48 Yazı Ayten Yadigâr

Yazar Profili »

15 Temmuz'un Ardından

Eylül 2016, 477 30 Görüntülenme Eklenme Tarih: 12 Ocak 2020 19:27 Ayten Yadigâr

 

Bize bilmediklerimizi öğreten, bize bizi tanıtan, bize bizi bırakmayan Allah’ım…

“Vatan sağ olsun”… Memleketimizin başına on yıllardır bela olan terör eylemlerinde şehit düşenlerin ardından kaç kereler duymuşuzdur bu cümleyi kim bilir. Zamanla da bu sözü böyle durumlarla karşılaşıldığında dilden dökülen klişe bir ifade gibi algılar hale gelmişiz. Büyük bir acının ardından bir teselli ararken tutunduğumuz bir ifade gibi bakmışız mesela. Oysa bu sözün ne anlama geldiğini, bize ne anlattığını 15 Temmuz gecesi ve sonrasında yaşananlarla bildik Allah’ım… Can gider, canlar gider ama vatan gitmesin, vatan sağ olsun ki diğer tüm canların istikbal ve istiklali böylece teminat altına alınmış olsun.

Biz bu dünyaya Allah’tan başka ilah yoktur kutlu sözünün şahitleri olmak için gelmiştik, zaman ve mekân da bize şahitti. Şahitlerimden biriydin Boğaziçi Köprüsü… Zafer Dergisi vesilesiyle akleden kalbimle tanıştığım ve bazen saatler süren okul yolculuklarını benim için katlanılır hale getiren gençliğimin tefekkür hattı… Sen nelere şahit oldun 15 Temmuz gecesi ve sabahı… Kendisine doğrultulan silahlara karşı sade bedeniyle yürüyen, tankların önüne duran, havadan yağan ölüme meydan okuyan ve böylece şahadete koşan yürekli insanlarımız. Kadın, erkek, genç, yaşlı her düşünceden her görüşten… Onlar şehit oldular sen onların şahidi oldun ve yeni isminle şahitliğin geleceğe de uzanacak…

Biz post modern zamanların insanlarıyız diyorduk… Kaygan bir zeminde inanç ve değerler dâhil pek çok şeyin göreceleştiği, zihinlerin karmakarışık olduğu, kalplerin itminan bulamadığı bir zaman dilimiydi bu. Dünyevileşme ve değersizleştirmenin pençesinde oradan oraya savruluşlara tanık olmak ne kadar ıstırap vericiydi. Nereye kadar böyle gider diyorduk. Oysa o gecede öğrendik ki bizim sabitelerimiz varmış hala. İnsanımızı ayakta ve diri tutan ve onlarsız olmaz dediği, vazgeçmediği… İman, vatan, ezan, bayrak, onur, haysiyet… “Bu milletin külünü üfleseniz altından iman çıkar” sözü ete kemiğe bürünmüş oluyordu böylece. Çanakkale destanına sık sık atıfta bulunuluyor o geceye dair değerlendirilmeler yapılırken. Ağustos başlarında bir vesile Vatan caddesindeki Emniyet binasının önünden geçerken tıpkı Çanakkale’de 57. Alay şehitliğini ziyaretim sırasında yaşadığım yürek sarsıntısı ve coşku hali, sanki mekânların şahitliği dersini verir gibiydi.

Küreselleşme sürecinde değişen zaman ve mekân algısı nedeniyle önemsizleşen aidiyet duygularından da bahsediyorduk. Hız ve haz çağında bir vatan toprağına bağlanmak, kendini bir coğrafyaya ait hissetmek gibi duyguların zayıfladığı (İngilizcesi “deterritorialization”) ve dünya vatandaşlığı/küresel vatandaş gibi güya özgürleştirici bir kimlikle geleceğin şekilleneceği düşünülüyordu. Oysa özgürlüğün simgesi bayrağımızın dalgalandığı vatan coğrafyasının pek çok şeyden daha önemli ve elzem olduğunu ve bu uğurda her türlü fedakârlığı yapacak insanların var olduğu, o gecenin derslerinden biriydi bizim için.

 

Kur’an kıssaları ile bize her çağda insanlığın tecrübe edeceği örnek olaylar eşliğinde nice dersler vermekte olduğunu ve bu dünya hayatında payımıza düşen ne ise onu yaşayacağımız dersini de aldık Allah’ım.

Habil ve Kabil kıssası ışığında varoluştan beri asıl mücadelenin Hak ve adalet taraftarı vicdan sahipleri ile bâtıl ve zulümden yana saf tutan vicdansızlar arasında olduğunun dersiydi derslerden biri. İnsanoğluna en büyük emanetin olan ve insanı insan eden iradenin başkalarına devredildiği takdirde nasıl insanlıktan çıkıldığına ve bu gibilerin “gözleri vardır ama görmezler, kulakları vardır ama işitmezler, kalpleri vardır ama hissetmezler” güruhu haline geldiklerine şahit olduk Allah’ım.

Kıssadan hisse almak deyince Hz. İbrahim (as) gelir aklımıza. Hani yolundan dönmeyince ateşlerde yakmak istedikleri ancak ateşin senin emrinle kendisi için “serin ve selamet” olup bir gül bahçesine dönüştüğü kıssa. Yürekleri titreten bu kıssayı her okuduğumuzda Hz. İbrahim’in kayıtsız şartsız imanına ve Sana teslimiyetine bir kez daha hayran olurduk.

Masum mazlum demeden bu toprağın insanlarını ateşler sarsın isteyenler oldu. Belki başka vesilelerle “Kaderin üstünde bir kader vardır” demekteydik sık sık. Bu mısranın nice temiz dilden ve gönülden döküldüğünde dua niyetine katına yükseldiğini bildik başımıza gelenlerden…

Yer ve göklerin orduları elinde olan Allah’ım! Sen bizi bize bırakmadın çok şükür. Aziz vatan toprağını cehenneme çevirmek isteyen hainlere karşı milletimiz sırf imanından kuvvet alarak ve sana dayanarak gül bahçesine girer gibi tattılar şehadeti. O evlerine yüreklerine ateşler salınsın istenen milyonlar da 15 Temmuz gecesinde yaşadığımız o kâbustan haftalar sonra İslam’ın aziz şehri İstanbul’da bir meydanda tek yürek halinde toplanarak ellerindeki al bayraklarla meydanı bir gül bahçesine çevirdiler adeta. Koca bir meydan gül bahçesine,  gelincik tarlasına dönüştü ve şahitlerden bir şahit daha kervana katılmış oldu.

 

“Çöl ve Ormanın İşbirliğinden Hayat Dersleri” başlığıyla yayımlanan yazımızdan alıntıyla bağlayalım sözü. “Hayatı kadim medeniyet kodlarımızdan hareketle okumayı bırakalı, daha bencil, daha hırslı, çok çabuk ötekileştiren ve kendimize reva görmediğimizi başkaları için düşünebilen, isteyebilen insanlar haline geldiğimizin farkında mıyız? Mesela “Siz ancak içinizdeki güçsüzler sayesinde yardım görüyor ve rızıklandırılıyorsunuz” ve “Süt emen bebekler, beli bükülmüş yaşlılar ve otlayan hayvanlar olmasaydı üzerinize azap sel gibi gelirdi” şeklinde bize ulaşan prensipler ışığında şekillenen hayat tasavvurumuz bize maddi kaygılardan bağımsız olarak mazlumlara, ihtiyaç sahiplerine sahip çıkmayı salık vermekte. Çağımızın tüketim toplumu kriterleri dâhilinde yük veya sorun addedilebilecek kesimlerinden bahisle bize bir şeyler söylemekte.

Küreselleşen ve değişim rüzgârlarının dinmediği, taşların bir türlü yerine oturmadığı zor bir coğrafyada ülkemizin bölge mazlumlarına kucak açma, el uzatma, yaralarına merhem olma çabalarının bu minvalde değerlendirilmesi bizi farklı bir duruş ve tutuma sevk edecektir şüphesiz. Her şeyden önce insan olma sorumluluğumuz bunu gerektiriyor. Bu şefkat ve merhamet teşebbüslerine karşılık edilen dualar bir yana sözle ifade edilmese bile mazlumların lisan-ı hâl ile izhar ettikleri şükran hisleri ve yaralı yüreklere kondurulan sevinçler, şu zor zamanda nice bilinmeyen belalara kalkan olmaktadır belki de, kim bilir?”

Kim bilir demiştik o zaman. Bu sorunun cevabı aslında yazının içeriğinde mevcuttu. Yine de bilmenin kademeleri var malûmunuz. İlmel yakîn, aynel yakîn, hakkal yakîn… Her şeyi yaratan, ilmi sonsuz olan ve her şeyi lâyığı ile bilen ancak Sensin Allah’ım. Biz ise 15 Temmuz gecesini tecrübe ettikten sonra o geceki şahitliğimize dayanarak diyoruz ki; bildirdin Allah’ım, bildik Allah’ım.

Şehitlerimize rahmet, gazilerimize şifa, milletimize birlik, dirlik ve beraberlik duasıyla.

 

 



YAZARIN DİĞER YAZILARI

Unuttuklarımız ve Hayata Yansımaları

Huzurda olduğumuzu unuttuğumuz içindir, bunca huzursuzluğumuz...

Devamı »

Kış Düşünceleri

Televizyon günümüzde sadece vakit geçirmeye yarayan bir araç haline gelmişse de farklı dünyaları ayağımıza getirmesi açısından hala önemli bir işleve sahip.

Devamı »

Mus'ab'ın (ra) İzini Sürmek

Bir kutlu neslin yaşadıklarına tanıklık etti yeryüzü. Onlar bir şefkat peygamberinin eline tutunarak cahilliye karanlıklarından nura çıkarıldılar. Kolay bir çıkış süreci değildi söz konusu olan. Çünkü Allah Rasulü’nün (sav) tebliğine uyup “Biz Müslüman olduk” dedikten sonra artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını biliyorlardı.

Devamı »

Aile: Rakamlardan Fazlası... Bu Dünyadan Ötesi...

Bir zamanlar beyaz gelinliğinin kefeni olduğu hatırlatılarak baba ocağından yeni yuvasına uğurlanırdı gelinlerimiz. Bir hayatı paylaşmak üzere yola çıkılırken ölüm ve ötesine uzanan bir ufuk sahibi olmanın geleneğimize yansıyan yüzüydü belki de bu seremoni. Şimdilerde ise her şeyin gündelik hesap sığlığına çekildiği ve aile kurmak gibi uzun soluklu bir koşunun bile kısa sürede sonlandırılmasının tercih edildiği zamanlardayız.

Devamı »