23 Yazı Senai Demirci

Yazar Profili »

Güzler Yalan Söylemez

Ekim 2019, 514 381 Görüntülenme Eklenme Tarih: 20 Eylül 2019 18:53 Senai Demirci

 

oysa ben akşam olmuşum

yapraklarım dökülüyor

usul usul

adım sonbahar

-Attila İlhan

 

Ayaklarımın altında çıtırtılar. Attığım her adım içimde uçurumlar açıyor. Unuttuğum vedaların ince sızıları uyanıyor. Yürüdükçe, ayrılıkların kıyısına savruluyor kalbim. Hüznün avuçlarında titriyor kanadı kırık hasretlerim.

Yüz üstü düşmüş gibi ümitlerim. Dizleri bükülmüş tesellilerin. Ağrısı artıyor saf çelişkilerin. Kabuğu kalkıyor eski yaraların. Kan kokulu kıyametlerin beşiğinde ağlıyor yakınlıklar. Yakamı çekiştiriyor zevaller. Bileğime vuruyor terk edişler. Ufkumu kaplıyor sarı solgun tükenişler.

Güz bahçesinde yürüyorum. Gözü yaşlı vedalara renk arıyor gözlerim. Ölüme seve seve razı oluşun sözsüz destanını okumaya çalışıyorum. Bu dünyadan göçüşe kelime arıyorum. Yavaşça canlanan ayrılık rüzgârına sıfatlar bulmaya çalışıyorum. Dağılıyor kelimeler. Sıfatlar kırılıyor gerçeğin aynasında. Altın renkli dallarda ölümlülüğün rengi tebessüm ediyor. Veda ederken alev kızılı çiçeklere dönen yapraklarda ölüm sonrasında saklı güzelliğin tonunu arıyorum.

Güz bahçesinde yürüyorum. Kaderimi adımlıyorum. Dünyanın kırılgan yüzüne tutuyorum yüzümü. Eşyanın fenası, sevmelerin cefası kan sızısı olup yürüyor içime. Açıldıkça açılıyor mesafeler. Çözülüyor yakınlıklar. İpi kopmuş uçurtma gibi elimden kayıyor özlemler.

Toprak hiç bu kadar toprak gözükmemişti gözlerime. Kabir oluvermiş hepten. Bastığım her yer ölüm. Ayakucuna dokunuyorum hüzünlerin. Hüzzam bir bakışın kuşatması altındayım. Kaçıramıyorum gözlerimi kederli renklerden. Kaçtığım gerçeğe sobeleniyorum. Köşe bucak saklandığım acıyı boynumda asılı buluyorum.

Sanki bir veda şiirinin içine yürüyorum. Her yaprak sancılı bir hece. Kendilerine kırılmış gibi dallar. Her yamaç bir mısra çıplaklığında; ağlıyor mu ne? Yâre yakılmış bir türkünün dumanını üflüyor rüzgâr. Yağmur damlaları uzak ümitlerin fısıltısını vuruyor alnıma. Çocukluğum gibi yetimlik kokuyor düşen yapraklar. Soğuk ayrılıklar dokunuyor özlemlerimin küflü gövdesine. Kalbimin taraçalarına sarı kanatlı melekler konuyor.

Yürüyorum. Şiirce. Şiire. Şiirin en kırılgan parçası nefeslerim. Düşenlerin ardı sıra düşe düşüyor gerçeğim. Varlığım hüznün avuçlarında güz sarısına boyanıyor. Bir “âh!” sedasında tükeniyor biriktirdiklerim. “Eyvah!”ların kucağına dökülüyor altın sarısı gururum. Toz kanatlı bir kelebekmiş meğer huzurum. Yürüdükçe tükeniyorum. Uçuşuyor garanti diye yanıma yığdıklarım. Kirpik uçlarımdan acıyla dökülüyor neşeli beklentilerim.

Usul usul gerçekleşen tükenişimin aceleci haberine dönüyor sonbahar. Hayatın kadranında akrep misali nefeslerim. Çoğaldıkça eskitiyor beni. Eksiltiyor bedenimi. Epriyor tenim. Eriyor ayağımın altında zemin. Uzaklaşıyor yakın bildiklerim. Bağbozumu ertesindeyim.

Nergislerin aynaları kırıldı. Leylakların gündoğumu ürperişleri eskidi. Zambakların ak elli güzelliği gözden düştü. Rüzgârın çiçek tozlarını emziren merhameti kurudu. Kuş seslerinin neşesi uzaklaştı. Anne şefkati kokan yaprakların yeşili söndü. Ayrılığın gülkurusu tonu sardı âlemi. Güvercinlerin sevinçli kanat vuruşu geçti menekşelerden. Kırlangıçların diriliş dansı kırıldı. Derelerde ak köpüklü sızısı başladı. Ağaç gövdelerinin tutunduğu can sırrı göçtü.

Bir ömürlük rüyanın kozasını yırtıyor vaktin yumuşak tırnakları. Gerçeğin buzdan kılıçları dövüyor göğsümü. Ayaklarımın altında toprak; çekiyor beni içine. Öldüresiye. Ölümle yüzleşesiye.

Dediğince şairin: “oysa ben akşam olmuşum/yapraklarım dökülüyor/usul usul/adım sonbahar.” Yüzüm güz rengidir benim. Avuçlarımda şeffaf kelebekler gibi çırpınmada hüzün.

Sağıma bakıyorum; sevdiklerimi benden almış acılı bir geçmiş uzanıyor. Artık “dün” olmuş neşeli “bugün”lerin günah yükü omuzlarımda. Geri dönüp yeniden yaşayamam. Düzeltemem geçmişin hatalarını. Lezzetleri gitmiş, elemleri kalmış eskittiklerimin. Gülen yüzleri solmuş eksilttiklerimin. Bir zamanlar tutunduğum ne varsa, toprak altına girmiş. Çaresizim.

Soluma bakıyorum; bahar neşesiyle karşıladığım hayatın güzüne girmişim çoktan. “Ahiretli tanıdıklarım”ın sayısı giderek artıyor. Kimi mezar taşlarıyla akrabayım artık. Yakınım olmuş ölüm. Kalbimin yarısı öte tarafta. Çoğu gitmiş ömrün, azı kalmış. Sonumu görüyorum “yarın”lardan birinde. Yarını olmayan bir “bugün”üm olacak benim de. Dün ettiğim her bugün, bir gün daha yaklaştırıyor beni yarınsız güne. Sıradan bir yarın beklerken başkalarını, ben uzaklaşacağım neşeli köşelerden o son “bugün”de.  Şehrin yakasından düşeceğim sessizce. Yokluğum kanıksanacak. Eksikliğim kimseyi rahatsız etmeyecek. Hiç yaşamamışım gibi bıraktığım boşluklar kapatılacak. Susacağım hepten ve kimse konuşmamı gerekli görmeyecek. Silinecek hatırım yeryüzünden.

Bugünüme bakıyorum. Dünün hüznü ve geleceğin korkusu arasında titremede… İki yakasından da yırtılıyor habire. Yitirdiklerimin acısıyla sarsılıyor gün. Yitirecek olmanın korkusuyla ağlıyorum akşamın eşiğinde. Daralıyor bugünün vaad ettikleri. Sığlaşıyor lezzetleri. Yavanlaşıyor hazları. Kalbin kanatları an’ın duvarlarına vura vura kırılıyor. Adamakıllı bir sevda sığmıyor şimdiye. Şöyle derin bir nefes alıp bağdaş kuramıyor insan an’ın otağına. Gelgitler içinde çalkanıyor huzur. Bulanıyor mutluluklar. Yüzü kırışıyor buluşmaların. Yırtılıyor yakınlıklar…

Güz rengiymiş meğer ömür. Dünya hepten kuru dal ucu. Bense zamanın rüzgârıyla düştü düşecek bir yaprak. Titreyişim ondan. Yokuş aşağı akışı kanımın ondan. Ellerimin ellerimden düşüşü ondan. Üşümesi kalbimin ondan.

Elbette ki her insan kendi sancısından bir İsa hakikati doğuracak. Meryem’in sancısına ısrarla şahit tutulmamızın hikmeti ne ola ki? Herkes kendine Meryem. Meryem herkesin varoluş sancısına sembol: “Ah n’olaydım da unutulanlardan olaydım, unutulduğu da unutulanlardan…” demiyor mu insan, yaşama sancısı asılınca boynuna.

Ömrümün güzünde iyice ruhuma işleyen bu sancının beni yeniden doğurmasını umuyorum. Usaremin posamdan ayrılmasını bekliyorum. Cevherim açığa çıksın diye acının potasında tutuluyorum. Belli ki beni benden çok etmek istiyor Sahibim.

Benim olmadığım, adımın anılmadığı, yokluğumun yokluk sayılmadığı, yüzümün özlenmediği, sesime kulak verilmediği önceki zamanlarda, evvelki yüzyıllarda beni “bekleyen” Biri olmalı. Herkes vazgeçilir bilirken beni, yokluğuma çoktan razı iken, “Sensiz olmaz!” diye, kaderimi başlatan, beni bana sürpriz eden bir Sahibim olmalı. Ben bile yokluğumun farkında değilken, değil insan olmayı, taş olarak olsun var olmayı isteyemez halde iken, benim varlığımı takdir eden bir Kadir olmalı. Merhametiyle beni görünmeye değer görmüş olmalı; öyle eşsiz bir şefkat sahibi ki, yokluğumu herkesten önce, herkesten çok “dert edinmiş” olmalı. Başka herkes bana ancak var olduktan sonra şefkat ederken, yokluğumda bile bana acıyan, şefkat ettiği için beni var kılan bir Rahman olmalı. Beni var etmekle kalmayıp varlığımı yokluklardan kollayan, ayrılıklardan uzak tutan, bana sonsuzluk vaad eden bir Rahim… Olmalı.

Ve benden sonraki vakitlerde… Yokluğumun herkesçe kanıksanacağı yıllarda. Yüzyıllarda. Bir odada ağırlanmaya değer görülmediğim, bir kapı ardında yolumu gözleyenin kalmadığı yarınlarda, benim yokluğuma “alışmayan”,  beni yeni baştan var edecek kadar yakını bilen Biri olmalı. Benden sonrasında da beni bekliyor, beni biliyor olmalı. Öldüm diye beni unutanlardan olmamalı. Âhir olmalı bana. Varis olmalı geride bıraktıklarıma. Yerimin başka şeylerle doldurulmasına razı olmamalı; Hakîm olmalı. Unutuluşuma, yok sayılışıma, hiç var olmamış gibi gözden çıkarılışıma karşı durmalı. Yeni baştan insan kılmaya değer görüyor olmalı beni. Kurumuş, toz olmuş kemiklerimi bile yeniden dirilişime bahane ediyor olmalı. Ebedi diriliğime başlangıç etmeli başkalarının gözündeki önemsizliğimi, yokluğumu, hiçliğimi… İşitiyor olmalı kalbimin sonsuzluk duasını. Biliyor olmalı içimin içinde közlenen cennet arzumu… Görüyor olmalı O’nsuz edemeyeceğimi. Yakınlıklarımı devamlı kılmalı. Tanışıklıklarımı, sevmelerimi ciddiye almalı. Sevdalarımın karşılığını sunmalı bana… Ruhumun arayışlarını, duygularımın açlıklarını bir tatlı mukabele ile tatmin etmeli, doyurmalı… Allah olmalı. İllâ Allah.

Böyle böyle sonbaharın gafletimi soyduğu şu halden bana son/suz baharın kapısını araladı Rabb-i Rahim. Ayrılık kokusuyla, uzaklık korkusuyla gururumun kabuklarını soyarken, bana sombahar sundu Kadir-i Rahim…

 

 



YAZARIN DİĞER YAZILARI

İki Ağaç

Fotoblog

Devamı »

Analar ve Anlar

Fotoblog

Devamı »

Ey Aşk

Ferhat’ın yoluna çıkan dağın adı unutuldu. Şirin’i hapseden zindanların duvarları çoktan toz oldu. Ferhat’ın Şirin’e aşkı dillerin ucunda sımsıcak konuşuyor, kalplerin taraçalarında terütaze nefes alıp veriyor. Dağ yıkıldı, duvarlar unutuldu, araya girip ayıranların isimleri anılmadı; ancak Ferhat’ın kalbinde olan, Şirin’in ruhunda gezinen aşk dağ gibi dimdik ayakta duruyor, yamaçlarını süsleyen pınarlardan nice dudak hâlâ daha ab-ı hayat içiyor...

Devamı »

Duha: Sessizliğin Kalbi

Bir insan “Duhâ”yı nasıl okur? Hem sadece insan mı okur Duhâ’yı? Mesela susuzluktan kurumuş bir çiçek de okumaz mı Duhâ’yı…

Devamı »