114 Yazı Prof. Dr. Alaaddin Başar

Yazar Profili »

İnsanın Üstün Yaratılışı

Nisan 2014, 448 121 Görüntülenme Eklenme Tarih: 08 Nisan 2020 18:49 Prof. Dr. Alaaddin Başar

 

İnsan bütün isimleri öğrenebilecek bir yaratılışa sahip kılınmıştır. İnsana verilen bu özellik iledir ki, insan maddi ve manevi ilimleri anlayıp öğrenir ve Âlemler Rabbi’ni tanıyıp, Ona muhatap olur. Bu yönüyle de insana, diğer yaratılmışlara nazaran üstün bir mahiyet verilmiştir. Şubat 2014 sayımızda bu konuyla ilgili çeşitli tefsirlerden örnekler aktarmıştık; bu yazımızda Risale-i Nur’dan bir cümleyle bu önemli konuyu anlamaya çalışacağız.

Talim-i esmâ konusu Nur Külliyatında geçen şu ifadelerde çok veciz olarak ifade edilmiştir:

“Nev’-i beşere câmiiyet-i istidad cihetiyle tâlim olunan hadsiz ulûm ve kâinatın envâına muhit pek çok fünun ve Hâlık’ın şuunat ve evsafına şâmil kesretli maârifin tâlimidir ki; nev’-i beşere, değil yalnız melaikelere, belki semâvât ve arz ve dağlara karşı emânet-i kübrayı haml davasında bir rüchâniyet vermiş.”

İnsanın câmi istidadı ona şu üç sahada inkişaf imkânı sağlamıştır: Ulûm, fünun ve maarif.

Bilindiği gibi fünun (fenler) kâinatın fizikî yapısıyla ilgili ilimlerdir; fizik, kimya, botanik, jeoloji, astronomi gibi.

Ulûm kelimesinin biraz daha metafizik boyutu vardır. Meselâ, ilahiyat, tarih, edebiyat gibi ilim dallarının konusu fizikî âlem olmadığından onlara fen denilmez.

Maarif denilince, öncelikle en büyük ilim olan marifetullah anlaşılır. Allah’ın isimlerini, sıfatlarını, fiillerini ve esmâ tecellilerini tanıma konusunda insana verilen istidat, meleklerden çok ileridir.

Nur Külliyatında Ene bahsinde ve Otuz Üçüncü Söz’ün İnsan Penceresinde bu konu çok güzel ve mükemmel olarak işlenmiştir. Burada sadece bir iki noktaya değinmekle yetinelim:

İnsana verilen ilim, irade, görme ve işitme gibi sıfatlar; ikram, ihsan, merhamet ve gazap gibi haller insanın İlâhî sıfatları ve şuunatı bir derece bilmesi için birer dürbün vazifesi görüyor. Melekler bu noktada insan kadar zengin değillerdir.

Bir de insan, bütün isimlere ayna olması yönüyle de meleklerden çok ileridir.

Mesela, meleklerde Şâfi, Gaffar, Tevvab ismi gibi birçok esmâ tecelli etmez.

Öte yandan, melekler nurdan yaratıldıklarından insanın ana rahminde geçirdiği terbiye safhaları gibi aşamalardan da geçmezler. Bu terbiyenin her kademesinde ayrı bir sanat sergilenir ve ona bağlı olarak da ayrı bir isim tecelli eder.

Keza, melekler maddî varlıklar olmadıklarından cisme mahsus hiçbir özelliği taşımazlar. İnsanın bedenindeki özellikler ise ayrı birer İlâhî fiille yaratılmış ve faaliyete sokulmuşlardır. Onlarda ayrı sanatlar icra edilir ve ayrı isimler sergilenir. İnsana müekkel bir melek, bu organları tanısa da görevlerini bilemez, onlardaki hikmet ve rahmet cilvelerine vâkıf olamaz. Meselâ, beynin terbiyesi, gözün kulağın terbiyeleri birbirinden farklı olduğu gibi, midenin, kalbin, akciğerin ve karaciğerin, alyuvarların ve akyuvarların terbiyeleri de birbirinden çok farklıdır ve her birinde Rab isminin ayrı bir tecellisi kendini gösterir ve her biri insan için ayrı bir rahmettir, ayrı bir inâyettir.

İşte bu kadar farklı ilimler, fenler ve sanatlar hep insan istidadından doğmaktadır ve onun meyveleridirler. Bunların her biri de ayrı bir fiil, ayrı bir kemal, yahut ayrı bir güzellik oldukları için ayrı ayrı esmânın insan istidadındaki tezahürleridirler. Talim-i esmâ unvanıyla bunların tümünün istinat ettikleri İlâhî isimlerin Hazret-i Âdem’e (as) öğretildiği ifade edilmiştir.

Bakara Sûresinin 34. ayet- i kerimesinde şöyle buyrulur:

“Ve o vakit melâikeye «Adem için secde edin» demiştik. Onlar da hemen secde etmişlerdi. Yalnız, İblis (şeytan) (bundan) kaçınmış, kibrine yedirememiş ve kâfirlerden olmuştu.”

Ayetin son kısmına “(o) kâfirlerden idi” şeklinde de mana veriliyor. Bu ikinci manaya göre, İblis zaten cinlerin kâfir kısmından idi, secde emrine karşı çıkmakla bu küfrünü ilan etmiş oldu.

Tefsir âlimleri, meleklere verilen secde emrinin, hürmet, tazim ve itaat secdesi manasında olduğunu beyan ederler. Bu açıklamalarına şu notu da eklerler:

Ancak meleklerin muhtelif şekillere girebilen varlıklar oldukları dikkate alındığında, bu secdenin insanların secdesine benzer bir secde olması da ihtimalden uzak değildir.

 

 


Nisan 2014, 448 Sayısı Tüm Yazıları


YAZARIN DİĞER YAZILARI

İnsan, Hayatının Sahibi mi? / Nefsin Yanlış Kıyası

Biz “Benim kolum” sözünü, “Bu kolu kullanmaya benim ruhum yetkili kılınmış” manasında söyleriz. Hiç kimse, kendi kolunu kendisinin yaptığını iddia etmez. Aksi halde, her şeyi bu ters mantıkla değerlendirmesi gerekecek ve “ağacın dalı” derken dalı ağacın yaptığına inanması icap edecektir.

Devamı »

Şerlerin ve Çirkinliklerin Kaynağı Nedir? / Şerlerin Esası

Mesela: Bir aynayı şuurlu kabul edelim. Işığa kavuşmaya hayır, karanlıkta kalmaya şer diyelim. Bu ayna, iradesini doğru kullanarak güneşe yüzünü döndüğünde aydınlanır ve ısınır, ama bunların meydana gelmesinde onun hissesi çok azdır. Yaptığı tek şey “vereni kabul etmek” mânâsında güneşin ışığını almayı kabul etmektir. Bu ayna güneşe sırtını çevirdiğinde ise karanlıkta kalır, ışıktan mahrum kalma bir ademdir ve o ayna bu ademin, bu şerrin faili olur. İnsanın işlediği bütün hayırlar da kalbini ve

Devamı »

Benlik Duygumuzu Kullanarak Allah'ın Mutlak Sıfatlarını Nasıl Biliriz?

“…Mutlak ve muhit bir şeyin hududu ve nihayeti olmadığı için, ona bir şekil verilmez; ve üstüne bir suret ve bir taayyün vermek için hükmedilmez, mahiyeti ne olduğu anlaşılmaz.” (Bediüzzaman, Sözler) Bu ifade, “Niçin Cenâb-ı Hakk’ın sıfât ve esmâsının marifeti enaniyete bağlıdır?” sorusunun cevabında yer alır.

Devamı »

Ayetteki Emanet Kavramı

İnsandaki sıfatlar ve kabiliyetler, Allah’ın sıfatlarını ve şuunatını bilme noktasında bizim için büyük birer rehberdirler.

Devamı »