine’den sonra gelen üçüncü Harem bölgesi.

Camiye girer girmez peygamberlerin arasında geziyorsunuz. Rüyada mısınız, hayal mi görüyorsunuz, yoksa gerçekten böyle bir yerde misiniz, orayı terk ettikten sonra fark ediyorsunuz olayın gerçek yüzünü... “Kemâ salleyte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîm”i okumaya devam edersiniz.

Öbür tarafta Hz. Mûsa’nın dağlar arasında çıplak bir tepenin üstünde kendi haline bırakılmış, sahipsiz bir külliyesi, mütevazı bir mescidin içindeki türbesi ve muazzam, heybetli sandukası. Ürperti içinde tatlı bir heyecan duyarsınız, ama içiniz “cızzz!” eder. Böyle mi görmeliydim seni ey koca peygamber? Ey Mûsa! Ama hemen yanındaki meyvelerini taşımakta güçlük çeken bereketli tek hurma ağacını görünce, rahmetin tecellisini müşahede edersiniz.

Erîha mı, Lût Gölü mü, Betlaham mi, oraları hiç sormayın, Filistin özerk bölgesi içler acısı... Maddi manevi dua isteyen bir parçamız, farkında olmadığımız, unuttuğumuz, unutturulduğumuz, ihmal ettiğimiz bir âzâmız. Sadece yâ Mâlike’l-Mülk dersiniz içinizden...

Aslında bu hal Kudüs için de geçerli, Halil için de geçerli, Mescid-i Aksa için de...

Ve Kudüs… Mimarisinin belirgin özelliği; eskiyle yeninin ve çok değişik üsluptaki dini ve sivil yapıların bir arada olmasıdır.

İslâm’la buluşuncaya kadar Kudüs birçok yıkılışlar, çöküşler yaşadı ve yaşıyor. İslâm’ın gelişiyle kıblegâhımız oldu. 620’de Peygamberimizin (asm) Miraca çıkmasıyla Mescid-i Aksa ve dolayısıyla Kudüs İslâm tarihinde önemli bir yer aldı.

Peygamber sallallahü aleyhi vesellem, Şeddad bin Evs’e şu müjdeyi vermişti:

“Dikkat edin, Şam fethedilecektir. Beytü’l-Makdis de fethedilecektir. İnşaallah sen ve çocukların orada imam (idareci) olacaksınız.” (el-Mufassal Fî Târihi’l-Kudüs, s. 84)

Hazret-i Ali Efendimiz de bu konuda şu teşvikte bulunmuştu:

“Beytü’l-Makdis, iskân edilecek ne güzel bir yerdir. Orada kalmak Allah yolunda cihat etmek gibidir. İnsanların üzerine öyle bir zaman gelecek ki, onlardan biri şöyle diyecektir: ‘Keşke Beytü’l-Makdis’in bir kerpicinde benim de bir saman çöpüm olsaydı.” (el-Mufassal Fî Târihi’l-Kudüs, s. 83)

Bu teşvikler Kudüs’ün fethiyle sonuçlandı.

Kudüs’ün anahtarlarını teslim alan Emîrü’l-mü’minîn Ömer bin Hattab Kudüs halkına bir emanname verdi. Bu belge İslâm’ın, insan haklarına getirdiği yeni bir söylemdi:

Bu emannameden birkaç cümle bile yeterli mesajı veriyordu.

“Bu ahit Allah’ın kulu, Mü’minlerin Emîri Ömer bin Hattab’ın İliya (Kudüs) halkına verdiği ve suçlu suçsuz ayırımı olmadan canları, malları, kiliseleri ve haçları güvencede olduğuna dair bir ahittir.

Kiliselerin mal varlıklarından, içinde bulunan haçlardan (ibadet ile ilgili sembollerden) herhangi bir şey alınmayacaktır.

Burada bulunanlar dinleri konusunda aşağılanmayacak ve hiçbirisine zarar verilmeyecektir.

Ancak Kudüs’ün halihazırdaki sakinlerinin dışında burada Yahudi nüfus iskân olmayacaktır.

Kudüs’te kalmak isteyenlerin de canları ve malları koruma altındadır. Ancak kendileri Kudüs halkının tâbi olduğu üzere cizye ödemek ile yükümlüdürler.

Cizye ödemekle yükümlü olan kimselerin bu yükümlülüklerini yerine getirdikleri müddetçe yukarıda belirtilen güvence ve hakları Allah’ın, Peygamberinin ve onun halifelerinin ve mü’minlerin zimmeti ve teminatı altındadır.”

Haçlıların yüz yıllık tahribatından sonra Eyyubiler, Selçuklular ve Osmanlılar döneminde Hz. Ömer’in bu emannamesindeki maddelere hakkıyla sadık kalındı.

Ama 1917’de Osmanlı çekildikten sonra Kudüs yaban ellere geçti. 1948’den sonra da İsrail’e peşkeş çekildi. Filistinli yerli halk yerlerinden yurtlarından edildi, kalanların önüne kilometrelerce duvar örüldü. Müslüman kardeşlerimiz bütün hayatî haklarından mahrum bırakıldılar. Yüzbinlerce Filistinli şehid edildi ve ediliyor.

Haçlıların ve yahudilerin türlü oyunlarıyla, milyarları bulan nüfuslarına rağmen Müslümanlar, vatanları olan bu topraklara sadece seyirci bırakıldılar. Sahip çıkılamadığı için 850 sene önce Endülüs gibi, 70 yıldır da Kudüs ve Filistin toprakları Batılı işgal güçlerinin zulmü altında inliyor.

Bunun için Müslümanlar her alanda güçlenmeli, bu mekânlara seyahat etmeli, mümkünse hicret yollarını aramalı, kucaklamaya çalışmalıdır.

 

 


Mayıs 2017, 485 Sayısı Tüm Yazıları


YAZARIN DİĞER YAZILARI

Fani Aşk Baki Aşka Nasıl Dönüşür?

Hasretin, ayrılıkların, özlemlerin, hüznün ve gönül yakan ağıtların ifadesi olan aşk mı; yoksa kalıcı olan, sonsuza ulaştıran aşk mı?

Devamı »

Allah (cc) Her Duayı Kabul Eder mi?

Devamı »

Baharın Şirin Yüzü

Şubat, mart derken mayıs gelir, takip etmeye bile fırsat bulamadan dünya değişir, âlem başkalaşır, kâinat bayrama hazırlanır...

Devamı »

''Peygamberin Oğlu İmansız Olur mu?''

İnsan, iradesiyle iman veya inkârdan hangisini tercih ederse, Cenab-ı Hak, ona o yolda gitmesi için imkân verir. Tercihini yaptığı ve kararı kendisi verdiği için sorumluluğu da o insanın kendisine aittir.

Devamı »