ARAMA SAYFASI

Nihat Hatipoğlu İle Saadet Asrı'na Yolculuk

Röportaj

 

Hocam, her zamanın bir ruhu olduğu ifade ediliyor. Sözgelimi, günümüzde daha ziyade göze çarpan siyasî ve ekonomik anlamda güç. Asr-ı saadetin de bu anlamda bir ruhu var mıydı?

Asr-ı saadet dönemine hâkim olan ruh, bana göre teslimiyet ve muhabbetti. İki önemli şey vardı. Birincisi, Allah’tan gelen şeylere teslimiyet vardı. Çünkü sahabe olmak, asr-ı saadeti yaşamak, hem çok şerefli, hem zor bir şey. Çünkü iki keskin tarafı var. Bir, Hazreti Ebubekir (ra.) var; öteki tarafta Ebu Cehil var. Nereden yana olacağınız belli değil. Şimdi biz “Elbette Rasulullah’tan (asm.) yana oluruz” diyoruz ama biz bugün için bunu söylüyoruz. O gün atalarının dini ayrıydı. Tercihleri çok farklıydı. Fakat sahabe-i kiram en zor tercihi yaptı. Atalarının dinini bir kenara koydu ve Hazreti Peygamber’den (asm.) yana tavır aldı. Hazreti Peygamber’de (asm.) onlara karşı şefkat, onlarda da Hazreti Peygamber’e (asm.) karşı teslimiyet vardı.

Sonraki aşamada ise muhabbet hâkim oldu. Asr-ı saadetin ve dört halifenin hiçbir döneminde, güç, kuvvet, kudret, askerlik, çoğunluk, sermaye, para esas ölçü olmadı, temel kriter hiçbir zaman olmadı. Ama teslimiyet, takva, muhabbet esas unsurdu diye düşünüyorum asr-ı saadette.

 

Peygamberimiz (asm.) cahiliye toplumunu nasıl sahabeye dönüştürdü?

Tabii, burda Hazreti Peygamber’in (asm.) şahsî gayreti çok fazla. Ama ben şuna inanıyorum. Bu, Hazreti Peygamber’in (asm.) gücünün de üzerinde bir şeydir. Yani burda bir takdir vardır, takdire de teveccüh vardır. Takdir, Allah’ın bir ümmet yaratma isteği; teveccüh de bu ümmetin bunu kabul etmesidir.

Hazreti Peygamber’in (asm.) 13 sene içinde ilk oluşturduğu cemaatin sayısı çok fazla değildi, biliyorsunuz. İman edenler çok azdı, zayıftı, mazlumdu. Çok güçleri yoktu. Sadece imanları vardı. Hazreti Peygamber (asm.), bire bir temas, tebliğ, şartları değerlendirme.. bütün yolları denedi. Ve ilk zamanlarda Hazreti Peygamber’e (asm.) gençler iman etti. İhtiyarların alışkanlıklarından uzaklaşması zordur. Daha çok gençler ve köleler Hazreti Peygamber’e iman etti.

 

Günümüzde de İslamiyet’in çağrısına daha çok cevap verenler gençler ve mazlumlar değil mi?

Bu çok ilginçtir aslında. Afrika ülkelerinde İslam’ın hızla yayılmasını da, Amerika’da zenciler arasında İslam’ın yayılmasını da böyle okumak gerekiyor diye düşünüyorum. Sermaye sahipleri daha geç itaat ettiler, direndiler.

Ümmü Mektum olayını bilirsiniz. Hazreti Peygamber’e (asm.) “Bu adamları kovala yanından” diyor. “Ammar gibi, Bilal gibi zayıfları kovalamazsan senin yanında oturmayız.” Bunlar, sermayeye hükmedenlerdi.

Hazreti Peygamber (asm.) çok dengeli, ölçülü, seviyeli ama bütün olaylara hâkim. Ama her şeyi paylaşmayan bir tavır içinde hareket etti. Yani Hazreti Peygamber’in (asm.) müthiş bir stratejik uygulaması vardı. O (asm.) hiçbir zaman sıradan bir insan olmadı. Peygamberliği dışında da öyle. Çok zeki bir insan. Yani sermaye sahipleri ile düşman. Onlarla savaştı. Ama iletişimi koparmadı. Mazlumlardan yana oldu ama mazlumları yanına alıp da ötekileri uzaklaştırmadı. Çok seviyeli, ölçülü ve dengeli.

Bu hikmetli hareketle düşmanın gücünü asgariye indirdi, tepkilerini azalttı. Bu arada tebliğe fırsat tanıdı.

Sîret fıkhı diye son dönemlerde geliştirilen bir kavram var. Sîreti doğru okuma, doğru ve akıllıca anlama.

 

Hocam sahabe efendilerimiz, Hazreti Peygamber’e nasıl muhatap oldular? Biz bu zamanda bundan nasıl bir hisse çıkarmalıyız?

Yanmış olan bir gece ateşinin etrafında dönen kelebekler gibi, kendini ateşin şevkine kaptırmış, biraz sonra düşüp yanacak, farkında ama dönmekten vazgeçmiyor. Sahabe-i kiram ona benziyor hakikaten. Kimi Bedir’de, kimi Uhud’da, kimi şurda, kimi burda ama hepsi pervaneler gibi feda olmayı istemişlerdi.

Bugünün Müslümanı onların iman, muhabbet, takva ve teslimiyetlerini ölçü almalılar. Bugünün Müslümanının en önemli sorusu budur diye düşünüyorum: Kime karşı, ne kadar teslimiyet? Allah’a ve Rasulullah’a (asm.) karşı. Üçüncü bir kişi araya giremez.

Rasul-i Ekrem (asm.) bir tavır içerisinde olduğunda sahabe-i kiram diyor ki:

“Yâ Resulallah, bu tavrınız Allah’tan gelen bir emir mi, sizin görüşünüz mü?” Yani, tartışılabilir mi mânâsında. Hazreti Peygamber’in (asm.) de vahye dayalı olan kararları tartışılmaz.

Ama Hazreti Peygamber (asm.) kendisi istişareye açıyor bazı şeyleri. Rasul-i Ekrem, “Bendendir bu görüş” dediğinde, “Konuşabilir miyiz?“ diyorlar. “Konuşun” diyor.

Şimdi dünya Müslümanlarının en büyük çıkmazı budur diye düşünüyorum. Evet, bir cemaatin, bir hizmet ekibinin içinde olmak, gönül vermek, son derece makul ve güzel şeyler. Ama dikkat edilmesi gereken şey, Allah ve Rasulüne (asm.) olan bağlılık, muhabbet ve teslimiyet üçüncü bir şahsa olamaz. Bizim en büyük zaafımız bu konuda bütün dünya Müslümanları olarak budur. Onun için bakıyorsunuz, çok eksiği olan birisi, sünnete, ehl-i sünnete aykırı bir karakter, çağrısına bir makes bulabiliyor.

“Dâl ve mudîl” diyor, Rasul-i Ekrem ikaz ediyor. Diyor ki, “Gelecekte ‘dâl ve mudîl’ olan önderler olacak.” Yani hem sapık, hem de saptıracak.

 

Peki bu zaafa çözüm nedir?

Kur’an-ı Kerim ve Rasulullah’ın (asm.) sünnetidir. Buna bağlanıldığı zaman, Müslümanlar doğru örnek almış oluyorlar. Ama eğer falan hoca dese ki: “Beni muhabbetle sevin. Sahabe-i kiram Rasulullah’a (asm.) nasıl itaat ediyorsa, bana öyle itaat edin” dese, benim ona “hayır” demek lâzım. Çünkü Rasulullah (asm.) vahye muhatap olan bir itaat merkezi idi. Sen vahye muhatap değilsin. Sen benim gibi vahye ittiba etmek zorundasın. Değil mi?

Rasulullah (asm.) zamanında bir olay oluyor:

Sahabeler bir yere gidiyorlar, bir tatsızlık oluyor. Lider olan sahabe:

“Ateş yakın” diyor. Yakıyorlar.

“Hepiniz içine girin” diyor. “Rasulullah (asm.) demedi mi, yol boyunca bana itaat edin.”

Aralarında konuşuyorlar. Diyorlar ki:

“Rasulullah (asm.) buyurdu ki: iyilikte itaat vardır.”

“Girmeyiz” diyorlar. Medine’ye geliyorlar. Rasulullah’a (asm.) aktarıyorlar olayı. Rasulullah (asm.) diyor ki:

“O ateşe girseydiniz, ebediyen o ateşten çıkamayacaktınız.”

Yani, “Burda itaat olmaz” diyor.

Şimdi dünya Müslümanlarının en büyük çıkmazı budur diye düşünüyorum. Küllî menfaatler, Kur’an’ın ve sünnetin menfaati, şahsî temayüllerden, menfaatlerden ve tercihlerden üstün olmalıdır. Bu olursa, problem kalmaz zaten. O zaman sahabe doğru anlaşılmış, sahabe dönemi doğru uygulanmış olur.

 

Peki sahabe ruhunu âlemimizde uyandırmak için ne yapabiliriz? Hayatımızda daha etkili olması için?

Elbetteki aradaki bariyerleri kaldırmak lâzım. Yani sahabeyle aramızda, sahabeyi anlamak anlamında bir bariyer var. Nedir o bariyer? Zaman zaman televizyonda ben ikaz ediyorum, diyorum ki: “Sahabe-i kiramın ihtilafa vesile olan meselelerini gündeme getirmeyin.

Şimdi medyada zaman zaman sahabe-i kiramı anlatan bazı arkadaşlarımızın mesela, Hazreti Ali, Hazreti Muaviye, Hazreti Aişe arasındaki meseleleri çok abartılı ve sahabenin bir kısmına hakaret edici tarzda ele aldıklarını görüyorum. Hayret! Hayret yani! Sahabenin adını ben demek isterim ki, abdestli olarak ağzımıza alabilelim. Günahsız olduklarına inanmıyorum ben. Hepsinin günahı vardır. Ama biz kadı değiliz, savcı değiliz, hâkim değiliz değiliz. İslam’a çağıran İslam’ı tebliğ eden birer davetçi olmalıyız. En büyük bariyerlerden biri budur.

Zaten Peygamber Efendimiz’i (asm.) postacı gibi gören bir zihniyet var Türkiye’de. O postacı gibi gören zihniyet, şimdi dört halifeye el atmış durumda. Medyada da bunların tabii uzantıları vardır maalesef. Bunlar sureti hakikatten görünüp, sahabe-i kiramı bombardıman ediyorlar.

Yani biz herkesten Ebubekir (ra.) olmasını bekleyemeyiz. Herkesten Ömer (ra.), Ebu Zerr (ra.) olmasını bekleyemeyiz. Her sahabenin baskın bir karakteri vardır.

İslam’ı anlatırken de, olayı öyle bir harmanlayacağız ki, her bir Müslüman, kendisine bir sahabedeki karakteri bulabilsin diye. Kimi Ebud Derda (ra.) gibi olsun, kimi Ömer (ra.), kimi Bilâl (ra.), kimi Hazreti Ali (ra.) gibi olsun. Biz seçenekleri çoğaltırsak ve doğru aktarırsak, insanlar doğru olanı bulurlar diye düşünüyorum.

 

Hocam son olarak bugünün insanına mesajınız ne olur?

Bana soruluyor: “Hocam, namaz kılarken nasıl takvalı namaz kılacağız?” diyor. Yani ne bileyim; abdestinizi güzel alın, Allah’tan korkun, namaz kılın. Huşû namazını aramayın. “İhlâslı olayım” diye de ihlâslı olunmaz. Huşû kendi gelsin. Huşû aramakla elde edilmiyor ki. “Yâ Rabbi, bana huşû ver…” Vermez sana. Kendini düzelt, huşû gelir sana. Değil mi?

Sa’d bin Ebi Vakkas’tan (ra.) Hazreti Peygamber (asm.) buyuruyor:

“Temiz ye, duan makbul olur” diyor. Yani “Duan makbul olsun diye elini aç, yalvar” demiyor. “Yemeğini düzelt” diyor. İlgisi var demek. Temiz yemezsen, yani helal yemezsen, duan makbul olmaz. Ne ilgisi var ikisinin? Çok ilgi var işte.

Bizim İslam âleminde ikinci büyük zaafiyetimiz de İslam’ı beş vakit namaz, Ramazan orucu, zekât, hac, umreye gidiş gibi görmemiz.

Yeniden silkinme, yeniden Kur’an’ın özüne dönme ve yeniden Hazreti Peygamber’i (asm.) ve sahabesini doğru keşfetme ihtiyacı var diye inanıyorum. Çok, hem de sıkı bir ihtiyaç var buna. Onun için ben bütün televizyon programlarında Rasulullah (asm.) ve sahabe ağırlıklı konuşuyorum. Orda ince dersler, örnekler vermeye çalışıyorum. Bizim için tek ölçü ve tek örnek O olmalı diye düşünüyorum.

 

Hocam istifadeli bir sohbet oldu, çok teşekkür ediyoruz.

Ben teşekkür ederim.