41 Yazı Cüneyd Suavi

Yazar Profili »

MR

Ekim 2015, 466 149 Görüntülenme Eklenme Tarih: 25 Mart 2020 19:48 Cüneyd Suavi

 

2015 yılının ocak ve şubat ayını hatırlarsınız.       

“Kış dediğin böyle olur.” dedirtmişti herkese.  

Bir önceki yaz mevsimi barajların dibi görünmek üzereyken, bu nedenle neredeyse tüm balıklar ölecekken merhametli Rabbimizin rahmet hazineleri yetişti imdada. Ömrü gafletle geçenler bu ‘Beyaz Rahmet’i görmezden gelseler de, hatta ‘Beyaz Kâbus’ ya da ‘Beyaz Esaret’ diyerek nankörlük etseler de, o İlahî hediyeyle doldu göl ve barajlar, kana kana su içti kara toprak, suya muhtaç bizler için fazlasını depoladı yerin altına…

Nisan ayı ‘Diriliş Ayı’ olduğundan, o mevsimi hep hasretle beklemişimdir. Bu ay biraz üşüsek de mayısta ısınırız. Hanımeli kokuları etrafı sardığında, kan akışımız hızlanır eriyen kar sularıyla coşan ırmaklar gibi. Yüzler de renklenir elbet, dört bir yanda açan çiçeklere özenip…

2015 Mayısı sonunda geldi ama, benim için bir de ‘özel misafir’ getirerek. Çok harika bir kol ağrısıydı bu. Bu ‘Tanrı misafiri,’ sağ omzuma yerleşerek orayı mekân tuttu. Eşim ve çocuklarım üzülmesin diye, önceleri bu ağrıdan hiç bahsetmedim. Sabah akşam birer ağrı kesici alsam bile, misafirim buna hiç aldırmadı. İzin çıkmamıştı çünkü Şifa Veren’den. Ağrı daha sonra iyice şiddetlendi. Kolum iki tarafa hareket etse de, yukarı kalkması asla mümkün değildi. Her zaman olduğu gibi sağ kolumun üzerine yatamıyordum. Çünkü soluma dönmeye niyetlenince, sağ kolum benimle birlikte gelmiyordu. Bu durumda sol elimle sağ kolumu kaldırarak normale dönüyordum. 

Ağrılar çok arttığında sırrımı açıklamaya mecbur kaldım tabi ki. 

Oğlum ve küçük kızım doktor olduğundan, sıkıntımı elbette ki onlara açtım. Önce oğlumla konuşup: 

“Abdullah!” dedim. “Belki 10 günden bu yana kolum ağrıyor. Ama sen zahmet etme ben teşhisi koydum. Kolum çıktı omzumdan.”

Daha önce kendisine haber vermediğim için oğlum biraz gücense de en sonunda bir koltuğa oturmamı istiyor ve sağ kolumu bir aşağı bir yukarı kaldırıp, bazen de yanlara büküp beni soru bombardımanına tutuyor:

“Şu anda ağrı var mı?” 

“Var ama hafif.”

“Peki ya şimdi?”

“Ağrı şiddetlendi ama aynı şeyi sana yapsam senin de canın yanar.”

Birkaç denemeden sonra oğlum teşhis koyuyor: 

“Çok şükür ki kolda çıkık falan yok baba. Belki tendon iltihabı diyebilirim. Ya da kas yırtılması.”

İster istemez aklımdan geçiyor tabi:

“Kolum çıksa belki daha çabuk iyileşirdi. Hani bazen anlatırlar: ‘Adamın kolu çıkmış da, yerine ‘tık’ diye oturtmuşlar.’ diyerek.” 

Teşhisten sonra elbette tedavi gelir.

Bu yüzden de oğlum hemen harekete geçiyor ve on dakika sonra tekrar yanıma gelip: 

“Baba şu sedire yüz üstü uzan.” diyor. “Karşıdaki eczaneden bir iğne aldım sana.”

“Ne iğnesi ya? Bu işi hapla çözmemiz mümkün değil mi?” desem de kim aldırır ki?

İnanması çok zor ama rahmetli annem, bana ve kız kardeşime her kış mevsiminde 40 iğne yaptırırdı. Ortalamaya vursanız her ay 10 tane yani. Hafta sonları dışında gün aşırı bir iğne, hem de şimdikiler gibi küçücük değil, çuvaldızdan bozma ucu sivri aletler. 

Çaresiz uzanıyorum sedire. 

Oğlum biraz sonra yanıma yaklaşıyor ve derin bir nefes almamı istiyor benden. Bu da işin ‘püf noktası’ her halde… 

Denilenleri yaparken iğne bütün haşmetiyle buluyor hedefini. Aldığım nefes yarıda kalıyor, gözlerim de adeta yerinden fırlıyor. 

Oğlum nefroloji (böbrek) uzmanı olduğundan, elbette ki iğne tecrübesi fazla sayılmaz. Elinin de ‘hafif’ olması beklenemez. Bu yüzden “Ya sabır” deyip dişlerimi sıkarken, oğlum durumu anlayıp:

“Acıdı mı baba?” diye soruyor.

“Mahvoldum oğlum.” diyorum. “Böyle iğne acısı duymamıştım.”

Sen misin öyle diyen? Bir saniye sonra olanlar tam oluyor. Enjektörün içindeki ilacı zerk ederken, daha müthiş bir acı yaşıyorum.

Derinden bir ‘Aah!’ çekiyorum tabi.

Oğlum durumu kavrayıp bu sefer de: “Yaktı değil mi baba?” diyor. 

‘Yakmak’ kelimesi bu iş için yetersiz. ‘Kavurdu’ hatta ‘eritti’ demek çok daha doğru. 

Oğlum hemen bir açıklama getirerek: 

“Yaptığımız iğne kortizonluydu.” diyor. “İlaç toz şeklindeydi ve bir ampulün içindeki tuzlu suyla karıştırmak gerekiyordu. Bu da çok yakar tabi.”

Rabbim elbette biliyor, sağ ayağım anında tutuluyor, iğne yapılan bölge de bana göre çok acayip şişiyor. Yerimden kalkmam asla mümkün değil.

Yattığım yerden oğlumu kontrol ediyorum. Eline başka bir enjektör almış, ona da bir tüpten sıvı ilaç çekiyor. Sağa sola bakıyorum, benden başka iğne olacak kişi var mı diye? Odada bizden başka kimse yok ki. Ben herhalde şaka yapıyor falan derken, oğlum tebessüm ederek:

“İkinci iğnemiz direkt ağrı kesici.” diyor. “Sıvı şeklinde yani… Bu yüzden de ilki gibi acıtmayacak.”

Ne ikincisi yahu? Yanlış mı duyuyorum? Hayatta peş peşe iki iğne olmadım. Zaten ikincisi beni kesinlikle öldürür. 

Can havliyle atılıyorum tabi: “Biri yeter, diğerini asla istemem!” diye. 

“Olmaz babacım.” diyor. “Şifa için bunları yapmak zorundayız.”  

İlk yediğim iğne ile bir bacağım tamamen uyuştuğu için, hemen yerimden fırlayıp firar etmem imkânsız. Elimden geldiği kadar direniyorum: “Onu da yarın yaparız, bu işten vazgeç.” diye.

Hiç duymamış gibi yanıma sokuluyor. 

“Derin nefes al baba!”

“Nefesim falan kesildi, bırak bu işi!”

“Emin ol ki fazla acıtmaz baba!”

“Oğlum bak git! Başımı derde sokma!”

“Haydi bismillah!”

Bir iniltiyle birlikte gözlerim tekrar fırlıyor yerinden. Kolumdaki ağrıyı hiç hissetmiyorum bile. İğne acısı yanında kol acısı nedir ki?

Sol kalçam da o anda tutuluyor. 15 dakika boyunca bitkin vaziyette yatıyorum sedirde, aynen felçliler gibi. Daha sonra topallayarak yürüyorum. Kolumun ağrısı o gece hafifliyor. Ama sabah olduğunda yine eski durumunu alıyor.

Ertesi gün İzmit’teki evime dönüyorum. Oğlumun verdiği iğnelerle birlikte… Her gün bir tanesi yapılacakmış. Yeni doktorum da küçük kızım Şeyma tabi ki. Her zaman olduğu gibi üzerime titriyor. Ve akşama doğru soruyor: “Baba, iğne saatin gelmedi mi?” diye.

Bin bir türlü bahaneyle o günü atlatsam da, Şeyma ertesi sabah yanımda biterek:

“Babacığım iğne olman gerekir.” diyor. “Elim çok hafiftir göreceksin bak.”

İğne zaten çok önceden hazırlanmış durumda. Onu görür görmez enerjim kesiliyor, gücüm tükendiği için kuzu kuzu uzanıyorum yatağıma, “Belki bir daha kalkamam.” diyerek. Çok şükür ki korktuğum başıma gelmiyor ve Şeyma’nın vurduğu iğne ilk ikisine oranla daha az acıtıyor. Hemen tebrik ediyorum onu tabi ki.

Şeyma üniversiteyi yeni bitirdiğinden, iğne vurma konusunda bir hayli tecrübeli.

“Deriyi biraz gerdirip iğneyi aniden sokmak gerekir.” diyor. “Ama çok yüksekten değil, iğneyi iyice yaklaştırdıktan sonra.”

Bir gece daha geçiyor ağrılarla birlikte. Şifa izni henüz çıkmamış anlaşılan. Sağ kolum yerinden kalkmakta zorlanıyor. Elbette ki sevaplarım çok ağır bastığından. Fakat bunu söylemekten çekiniyorum. Zaten insanların çoğu ‘mürit’ olmak için ‘mübarek’ birini arıyor. Eğer ortaya çıkarsam izdiham yaşanacak ve benim gibi bir şeyhle de birçok insanın başı belaya girecek. En iyisi susmak deyip boynumu büküyorum.

Ağrılar sürüp giderken oğlum telefon edip: 

“Baba MR (emar) çektirmelisin.” diyor. “Uzman arkadaşlarım da böyle söylüyor.”

Ertesi gün Şeyma ve eşimle birlikte, İzmit’teki bir merkeze hareket ediyoruz. ‘Romatizma Merkezi’ diyorlar buraya. Genç bir doktor muayene ediyor beni, oğlum ne yapmışsa onun gibi yaparak.

“Bir MR çekmemiz gerekir.” diyor. “Böylelikle daha kolay teşhis koyarız.”   

“Ne varsa MR’da var.” deseler de, ne biçim bir şeydir bilemiyorum.     

Biraz sonra bir odadan ismimi anons ederek çağırıyorlar. 

İçeri girdiğim anda MR cihazını karşımda buluyorum. Bu aleti filmlerde defalarca görsem bile her görüşte fenalık geçirmişim. Çünkü bahsettiğim cihaz metalden yapılmış modern bir mezar gibi. İnsan boyu uzunluğunda bir şey... Mezardan tek farkı ise girişlerin üstten değil ön kısımdan olması. Bir delikten sizi içeri sokuyorlar, gerisi onlara kalmış, ne zaman çıkarırlar belli değil. 

Gizlemeye çalışsam da panikliyorum ve 8-10 yaşlarındayken yaşadığım bir olayı hatırlıyorum. Bir saklambaç oyununda yıllardır kullanılmayan bir eve saklanmıştım. Ahşap döşeme üstünde eski bir halı vardı. Hemen onun üzerine boylu boyunca uzandım ve halının bir kenarını tuttuktan sonra, ona birkaç kere dürüm gibi sarıldım. Kollarım iki yana bitişikti ve kımıldatmam kesinlikle mümkün değildi. Nasıl olsa isteyince kendi etrafımda dönüp o halının içinden çıkacaktım. Fakat işler umduğum gibi yürümedi ve o sırada benim gibi saklananlardan birisi belki şaka niyetiyle üzerime oturdu. Halının tam ortasına sıkışıp kaldığımdan, nefes almam adeta imkânsız hale gelmişti. 

Ruhum öyle daraldı ki, yarım asırdan bu yana unutamadığım bir çığlık attım. Ve o günlerden bu yana da ruhu feryat ettirecek dar mekânlara girmekten Rabbime sığındım. 

Şimdi MR dedikleri bu mezara girmek zorunda kalacaktım.

MR çekecek eleman beni sedye gibi bir yere yatırıyor. Ve cihazı ağrıyan koluma odaklıyor. Daha sonra içerdeki sesleri duymamam için bir aletle kulaklarımı kapatırken: 

“İşiniz 5-10 dakika sürecek.” diyor. “Bu sürede hiç hareket etmeyin lütfen.”    

Cihaz çalıştığında, üstüne yattığım sedye modern mezara doğru girmeye başlıyor. Hemen Allah’a sığınıp gözlerimi sıkıca yumuyorum. 

Ne yapmam gerekir bilemiyorum. 

En iyisi güzel hayaller kurmaya çalışmak, kurabilirsem tabi… 

Bir denizde küçük bir sandaldayım. Hafiften bir dalga var. Sedyenin ileri geri hareketleri, sandalımın dalgadaki hareketleri sanki… Fakat yine de ruhum daralıyor. Kendimi daha fazla aldatamam. Mezarda gibiyim işte lamı cimi yok. Zaten ‘mezar’ kelimesi ‘M’ harfiyle başlayarak ‘R’ ile bitmiyor mu? Boşuna mı MR demişler bu cihaza? 

Yâ Rabbi! Rahat bir sedye üstünde, dar olmayan bir mezarda, kolayca nefes alsam da beş dakika kalmak bile bu kadar zorken, ya kabirde azap çekenlerden olursak? 

124 bin peygamber bu konuda bizleri uyarırken: “Kabir hayatı 3 çeşittir.” buyurmuşlar. İmanı ve ibadeti olanlar için, kabir cennet bahçelerinden bir bahçeyken; imanı olup da ibadeti olmayanlar için acı bir azaptan haber vermişler. 

3. yol zaten apaçık belli: Bütün her şey Allah’ı anlatırken ve her zerrede O’nun eserlerini görmek son derece kolayken, Allah’ı inkâr edenler için verilen haber: 

“O kişiler için kabir, cehennem çukurlarından bir çukur olacaktır.”

MR denilen cihazın içinde kıvranırken, bunların hepsini tek tek düşünüyorum. Ve beş dakika olsa bile kabir hayatından biraz ders alıyorum.

En nihayet işlem tamamlanıyor. Şükrederek çıkıyorum beni soktukları daracık yerden.

Şu anda eylül ayı sonundayız. MR’a girdikten sonra kolumun ağrısı yine devam etse de, emin olun artık aldırmıyorum. İman ve ibadet varken böyle ufak sıkıntılar bizleri üzmemeli.

Hastalık ve üzüntünün, endişe ve korkuların bulunmadığı bir yere, ebedî bir saadete ulaşmak duasıyla…

 

 



YAZARIN DİĞER YAZILARI

Nedâmet

Gül Kokulu Şiirler

Devamı »

Orası

Şiir

Devamı »

Düğün Yemeği

Hayatın İçinden Öyküler

Devamı »

Tatlı Acılar / Şiir

Gül Kokulu Şiirler

Devamı »