ARAMA SAYFASI

Ev Deyince

Evler, haneler, yuvalar...

 

Günlük hayat tam bir koşturmaca.

Hep yetişilecek yerler, hep yetiştirilecek işler var.

Telaşlı, yorucu, stresli geçen bir günün ardından insanın adımlarını yönelttiği bir adresin olması ne güzel.

Evler, haneler, yuvalar.

İnsanın kendisi olabildiği.

Eşiğinden geçmekle hayatın debdebesini dışarıda bıraktığı.

Durulduğu, dinlendiği, sükûna erdiği.

Bir sonraki günün getireceği yükleri taşıyabilmek için güç topladığı.

“Nohut oda bakla sofa.”

Eskilerin dilinden yuva tarifi.

Başlarını sokacakları bir ev hayalini böyle dile getirmişler.

Yaşadıkları hayat gibi sade ve mütevazı bir hayal.

Bugün dillendirilen söylemler daha iddialı.

Meskenle ilgili standartlar ve aile hayatına katacaklarına dair beklenti çıtası hayli yüksek.

Olay sadece konut satmak değil artık,

“Yaşam mimarları” bir hayat inşa etme iddiası ile çıkıyorlar karşımıza.

“Ev” değil “yaşam alanı” kavramı öne çıkarılıyor.

Mağazalar, çalışma ofisleri, spor merkezleri, oyun eğlence alanlarına yakınlığı veya bu tür yapıları kendi bünyesinde barındırması, makbul kılıyor söz konusu yaşam alanlarını.

Bir hayat tasavvurunun şehirleşme olgusuna yansıması bu.

İş, alışveriş ve eğlencenin aile hayatının önemli sacayaklarından sayıldığı bir hayat tasavvurunun…

Bu hususlardan iş, hayatın idamesi noktasında gerekli.

Alışveriş ve eğlence derseniz hayata renk katan ve hareket getiren etkinlikler olarak kabul edilebilir.

Ancak, aile hayatını asıl anlamlı kılan hususun, sevgi ve saygıyla birbirine bağlanan aile bireylerinin, birbirleri için huzur ve güven kaynağı olduğu unutulmamalı.

Zaten “ev” veya “konut” denen beton yapıyı “yuva” kılan, içindeki insanlar ve yaşanan aile hayatı değil midir?

Esas değerin “insan” olduğunu bir kez daha anlıyoruz.

Diğer her şey onunla güzel ve anlamlı.

Medine’de bir kutlu ev geliyor aklıma.

En kutlu muhacirin yedi ay misafir edildiği ev.

O ki, hayatı kendisine dar edenler yüzünden doğduğu şehirden ayrılmak zorunda kalmış, geldiği şehirde ise herkes tarafından misafir edilmek istenmekte…

Kimse kırılmasın diye devesinin önüne çöktüğü evde kalmaya karar veren kutlu Nebi.

İki katlı mütevazı bir ev olduğunu öğreniyoruz kaynaklardan.

“Ebu Eyyub el Ensari’nin evi.”

Bizlere hicret, muhacir-ensar kardeşliği, zor günlerde dayanışma, maddi manevi imkânların paylaşımı gibi insani hasletleri hatırlatan ev.

Peki yazılı ve görsel basında sık sık karşımıza çıkan  “Ebu Eyyub el Ensari House” ifadesini nasıl karşılamalı?

Her türlü değerin paraya tahvil edildiği, insanın tükettikleri veya tüketim biçimleriyle tanımlandığı bir çağda yaşıyoruz.

Söz konusu tatil anlayışı da böyle bir hayata öykünmeyi çağrıştırmakta. 

Piyasaya arz edilen bir hizmetin potansiyel müşteri profiline uygun olacağından hareketle tercih edildi belki bu isim.

Ancak kampanyada bu adı kullanırken sadece piyasa koşulları çerçevesinde değerlendirme yapmak yeterli midir?

Bunun kutlu Nebi’yi mütevazı evinde misafir eden Ebu Eyyub el Ensari’ye ve de hicretin bize hatırlattığı değerlere bir haksızlık teşkil edip etmeyeceğine dair bir muhasebe gerekli değil midir?

Ülkemiz insanına veya dünyanın farklı yerlerine yardım hizmeti götüren çok sayıda sivil toplum kuruluşları var biliyorsunuz.

Bunlar aracılığıyla kurulan merkezlere “Ebu Eyyub el-Ensari Evleri” adı verilse mesela.

İhtiyaç sahiplerinin misafir edildiği…

Kardeşlik, dayanışma ve paylaşım gibi insani değerlerin hayata yansıtıldığı…

İsmiyle müsemma merkezler.

Bu ismin ruhuna ve misyonuna daha çok yakışmaz mı?

Ne dersiniz?