119 Yazı Prof. Dr. Alaaddin Başar

Yazar Profili »

Ahiretin İki Yolu

Ekim 2016, 478 253 Görüntülenme Eklenme Tarih: 12 Ocak 2020 21:37 Prof. Dr. Alaaddin Başar

 

Fatiha Suresi’ni okuduğumuzda, sırat-ı mustakim üzere olmak ve sapık fırkalardan olmamak için dua ederiz. Sırat-ı mustakim, istikametli yol, hak olan yol, Cennet yolu demektir.

 

SIRAT-I MÜSTAKİM “Peygamberlerin, sıddıkların, şehitlerin ve salihlerin yolu” (Nisa Sûresi, 69) olarak tarif edilir.

İstikamet için de, “orta yol, dosdoğru yol, pürüzsüz yol, adalet” gibi değişik ama birbirine yakın tarifler getirilmiş. Bu yolu Kur’ân-ı Kerîm, “Göklerde ve yerde olan her şeyin kendisine ait olduğu Allah’ın yolu” olarak izah eder. Ve bu yol cennete çıkar. (Şûra Sûresi, 53)

Mü’minler her namazın bütün rekâtlarında Fatiha-yı Şerifeyi okurlar ve Allah’tan sırat-ı müstakime hidayet isterler. Bu yolu istikametle tamamlayanlar eşsiz saadet yurdu olan cennete varırlar.

Biz Rabbimizden sırat-ı müstakime hidayetimizi dilemekle, bu dünyada ömrümüzü istikamet çizgisinde geçirmeyi, yâni kıldan ince, kılıçtan keskin olan sırat köprüsünü bu dünyada geçmeyi istemiş oluyoruz. Gerçekten de bu dünyada bütün işlerimizi, sözlerimizi, hallerimizi istikamet çizgisinde tutabilmemiz oldukça zor. Ama bu ince ve keskin yolu aşırılıklara sapmadan tamamlamadıkça da âhirette sıratı geçmemiz mümkün değil...

Sırat, cehennem üzerinde kurulmuş. Bizim bütün işlerimizin de önü cennet, altı cehennem gibi. Hangi işimizi Allah’ın rıza çizgisinden saparak işlesek, günaha girmiş, isyana düşmüş oluruz. Bunlar ise dünyada cehennem habercileridir.

İstikamet, rıza beldesine götürür. Gerçek lezzet ve saadetin o ebedî yurduna ulaştırır.

Münkir yahut müşrik olma tehlikelerinden kurtulup Allah’a iman eden bir kalb istikamete ermiştir.

Bir de kalbteki imanın istikameti var. Bu da ehl-i sünnet itikadına aynen uymasıyla mümkün.

İşârât-ül İ’caz’da sırat-ı müstakim için, insan ruhundaki bütün kuvvelerin, duyuların ve hislerin, ifrat ve tefritten kurtulmasıyla insanın istikametli bir mümin olacağı ifade edilir.

 

Diğer yol: sapık fırkalar, bâtıl itikat mezhepleri

 

Dalâlet, “doğru yoldan sapma, haktan ayrılma, istikameti terk etme sapıklık” gibi manalara geliyor. Bu yolda gidenlere ise “ehl-i dalâlet” deniliyor.

Fatiha Sûresi, “Bizi gazabına uğramış olanların (mağdup) ve dalâlete düşenlerin (dallîn) yoluna değil, sırat-ı müstakime hidayet et” duasıyla son bulur.

Tefsir âlimleri, dallîn güruhuna Hıristiyanları, mağdup grubuna ise Yahudileri misâl verirler. Bunlar sadece birer misâldirler; yoksa, bu fırkalar sadece bu iki zümreye mahsus değildir.

Yahudiler Tevrat’ı tahrif ettikleri ve peygamberlerini öldürdükleri için Allah’ın gazabına lâyık olmuşlardır. Hıristiyanlar ise, üç ilâh safsatasını kabul etmekle hakikatten sapmış, tevhit inancından ayrılmış ve dalâlete düşmüşlerdir.

Kelime manasıyla bakıldığında, yanlış yola giren dallînler de mağdupturlar, yani Allah’ın gazabına uğrayan zümredendirler.

Aynı şekilde, ahlâkî yönden dejenereye uğramış azgın kavimler de dalâlet üzeredirler ve Allah’ın gazabına uğrayacaklardır.

Her ikisinin ortak özelliği, istikametten sapmaları, Allah’ın kahrına lâyık kimseler olmaları... Ama, birinci grupta azgınlık daha hâkimdir, ikincisinde ise sapkınlık…

İman en büyük hidayet... Bunun zıddı ise küfür... O halde, dalâlet denilince öncelikle küfür anlaşılacaktır. Küfür, iman yolundan sapma demektir.

“Kim imanla küfrü değiştirirse, şüphesiz dosdoğru yoldan sapmış olur.” (Bakara Suresi, 108)

Tevhit, yani Allah’ı bir bilmek de başlı başına bir hidayettir. Öyle ise şirk yolu da dalâlet yoludur.

Şu âyet-i kerimede de “dalâlet,” şirke düşmek manasında kullanılmıştır:

“Allah’a ortak koşan kimse, şüphesiz derin bir sapıklığa düşmüştür.” (Nisa Suresi, 116)

Ahlâk kavramını çiğneyip, hayvan gibi sadece şehvet peşinde koşmak da doğru yoldan bir sapmadır.

Ahlâk, hidayet yoludur; edepsizlik ise her neviyle dalâlettir.

 

 



YAZARIN DİĞER YAZILARI

Ahlâk-ı İlâhiye / Allah'ın Razı Olduğu Ahlâk

Ahlâk-ı İlâhiye, “Allah’ın razı olduğu ahlâk” yani “Kur’ân ahlâkı” demektir. Bütün sıfatlarını, kabiliyetlerini ve duygularını Allah’ın razı olduğu şekilde kullanan insan, ahlâk-ı İlâhiye sahibi olur. Bunun ana maddeleri “iman, salih amel, takva ve güzel ahlak”tır. Bunlara sahip olan bir kul, bu dünyada bir nevi cennet hayatı yaşadığı gibi, ahirette de ebedî sadete mazhar olur.

Devamı »

Kalp Aynanız Nasıl? / Nefisle Boyanmak

İnsanların Allah’ı tanımada en yakın delilleri, içinde yaşadıkları kâinattır. Kâinat kitabını okumada ve doğru değerlendirmede ise en büyük ve yegâne rehber Kur’ân-ı Kerîm’dir. Bediüzzaman hazretleri bu İlâhî Ferman için “şu kitab-ı kebir-i kâinatın bir tercüme-i ezeliyesi” ifadesini kullanır.

Devamı »

İnsan, Hayatının Sahibi mi? / Nefsin Yanlış Kıyası

Biz “Benim kolum” sözünü, “Bu kolu kullanmaya benim ruhum yetkili kılınmış” manasında söyleriz. Hiç kimse, kendi kolunu kendisinin yaptığını iddia etmez. Aksi halde, her şeyi bu ters mantıkla değerlendirmesi gerekecek ve “ağacın dalı” derken dalı ağacın yaptığına inanması icap edecektir.

Devamı »

Şerlerin ve Çirkinliklerin Kaynağı Nedir? / Şerlerin Esası

Mesela: Bir aynayı şuurlu kabul edelim. Işığa kavuşmaya hayır, karanlıkta kalmaya şer diyelim. Bu ayna, iradesini doğru kullanarak güneşe yüzünü döndüğünde aydınlanır ve ısınır, ama bunların meydana gelmesinde onun hissesi çok azdır. Yaptığı tek şey “vereni kabul etmek” mânâsında güneşin ışığını almayı kabul etmektir. Bu ayna güneşe sırtını çevirdiğinde ise karanlıkta kalır, ışıktan mahrum kalma bir ademdir ve o ayna bu ademin, bu şerrin faili olur. İnsanın işlediği bütün hayırlar da kalbini ve

Devamı »