ARAMA SAYFASI

Diyâr-ı Kalb!..

Diyâr-ı Kalb!..

Dede ile Torun

 

- Aaa!.. Dedeciğim, bak kar yağıyor!..

- Karın böyle, kış rüzgarıyla karışık, hızlı, aceleci yağışı, her defasında bana, duygulu bir şâirimizin hasret yüklü mısrâlarını hatırlatır:

        Bir beyaz lerze bir dumanlı uçuş

        Eşini gâib eyleyen bir kuş

        Gibi kar

        Geçen eyyâm-ı nevbahârı arar…

- Kar tanecikleri de hasret çeker mi?

- Çekmez olur mu!.. Rabbimizin onlara yüklediği vazifeleri yerine getirmeye koşuyorlar.

Her bir kar tanesi, bir Meleğin sırtında, şehâdeti özleyen ve Dost Hasretiyle kır atını mahmuzlayan yiğitler gibi, menzîle doğru şevkle atılıyorlar, ve kendi lisanlarıyla “Allah, Allah!..” diyerek cihâd ediyorlar!..

- Osman Gâzi’nin, yağız atını kamçılayıp düşmanlara saldırması gibi mi?..

- Aynen öyle!..

- Dedeciğim ne hoşsun; biraz kar yağdı, sen destanlar yazdın!.. Ya dolu falan olsaydı, neler neler anlatacaktın kim bilir?..

- Akıllı bıdık!.. Senin sevimli ama biraz erkence gelişip sivrileşmiş diline düşmemek için, hangi diyâra kaçıp saklanayım?..

- “Nerelere gidem dilinden” türküsünü söylüyorsun yâni… Şaka tabii Canım Dedem. Sen benimle büyüklerle konuştuğun gibi konuşuyorsun. Özlü, köklü ve derin mânâlı kelimeleri bana benimsetiyorsun. Ben de senin sâyende, sınıfta Türkçe birinciyisiyim işte!..

- Bu çeneyle, dünya şampiyonu da olursan hiç hayret etmem!..

- Ben şampiyon değil, şâir olmak isterim!.. Hani o, “duygulu” dediğin şâir gibi bir şâir!.. Olamaz mıyım?..

- Elbette olursun!.. Şeytan’a pabucunu ters giydirecek zekân var. Duygu dersen, bir “Küçük Hanımefendi”sin; hassas, zarif, ince… Ne kaldı geriye; engin bir kelime hazinesi!.. Bunun için de, kıymetli kitapların hemen hepsini satır satır çizerek okumak!.. Şâirler, edipler neler hissetmiş, neler yazıp söylemiş… En mühimi ise, o “seriüt-teessür”, nâzik insanlar hemcinslerinden de, kaderin zorlu imtihanlarından da ne çileler, ne cefâlar çekmiş!.. Bütün bunları, mümkün olduğu kadar, kendini onların yerine koyarak duyman, hissetmen gerekecek…

Demek yol, çok uzun ve ince!.. Şâir olmak istersen, “sabır” pusatını kuşan, “gayret asâsını” eline al, “-Bismillâh!..” de, yalçın dağları aş, derin dereleri geç, menzîline doğru ilerle!..

- Ooo!.. Dedeciğim, bu iş tatil seyahatine pek benzemiyor gâlibâ… Dağlar dereler falan!..

- O seyâhatleri de nimet bil!.. Tabiat güzelliklerine, değişik iklimlere ve bilhassa insanların yaşayış ve davranışlarına çok dikkat et… Kitâb-ı Kâinât’ı oku!..

        Durma sefer et Diyâr-ı Kalbe,

        Can bâş ko reh-güzâr-ı Kalbe

        Ol şehr’de Kîmyâ olurmuş,

        Yolda beli çok belâ olurmuş!..

        Allah Muîn olup geçersin,

        “Kalb” Şehri’nin âbını içersin!..

        Kıl andaki Kîmyâ’yı hâsıl,

        Gel bunda ol işte Hüsn’e vâsıl!..

        …

Senin için derleyip topladığım, şâirlik yolunu aydınlatabilecek, pırlanta değerindeki bu nasihatlar, ne yazık ki, kendime hiç fayda vermedi… Yolunda ter dökmedim değil, ama Kalb Diyârı’na varamadım bir türlü!.. Suyunu içip gülünü deremedim… O sihirli Kimyâ’nın terkibini elde edemedim… Bâzı “manzûme”ler denediysem de, o sert kışr’ı delip öz’ü hiçbir zaman damıtıp süzemedim…

Heyhât!.. Fukarâ Karıncacık gibi, himmete niyet edip yolunda bulunmuş olmakla yetinerek avunuyorum şimdi…

Ama ümit kapısı, seninle açık duruyor… Ben olamadım, sen ol inşâallah!..

- Dedeciğim!.. Ben, senin yazdıklarını çok beğeniyorum; onları, şu raftaki cilt cilt dîvanlara değişmem!..

- Senin takdîrin de bana yeter!.. Zirâ, içten, kalpten gelene pahâ biçilmez Canım Kızım!..

- “Pahâ biçilmez” dedin de, hatrıma geldi; hani seninle sık sık dinlediğimiz Kur’anımızla şiir arasında bir yakınlık yok mu?..

- Kur’ân, Rabbimizin öz Kelâmı!.. “Mahlûk” da değil, bizzat O Yüceler Yücesinin kendi hitâbı!.. Arapça’ya inmiş “Rabça!..” Onunla hangi âciz beşer sözü tartılır, kıyaslanır?.. Ondaki Belâgat, Fesâhat, Cezâlet, Îcâz ve Î’câz’a nasıl yaklaşılabilir!..

Kur’ânın: “Tek bir âyetimin bir benzerini yapın bakalım!.. Hayır, aslâ yapamayacaksınız!..” diye meydan okumasına karşılık, o zamânın inançsız şâirleri âciz kaldılar ve sözle değil kılıçla, silahla mukâbeleye mecbûr oldular!..

Nebîlerin, Velîlerin, Âlimlerin sözleri de, bazan şiire benzese de, şiir olmaktan münezzehtir!.. Onların sözleri, hâzâ Hikmet’tir, Tefsir’dir… Söz şeklinde birer cevher, birer inci tânesidir!.. Kurtuluş reçetesidir.

- Şâirlere hiç yer kalmadı gâlibâ…

- Kalmaz olur mu hiç!..

Gerçek şâir, san’atıyla Allah’ı aramaktadır!.. O, İlâhî Nûr’un çevresinde Aşk’la dönen Pervâneye benzer!.. Onun hissesine, bu saâdetli “arayış” düşmüştür!.. Hasret içinde çırpınır durur… Mâşûkuna erişip vâsıl oluverse, kendisi yanar, erir, kaybolur!.. Artık o da, Nûr’a kavuşmuş ve Nûr’a dönüşmüştür!..

Belki de gerçek Vuslat budur Güzel Yavrum!.. Evet… Ayrılıklar, özlemler, kavuşmalar… Bir firkat-bir vuslat!.. Şu varlık gemisi’nin çarkları, böyle gidiş-gelişlerle, halden hâle geçişlerle dönüyor, döndürülüyor… Ve bir “Muhavvil” var; gemiyi istediği yöne, dilediği rotaya evirip çeviriyor!..

Bu Muhteşem Rahmet Gemisi’nin meraklı bir tayfası, gayretli bir çımacı’sı ve şu Aydınlık Ebed Yolunun “demir asâ, demir çarık” bir garip yolcusu olmak yetmez mi şâire, ve belki hepimize?..

- Dedeciğim, hem bana şâirlik yolunu gösteriyorsun, hem de “demir çarık” falan giydireceksin!.. Nerede benim o merhametli dedem?..

- Ooo!.. Mâşallah!.. Bu nazlılık tüten, acı-tatlı, târizkâr sözler, senin, hedefe kolay ve çabuk erişeceğinin bir işareti!..

Haydi, yolun açık olsun bakalım!..