34 Yazı Prof. Dr. Kemal Sayar

Yazar Profili »

Hayatı Seviyorum

Kasım 2012, 431 247 Görüntülenme Eklenme Tarih: 06 Haziran 2020 15:08 Prof. Dr. Kemal Sayar

 

Beyin, tıpkı sinir hücresi gibi tek başına bir varlık değil. İnsan insana muhtaç, beyin diğer beyinlere. Batı uygarlığı bize ‘tek başına bir ben’ fikrini dayatsa da biz insanlar gruplar halinde var olan, beyinleri birbirine kenetli, ancak ilişkilerle büyüyen varlıklarız. Bunu en iyi terapistler fark edebilir.

Terapi içinde danışanımızın bizimle beraber değiştiğini, kurulan ilişki sayesinde, geçmişin yüklerinden bir nebze kurtulduğunu fark ediyoruz. Bu yüzden terapi içinde danışanlarımızın o ilişkinin içinde ne hissettiğini, neyin işe yarayıp neyin yaramadığını sorgulamamız gerekiyor. Terapinin değişim anları bu yüzden derin iç görü anları olmaktan ziyade, danışanlarımızın kabullenilip anlaşıldıklarını hissettiği anlar oluyor. Bazen siz hiçbir söz söylemeseniz de muhatabınız anlaşıldığını hissediyor. Bazen sizin öylesine sarf ettiğiniz bir kelime onun iç dünyasında değişik yankılar buluyor ve büyük bir değişimin işaret fişeği oluveriyor. Terapi içerisinde biz de değişiyor ve olgunlaşıyoruz. Dünyayı bir başka insanın gözünden görmeye çalışmak ufkumuzu genişletiyor. Eğer kendi dünyamızı ötekinin bakış açısına açmazsak; onun bize dokunmasına, bizi harekete geçirmesine veya aydınlatmasına izin vermemiş oluruz.

Düşünür  Martin Buber’in söylediği gibi, “Gerçek hayat, tamamıyla buluşmadan ibarettir.” Buluşmak, karşılaşmak. İnsan ötekiyle karşılaşarak var olur. Ötekinin bakışıyla, ötekinin gövdesini bana çevirmesi ve beni dinlemesiyle. İlişkiyle. Sadece ilişkiler vasıtasıyla kendimizi dünyaya ve başkalarına tamamen açarız. Sessiz veya dile dökülmüş bir biçimde, zihinlerimizde sadece ötekinin varlığının hüküm sürdüğü biricik bir diyalogla. Benimle onun arasında, yaşayan, karşılıklı bir ilişki kurmak arzusu içinde olduğumda. Başka bir insana bağlanabilmek için ona açık olmam gerekir. Olmamız gerektiğini düşündüğümüz kişi olmak arzusundan sıyrılarak, gerçekten olduğumuz kişi olmaya izin vererek. Gerçekte kimim ben? Gerçekte olduğum kişi olmak, yani olduğum gibi görünmekle sahiciliğe adım atarım. İncinmeyi göze alarak. Kendi yaralarımızı saklamadan. Yaralarımızdan utanmadan. İncinmeyi göze almadan o biricik diyalogu başlatamayız.

İnsan bu dünyada hikaye ederek var oluyor. Ruh sağlığımızı korumak için ihtiyaç duyduğumuz şeylerden bir tanesi de hikayemizin ne olduğunu bilmek ve gerektiği zaman, onu yeniden yazmak. Dünyaya tepkimizi hikayelerimiz aracılığıyla veririz. Dünyada olma biçimimiz, okuduğumuz ve bize anlatılan hikayelerden gelir. Masallar, dini hikaye ve kıssalar, aile efsaneleri ve metaforlar bu dünyada kim olduğumuza dair bir açıklama sunar. Hikayeler uydurur, hikayeler okur, hikayeler işitiriz. Hayatlarımız bu hikayeler arasında dokunur ve onlara tepki verir. Zihinlerimizi oluşturan şeyler anlatılardır.

Hayatın erken döneminde bize bakım veren kişiler, o erken dönemde bir türlü dile dökemediğimiz duyum, duygu ve eylemleri bizim için kelimelere tercüme eder. Hikayeler vasıtasıyla yaşantılarımızı tutarlı anlamlara dönüştürürüz. Çocuklar ve ebeveynleri yaşantılarını beraber hikaye eder ve böyle yapmakla da anılarını düzenler ve onları toplumsal bir bağlama yerleştirirler. Böylece benlikten duygulara, eylemlere ve ötekilere bir köprü kurulur. Hikayelerin birlikte oluşturulması insan gruplarının hepsinde neredeyse ortaktır. Bunun olumsuz yanı bir ebeveynin çocuğa kendi korku endişe ve önyargılarını kolayca bulaştırabilmesi, olumlu yanı ise hikayenin birlikte oluşturulmasının olumlu değerlerin ve grup kültürünün aktarılmasına hizmet etmesidir.

Bir çocuk sadece anne ve babasıyla kendi hayat hikayesini oluşturmaz. Aynı zamanda pek çok başka hikayeyi de dinler. Bu hikayeler çocuğun zihninde problem çözmeyi, iyimserliği ve kendi kendini teskin edebilmeyi kolaylaştırır. Yeni şeyler öğrenmek; bildiğimiz sinir yollarını nasıl değiştiriyorsa, yeni bir hikaye de dünyayı bilme biçimimizi etkileyebilir. Bu hikayeler sayesinde grup kimliği, bilgelik ve tecrübe bir nesilden diğerine aktarılır. Yine bu hikayelerle insanlar ölümle yüzleşmeyi, kendilerini teskin etmeyi ve hayatla başa çıkmayı öğrenir. Hikayeler kendimiz hakkında biraz daha nesnel bir şekilde düşünebilmeyi sağlar. ‘İnsanın Anlam Arayışı’ adlı kitabında Viktor Frankl, toplama kampındaki ıstırap ve zalimliğin üstesinden gelmek için, kendi zihin ve tahayyülünde bir özgürlük mekanı yarattığını söyler. Hayatta kalışını bu umut eylemine bağlar.

Hikayeler hakkında ki en güzel şey onların eğilip bükülebilir olmasıdır. Bize yardım etmeyen bir hikayeyi alıp onun yerine daha işe yarar bir hikaye koyabiliriz. Geçmişte işe yaramayan senaryoyu, mutlaka elimizde tutmak ve  geleceğin senaryosu olarak kabul etmek zorunda değiliz. Sevilmeye değmez olduğumuz inancı sadece bir inançtır. Bu inanç, kendimize söylediğimiz bu masal, kolaylıkla gözden geçirilebilir. Bu gözden geçirme, hayatımızı olumlu yönde değiştirebilir.

Kendimizle nasıl konuştuğumuz, kendimiz hakkında neler söylediğimiz ve kendi hikayelerimizi nasıl gözden geçirdiğimiz hayatlarımızı kökten bir biçimde değiştirebilir. Öteki ile bağ kurmak kadar, bize anlamlı ve doğru gelen tutarlı bir hikaye oluşturmak da hayatın asıl meselelerinden. Hikayelerimiz günübirlik hayatın birbiriyle ilgisiz, uçuşan izlenimlerine bir tutarlılık kazandırır. Geçmişi ve geleceği bugünde buluşturarak, hedeflerimize ulaşmak yönünde bize bir çerçeve çizer, bir kimlik duygusu verir.

Şükür ki duyduğumuz hikayelerin hepsi tamahkarlık, savaş ve zalimlik üzerine kurulu değil. Bir araştırma, günde dört saatten fazla televizyon seyreden insanların, günde iki saatten az televizyon izleyenlere kıyasla, başlarına bir şiddet olayı geleceğine daha fazla inandıklarını göstermiştir. Kendimizi hangi hikayelere maruz bıraktığımız önemlidir. Sürekli kötü haberlere maruz kalmak dünya ve dünyayı dolduran insanlar hakkında bizi dengeli bir görüşe ulaştırmaz. İçimizdeki iyimserliği büyütmek ve daha iyimser hikayeleri arayıp bulmak zorundayız.

Ötekiyle bağ kurmanın önemine değindim, bu hayatı tutarlı bir hikaye oluşturabilmek için yaşadığımızdan dem vurdum. Bunların doğru bir biçimde cereyan edebilmesi için iyimserliğe ihtiyacımız var.

İyimserliğin bedensel ve ruhsal sağlıkla yakından ilgili ve iyimserlerin ortalama ömrünün daha uzun olduğu, iyimser insanların cerrahi işlemlerden veya kanserden daha hızlı iyileştiği, insanlara daha çok güvendikleri ve daha tatmin edici ilişkilere sahip oldukları bugün pek çok araştırmayla gösterilmiştir.

Peki ya hiç olumlu bir hikaye işitmeden büyürsek? Hayatımız boyunca olumlu hikayeleri işitebileceğimiz ortamlarda hiç bulunmamışsak? Mutlu sonlarla biten hikayelerimiz yoksa, beynimiz bundan nasıl etkilenir dersiniz?

Hayatta olup biten şeylerden olumlu bir anlam çıkarabilecek bilgimiz yoksa, iyi haberleri takdir edecek sinir yolları hiç ateşlenmez. Eğer iyi haberleri işitmek için kullanabileceğimiz bir zihne sahip değilsek böyle haberleri dikkate alacak sinir yollarına da sahip değilizdir. Böylesi bir durumda muhtemelen bunun farkında olmayız ve iyi haberler işitsek bile, bunların iyi haberler olduğuna inanmayız.

Bir arkadaşımla ne zaman bir araya gelsek, eleştirecek bir şeyler buluyorduk. Bir buluşmamızda eleştirecek şeyleri bir süreliğine içimizde tutmamızı ve sadece gördüğümüz olumlu şeylerden bahsetmemizi teklif ettim. Bu basit alıştırmayı yaptığımız her seferinde kendimizi daha iyi hissediyorduk. Bu size başlangıçta ahmakça görünebilir ancak insanın dilini iyiye alıştırması bir süre sonra duygusal halini de olumlu etkiliyor. Bu tarz bir ödevi bazen birbiriyle geçinemeyen karı kocalara da öneriyorum. Zaten bir bilimsel çalışma, bir evin içinde olumlu sözler olumsuz sözlere galip geliyorsa evliliklerin uzun ömürlü olduğunu gösteriyor. Bir evde bir olumsuz söze karşılık beş olumlu söz varsa, o evliliğin yaşama şansı çok daha yüksek.

İyimserlik elbette dünyaya sürekli ağzımız kulaklarımızda, pırıltılı bakışlarla, mütemadi bir sırıtışla bakmamız anlamına gelmiyor. İyimserlik kendimizi gerçeklik hakkında kandırmamız anlamına da gelmiyor. İyimserlik tatbikatı, bir olayın olumsuz veçhesinden çok olumlu veçhesini dikkate almayı gerektiriyor. Bir ilişki kopup bittikten sonra kendinizi üzgün hissetmeniz kaçınılmazdır. Bu üzüntüyü reddetmek hiç gerçekçi olmaz. Oysa iyimserlikte, bu ilişkinin size verdiği tecrübeyle gelecekte daha iyi, daha güzel ilişkiler kurabilmenizin umudu vardır. İyimserlik, hayata umut tohumlarını serpmektir, bunların bazıları yeşerir ve filiz verir.

Ötekine kendimi açabildiğim için, benden farklı olanın hikayesini dinleyebildiğim için. Kendi hikayemi tutarlı bir biçimde oluşturmaya çalıştığım için. Uçuşan anılar arasında bir ip cambazının hüneriyle yürüyebildiğim için. Dünyayı bulduğumdan daha güzel bırakabileceğime dair bir inanç taşıdığım için. Yaşamak bir buluşma olduğu için.

Hayatı seviyorum.

 

 


Kasım 2012, 431 Sayısı Tüm Yazıları


YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yol Çatallandığında

“Bir ormanda yol ikiye ayrıldı ve ben / Ben gittim daha az geçilmişinden / ve bütün fark da bu oldu işte” diyordu Robert Frost

Devamı »

Televizyon ve Depresyon

Hayatımızı daha geniş bir dairede yaşamak, haberlere gömülüp kalmamak lazım. Bir seferliğine haberi okuduktan veya izledikten sonra ısrarla beş on sefer aynı haberi dinlerseniz, bu artık ikincil travmatizasyon sürecine giriyor. O haberler üzerinden biz örselenmeye başlıyoruz.

Devamı »

Affetmek

Affetmekle yüzümüzü geleceğe döner, geçmişin zindanından kendimizi azat ederiz. Affetmek yanlışı geçmişe yerleştirir ve geleceği onun etkisinden kurtarır. Genişler gelecek. Affetmek unutmak değil, sadece mütecavize duyulan öfke ve hıncın içimizden geçip gitmesine izin vermektir.

Devamı »

Hayat Terapisi

Yunanca “therapeuein”, “iyileşmek” ya da “iyileştirmek” anlamlarına gelir. Bu sebeple psikoterapi tam anlamıyla “ruh iyileştirmesi” demektir.

Devamı »