ARAMA SAYFASI

Ahiretin İki Yolu

Bütün işlerimizin önü cennet, altı cehennem gibi.

 

Fatiha Suresi’ni okuduğumuzda, sırat-ı mustakim üzere olmak ve sapık fırkalardan olmamak için dua ederiz. Sırat-ı mustakim, istikametli yol, hak olan yol, Cennet yolu demektir.

 

SIRAT-I MÜSTAKİM “Peygamberlerin, sıddıkların, şehitlerin ve salihlerin yolu” (Nisa Sûresi, 69) olarak tarif edilir.

İstikamet için de, “orta yol, dosdoğru yol, pürüzsüz yol, adalet” gibi değişik ama birbirine yakın tarifler getirilmiş. Bu yolu Kur’ân-ı Kerîm, “Göklerde ve yerde olan her şeyin kendisine ait olduğu Allah’ın yolu” olarak izah eder. Ve bu yol cennete çıkar. (Şûra Sûresi, 53)

Mü’minler her namazın bütün rekâtlarında Fatiha-yı Şerifeyi okurlar ve Allah’tan sırat-ı müstakime hidayet isterler. Bu yolu istikametle tamamlayanlar eşsiz saadet yurdu olan cennete varırlar.

Biz Rabbimizden sırat-ı müstakime hidayetimizi dilemekle, bu dünyada ömrümüzü istikamet çizgisinde geçirmeyi, yâni kıldan ince, kılıçtan keskin olan sırat köprüsünü bu dünyada geçmeyi istemiş oluyoruz. Gerçekten de bu dünyada bütün işlerimizi, sözlerimizi, hallerimizi istikamet çizgisinde tutabilmemiz oldukça zor. Ama bu ince ve keskin yolu aşırılıklara sapmadan tamamlamadıkça da âhirette sıratı geçmemiz mümkün değil...

Sırat, cehennem üzerinde kurulmuş. Bizim bütün işlerimizin de önü cennet, altı cehennem gibi. Hangi işimizi Allah’ın rıza çizgisinden saparak işlesek, günaha girmiş, isyana düşmüş oluruz. Bunlar ise dünyada cehennem habercileridir.

İstikamet, rıza beldesine götürür. Gerçek lezzet ve saadetin o ebedî yurduna ulaştırır.

Münkir yahut müşrik olma tehlikelerinden kurtulup Allah’a iman eden bir kalb istikamete ermiştir.

Bir de kalbteki imanın istikameti var. Bu da ehl-i sünnet itikadına aynen uymasıyla mümkün.

İşârât-ül İ’caz’da sırat-ı müstakim için, insan ruhundaki bütün kuvvelerin, duyuların ve hislerin, ifrat ve tefritten kurtulmasıyla insanın istikametli bir mümin olacağı ifade edilir.

 

Diğer yol: sapık fırkalar, bâtıl itikat mezhepleri

 

Dalâlet, “doğru yoldan sapma, haktan ayrılma, istikameti terk etme sapıklık” gibi manalara geliyor. Bu yolda gidenlere ise “ehl-i dalâlet” deniliyor.

Fatiha Sûresi, “Bizi gazabına uğramış olanların (mağdup) ve dalâlete düşenlerin (dallîn) yoluna değil, sırat-ı müstakime hidayet et” duasıyla son bulur.

Tefsir âlimleri, dallîn güruhuna Hıristiyanları, mağdup grubuna ise Yahudileri misâl verirler. Bunlar sadece birer misâldirler; yoksa, bu fırkalar sadece bu iki zümreye mahsus değildir.

Yahudiler Tevrat’ı tahrif ettikleri ve peygamberlerini öldürdükleri için Allah’ın gazabına lâyık olmuşlardır. Hıristiyanlar ise, üç ilâh safsatasını kabul etmekle hakikatten sapmış, tevhit inancından ayrılmış ve dalâlete düşmüşlerdir.

Kelime manasıyla bakıldığında, yanlış yola giren dallînler de mağdupturlar, yani Allah’ın gazabına uğrayan zümredendirler.

Aynı şekilde, ahlâkî yönden dejenereye uğramış azgın kavimler de dalâlet üzeredirler ve Allah’ın gazabına uğrayacaklardır.

Her ikisinin ortak özelliği, istikametten sapmaları, Allah’ın kahrına lâyık kimseler olmaları... Ama, birinci grupta azgınlık daha hâkimdir, ikincisinde ise sapkınlık…

İman en büyük hidayet... Bunun zıddı ise küfür... O halde, dalâlet denilince öncelikle küfür anlaşılacaktır. Küfür, iman yolundan sapma demektir.

“Kim imanla küfrü değiştirirse, şüphesiz dosdoğru yoldan sapmış olur.” (Bakara Suresi, 108)

Tevhit, yani Allah’ı bir bilmek de başlı başına bir hidayettir. Öyle ise şirk yolu da dalâlet yoludur.

Şu âyet-i kerimede de “dalâlet,” şirke düşmek manasında kullanılmıştır:

“Allah’a ortak koşan kimse, şüphesiz derin bir sapıklığa düşmüştür.” (Nisa Suresi, 116)

Ahlâk kavramını çiğneyip, hayvan gibi sadece şehvet peşinde koşmak da doğru yoldan bir sapmadır.

Ahlâk, hidayet yoludur; edepsizlik ise her neviyle dalâlettir.