114 Yazı Prof. Dr. Alaaddin Başar

Yazar Profili »

Tarafsızlık Güzel Mi?

Nisan 2013, 436 210 Görüntülenme Eklenme Tarih: 21 Nisan 2020 23:10 Prof. Dr. Alaaddin Başar

 

Tarafsızlık güzeldir, ama her zaman ve her yerde değil.

Âdil hüküm vermede, bilirkişi raporu hazırlamada, adayları imtihan etmekte tarafsızlık esastır.

Ancak tarafsız düşünmenin yahut davranmanın çok yanlış ve çirkin olduğu konular da az değildir. Başta imanî meseleler olmak üzere birçok sahada tarafsız düşünmek, menfiden yana olmayı netice verir.

İnanan insan iman cephesindedir. İmana dair meseleleri Kur’an eksenli olarak değerlendirir. Bu onun imanının gereğidir. Bu konularda tarafsız olamaz.

Cephede harp ederken tarafsız olamazsınız. Dostla düşmanın tam ortasında duran adam tarafsız değil, kararsızdır ve her iki cephenin de makbulü değildir.

“Allah’a kendinizi tam olarak teslim edin ve şeytanın ardından gitmeyin, zira o sizin apaçık düşmanınızdır.” (Bakara Sûresi, 208) ayet-i kerimesinin de haber verdiği gibi, iman karşıtı cereyanların tümünün temelinde şeytanın akılları karıştırıp kalpleri bulandırması yatar.

Onun yolunda gidenler iman, ahlâk ve ibadet karşısında bir muhalefet cephesi oluştururlar ve müminleri aldatmak için çok sinsi oyunlar sergilerler. Bunlardan birisi de “tarafsızlık” aldatmasıdır. Kendileri küfür tarafında yer aldıkları halde müminlere tarafsızlık teklifinde bulunurlar.

İmanla küfür arasında tarafsız kalmak mümkün değildir. İman hakikatlerini tarafsız olarak düşünmeye kalkan kimse, küfre de yüzde elli ihtimal vermiş demektir.

Üstat Bediüzzaman Hazretleri bu dehşetli oyunu şu veciz ifadeleriyle bozmuştur:

“Bîtarafane muhakeme ise, taraf-ı muhalifi iltizamdır. ...bîtaraflık değildir, muvakkaten bir dinsizliktir.” (Sözler)

İnançsız insanların iki ayrı grupta toplandıklarını görüyoruz. Büyük kesim, İslam’a ve imana dair hiçbir meseleye ilgi göstermez. Onların tek meselesi menfaatlerini korumak, hayatlarını lüks içinde geçirmek ve nefislerini sefahatın her çeşidiyle yoldan çıkarmak, ölümü ve ahireti düşünmeden yaşamaktır. Diğer kesim ise bu kadarla kalmaz, din düşmanlığını bir ideoloji olarak benimser ve bu konuda büyük gayret gösterir.

İslam’a hücum etmek için her bahaneyi kullanan bu ikinci grup insanlarla dinî meseleleri münazara eden insan, gerekli donanıma sahip değilse, büyük bir tehlikeye maruz kalabilir. Çünkü, muhatabı inkâr ve inançsızlık cephesinde imana karşı savaş verdiğinden dinî meselelere insafla yaklaşmaz, hakka daima karşı çıkar ve bâtılı savunur. İnançsızlığından taviz vermeye hiç yanaşmadığı halde, münazara ettiği kimseleri, tarafsız düşünmeye ve imanî meseleleri tarafsız olarak değerlendirmeye davet eder.

Bazı konularda tarafsızlığın yanlış sonuçlara götürebileceğine bir iki örnek verelim:

Kendisini yakinen tanıdığımız ve dürüstlüğünde hiçbir şüphemiz olmayan bir adama, bir başkasının “hırsızlık ve sahtekârlık” isnadında bulunduğunu düşünelim. Bu durumda bize düşen görev, onun dürüstlüğüne olan inancımızı aynen devam ettirmek, karşı taraftan kendi iddiasını ispat etmesini istemektir. Söz konusu şahsın dürüstlüğü hakkında şüpheye düşsek, tarafsız hareket etmiş olmayız, aksine yüzde elli nispetinde o müfterinin safına geçmiş oluruz.

Bir başka örnek:

Bir adam “Bir harf katipsiz olmaz, bir hane ustasız olmaz” hakikatinin aksini iddia etse, biz bu iddiayı tarafsız olarak değerlendiremeyiz. Böyle yaptığımız taktirde, bir harfin kâtipsiz yazılabileceğine, bir hanenin de ustasız inşa edilebileceğine ihtimal vermiş oluruz. Bu ise, yine yüzde elli nispetinde o iddia sahibinin safına geçmek demektir. Biz bu kati bilgimizden taviz vermez, ancak karşı taraftan kendi iddiasını ispat etmesini isteriz. Onun getireceği deliller üzerinde tartışırız.

Bir diğer örnek:

Biz iman ederiz ki: “Dünya öldükten sonra ahiret suretinde dirilecektir.”

Bu davamızın birçok aklî delili de vardır. Sadece birisini nakledeyim:

Şu gecenin sabahı ve şu kışın baharı, ne kadar makul ve lâzım ve kat’î ise, haşrin sabahı da, berzahın baharı da o kat’iyyettedir.” (Sözler)

Öte yandan bu davanın naklî delilleri, bütün semavî kitaplardır. Ve yüz yirmi dört bin peygamber aynı davayı ilan etmişler, mucizeleriyle de ispat etmişlerdir. Onların izinde giden bütün kâmil insanlar da bu davanın şahitleridirler.

Biz bu iman rüknünü inkâr eden birisiyle konuşurken tarafsız olamayız. Zira, bu konuda tarafsız düşünmek, ahiretin olmayacağına da yüzde elli ihtimal vermek demektir. Bu ise Bediüzzaman Hazretlerinin buyurduğu gibi “muvakkaten bir dinsizliktir.”

İman bir bütündür tecezzi kabul etmez. İman eden kişi imanın bütün rükünlerine iman etmiş demektir. Birisine dahi inanmasa imanı gerçekleşmez. Aynı şekilde, imanın her bir rüknü de tecezzi kabul etmez. Kitaplara iman eden kişi bütün semavî kitaplara inanmış demektir, birine dahi inanmasa mümin olamaz. Peygamberlere iman da böyledir.

Ve iman şüpheyi kabul etmez. Şüphe de “muvakkaten bir dinsizliktir.”

Şu var ki, şüphe ile vesveseyi karıştırmamak gerekir. Şüphe başka, vesvese daha başkadır. Şeytanın kalbe attığı vesveseler şüphe değildir. Nur Külliyatında güzelce izah edildiği gibi, vesveseden kalbin rahatsız olması o sözlerin kalbe ait olmadığını gösterir ve imana zarar vermez.

Şüphe, bir meseleyi aklın incelemeye alması, konuyu “Acaba şöyle mi, yoksa böyle mi?” diyerek her iki şıkka da ihtimal vermek suretiyle incelemesi demektir. Vesvesede böyle bir durum söz konusu değildir.

Ahiret konusunda tarafsız düşünmesi gerekenler, ahireti inkâr edenlerdir. Onlar, tarafsızlık adına, bu dünyanın yıkılmasından sonra yeni bir âleme gidilebileceğine ihtimal verdiklerinde, iman etmeye yüzde elli yaklaşmış olacaklarından buna kesinlikle yanaşmazlar.

Bize düşen görev, inancımızdan hiç taviz vermeden, kendilerinden ahiretin olmayacağına delil getirmelerini istemektir. Âhiret, bu dünyanın yıkılmasından sonra gidilecek yeni âlemin ismidir. Ve dünya henüz varlığını devam ettirdiğinden onların, bu inkârlarını ispat etmeleri aklen mümkün değildir. İnanmamak ayrı meseledir. Bunun içindir ki müminleri şüpheye düşürmek kastıyla bu ispatı onlardan beklerler ve isterler.

Başta da ifade ettiğimiz gibi, inançlı insanlara tarafız düşünmeyi teklif edenler kendi yanlış inançları ve bâtıl görüşleri konusunda bu yola hiç girmez, tarafsızlığı sadece muhataplarından isterler. 

 

 


Nisan 2013, 436 Sayısı Tüm Yazıları


YAZARIN DİĞER YAZILARI

İnsan, Hayatının Sahibi mi? / Nefsin Yanlış Kıyası

Biz “Benim kolum” sözünü, “Bu kolu kullanmaya benim ruhum yetkili kılınmış” manasında söyleriz. Hiç kimse, kendi kolunu kendisinin yaptığını iddia etmez. Aksi halde, her şeyi bu ters mantıkla değerlendirmesi gerekecek ve “ağacın dalı” derken dalı ağacın yaptığına inanması icap edecektir.

Devamı »

Şerlerin ve Çirkinliklerin Kaynağı Nedir? / Şerlerin Esası

Mesela: Bir aynayı şuurlu kabul edelim. Işığa kavuşmaya hayır, karanlıkta kalmaya şer diyelim. Bu ayna, iradesini doğru kullanarak güneşe yüzünü döndüğünde aydınlanır ve ısınır, ama bunların meydana gelmesinde onun hissesi çok azdır. Yaptığı tek şey “vereni kabul etmek” mânâsında güneşin ışığını almayı kabul etmektir. Bu ayna güneşe sırtını çevirdiğinde ise karanlıkta kalır, ışıktan mahrum kalma bir ademdir ve o ayna bu ademin, bu şerrin faili olur. İnsanın işlediği bütün hayırlar da kalbini ve

Devamı »

Benlik Duygumuzu Kullanarak Allah'ın Mutlak Sıfatlarını Nasıl Biliriz?

“…Mutlak ve muhit bir şeyin hududu ve nihayeti olmadığı için, ona bir şekil verilmez; ve üstüne bir suret ve bir taayyün vermek için hükmedilmez, mahiyeti ne olduğu anlaşılmaz.” (Bediüzzaman, Sözler) Bu ifade, “Niçin Cenâb-ı Hakk’ın sıfât ve esmâsının marifeti enaniyete bağlıdır?” sorusunun cevabında yer alır.

Devamı »

Ayetteki Emanet Kavramı

İnsandaki sıfatlar ve kabiliyetler, Allah’ın sıfatlarını ve şuunatını bilme noktasında bizim için büyük birer rehberdirler.

Devamı »