TR EN

Dil Seçin

Ara

Psikiyatrist Mehmet Tüzün ile Ruh Hastalıkları Konusunda Merak Edilenleri Konuştuk

Psikiyatrist Mehmet Tüzün ile Ruh Hastalıkları Konusunda Merak Edilenleri Konuştuk

Röportaj

S: Ruh hastalığı nedir? Ruh hasta olur mu? 

C: Psikiyatrinin konusu olan ruh, dinin konusu olan ruhtan farklıdır. Aslında psikiyatrik hastalıklar için Batı dünyasında “mental (akılla ilgili) bozukluklar” terimi kullanılır. ‘Zihinsel hastalıklar’ veya ‘Akıl hastalıkları’ denilmesi de mantıklı sayılabilir. Yani ortada bir isimlendirme hatası vardır. 

 

S: Peki nasıl oluyor bu rahatsızlıklar?

C: İnsan beyninde düşünce, heyecan, öfke, uyku gibi fonksiyonları düzenleyen merkezler vardır. Bu merkezlerdeki yapısal ve biyokimyasal dengesizlikler, düşünce ve davranışta bozulmalara yol açar ve psikiyatrik rahatsızlıklar ortaya çıkar. Doğuştan gelen genetik yatkınlık, çocuklukta alınan eğitim, çevre şartları ve kültürle ilgili unsurlar da rahatsızlıkların gelişmesini etkileyen faktörler arasındadır.

 

S: Psikoloji ile psikiyatrinin farkı da çok merak ediliyor.

C: Psikiyatri tıbbın bir dalıdır. Zihinsel hastalıkların tedavisiyle uğraşır. Psikiyatri uzmanı olmak için Tıp Fakültesi sonrasında uzmanlık eğitimi almak gerekir. Psikoloji ise normal insan davranışlarını inceleyen bir bilimdir. Psikologlar Edebiyat Fakültesi Psikoloji bölümünden mezun olur ve esas olarak insanın normal hayatta karşılaşacağı ergenlik, evlilik, iş değiştirme gibi durumlara uyum sağlaması üzerinde eğitim alırlar. Hastalıklar sözkonusu olduğunda ise genellikle bir psikiyatriste yardımcı olarak görev yaparlar. Bir psikoloğun kendi başına bir hastayı değerlendirip tedavi etme yetkisinin olmadığını ve bunun çok ciddi riskler içerdiğini de söylemek lazım.

 

S: Akıl hastalıkları ilaç tedavisi ile düzelir mi?

C: Tıbbın her sahasında olduğu gibi, psikiyatrik hastalıklarda da ilaç tedavileri vardır ve bazı vakalarda tama yakın düzelme sağlayabilirler. Tabii ilaçların istenilen etkiyi göstermesi için belli bir süre geçmesi gerekir. Zira beyinde yıllar boyunca oluşmuş biyokimyasal dengesizliğin düzelip, yeni bir denge kurulması zaman alır. Bu süre bazen haftalarla ölçülürken, bazı durumlarda yılları bile bulabilir. Çok görülen bir sorun olduğu için söylemek istiyorum, bir süre ilaç kullanıp kendini iyi hisseden kişi, vaktinden önce tedaviyi bırakırsa, hastalığı büyük bir ihtimalle tekrarlayacaktır. İlaç tedavisinin doktorun önereceği süre boyunca devam etmesi gerekir. Yıllar içinde gelişen bir rahatsızlığın birkaç gün ilaç almayla kökten bitmesini beklemek, fazla iyimser bir yaklaşım olur.

 

S: Psikiyatriste gidenlere bazıları deli gözüyle bakıyorlar. Nasıl çözülür bu önyargı?

C: Bu durum bilgi eksikliğinden kaynaklanan bir sorun. Bize baş vuranların büyük bir çoğunluğu, çevremizdeki herkeste görülebilecek şikayetlerle gelirler. Moral bozukluğu, halsizlik, heyecan, vesvese, korku veya uykusuzluk gibi. Bunların hangisi için ‘delilik’ diyebiliriz ki?

 

S: Psikiyatristler için halk arasında kullanılan bir tabir var. “Deli doktorlarının çoğu, kendileri de biraz delidir.” denir. Gerçekten böyle midir sizce?

C: Bu abartılı yakıştırmanın az da olsa bir gerçeklik payı vardır muhakkak. Ülkemizde yapılan bir araştırmada görülmüştür ki, psikiyatri uzmanlığını seçen doktorların bir kısmı, daha bu ihtisasa başlamadan önce ruhsal yönden problemli olan kişiler. Böyleleri muhtemelen kendi dertlerine de derman aramak için psikiyatriyi seçiyor olabilirler.

Hatta denilir ki, bir üniversitemizin psikiyatri bölüm başkanı, ihtisas için başvuran asistan adaylarına “Hangi probleminizi çözmek için psikiyatrist olmak istiyorsunuz?” diye sorarmış. Bir gün bu soruya bir aday “Peki hocam siz hangi probleminizi çözmek için psikiyatrist oldunuz?” diye sorduktan sonra bu soruyu bırakmış.

 

S: Peki bu doğruysa siz hangi sorunlarınızı çözmek için psikiyatriyi seçtiniz desem?

C: Üniversitenin ilk yıllarında geçirdiğim depresyonun, psikiyatriyi seçmemde etkisi olduğunun farkındayım. Ancak burada tek faktör kendini tedavi etme arzusu değildir. Daha çok hastalarla empati yapabilmekle ilgisi var. Yani bir insan hayatı boyunca hiç mide şikayeti yaşamamış ise, mide ağrısı çekenlere yardım etme isteği o denli fazla olmaz. Ama depresyon geçirmiş, onun sıkıntılarını yaşamış ise, depresyon hastalarına yardım etmekten özel bir haz alacaktır. Nitekim göz bozukluğu olanların göz uzmanı, doğuştan kalça çıkığı olanların ortopedist olmaları gibi örnekleri çok gördüm.

 

 

S: Konunun din ile ilgisini de merak ediyorum. Mesela sağlam inançlı insanların akıl hastalıklarına yakalanmaması gerekir sanki. Sizce?

C: Bir karşı soru sorayım: İnançlı insanlar şeker hastası olamaz mı? Tabii ki olur. Kimse bunda bir gariplik görmez. Öyleyse dindar bir insanın psikiyatrik bir hastalığa yakalanmasını da çok garipsememek lazım. Zira (bahsettiğim gibi) psikiyatrik rahatsızlıkların çoğu önemli ölçüde fizik bünyeden, yani sinir sistemindeki dengesizliklerden kaynaklanır ve kişinin inancıyla, hayat tarzıyla ilgisiz biçimde ortaya çıkabilir.

Mesela Manik-Depresif Hastalık, çoğunlukla görünür bir sebep olmadan, genellikle de mevsimlerle ilişkili olarak seyreder ve bariz biçimde ailesel geçiş gösterir. Doğuştan genetik yatkınlığı olan bir kişi, dengeli yaşayan bir dindar da olsa, manik atak geçirebilir. Ama şu var ki, kişinin hastalığı da sağlığı gibidir. Mesela serseri bir insan bu hastalığa yakalandığında, ona-buna sataşıp kavga eder, karşı cinse sarkıntılık eder de, ahlaklı bir insan bu hastalığı taşkın bir şekilde çevredekilere öğüt vermekle, ölçüsüzce yardım faaliyetlerinde koşturmakla geçirebilir.

Yine mesela beyindeki serotonin metabolizmasında bozukluk olan bir kişi, düşünce biçimi ne olursa olsun depresyona yatkın olur. Ancak tabii ki böyle bir hassasiyeti olan kişi, eğer inancından destek alıyorsa, depresyona daha fazla direnebilir de.

Sorduğunuz soruya şöyle ikinci bir cevap da verebilirim: “Yarım doktor candan eder, yarım hoca dinden eder.” denildiği gibi, ‘yarım inanç’ da hasta edebilir. Yarım inanç derken şunu kastediyorum: Mesela bir insan Allah’ı sadece yasaklayıcı ve cezalandırıcı sıfatları ile tanır, affedici, merhamet edici yönlerini görmezden gelirse, küçük hatalarından dolayı bile kolaylıkla depresyona girebilir. Maalesef toplumumuzda din eğitimi (aileden başlamak üzere) daha çok “böyle giderseniz cehennemde yanarsınız” havasında olduğu için, dindar insanlarda kendini suçlamaya ve depresyona daha fazla yatkınlık vardır bile diyebiliriz.

Yine de Peygamber sünnetine uyarak yaşayanların, ruhsal hastalıklara karşı epey korundukları da bir gerçektir. Mesela sabah erken kalkıp sonra yatmamak ve toplam olarak da az uyumak, hem dinimizde tavsiye edilir, hem de depresyona %70 oranında iyi gelmektedir. İskandinav ülkelerinde bu konuda pek çok araştırma yapılmıştır ve “uyku deprivasyonu” (tam veya kısmi olarak uykusuz kalma) bir depresyon tedavisi olarak tıp literatüründe yer almıştır. 

Yine oruç tutmanın gergin ve asabi bünyeleri yumuşattığı, birçok ruhsal hastalıkta kısmen düzelme sağladığı da herkesçe gözlenen bir olgudur. Hatta çocuk hastalıkları dalındaki bazı yayınlarda, sara (epilepsi) hastası çocuklarda az yemek yeme ve belli gıdaları alma ile karakteristik bir gıda rejimi önerilmektedir. Bu sıkı rejim sonrası vücutta oluşan ketoasidoz halinin, beyindeki düzensiz çalışan hücreleri kontrol altına aldığı düşünülmektedir. Oruç esnasında vücutta oluşan temel değişim de ketoasidozdur zaten. Oruçlunun ağzındaki kokunun sebebi de budur. Yine son yıllarda aralıklı aç kalma (intermittant fasting) denilen oruç benzeri sistemin de, sağlıklı yaşama katkısı sebebiyle giderek popülerleştiğini bilirsiniz.

Yine sık sık suyla temas etmenin gerginliği, stresi azalttığı da bilinen bir gerçektir. Nitekim hırçın çocukların bol bol suyla oynamalarını tüm hekimler önerirler. Veya panik atak dediğimiz aşırı heyecan hallerinde hastanın elini-yüzünü soğuk suyla yıkaması da önerilir; zira gerginliği azaltmaya yardımı olmaktadır. Hadislerde de öfkelenince abdest almanın tavsiye edildiğini duymuşsunuzdur.

 

S: Bazıları da “Fazla derin düşünme. Filan kişi dine çok daldı, hatta tarikata girdi, sonra da akıl hastası oldu.” gibi yorumlar yapıyorlar.

C: Hassasiyeti fazla, muvazenesi az, akıl hastalığına yatkın bazı insanlar, dertlerine derman ararken, “belki dini yaşantıda deva bulurum” diye o yöne meyledebilirler. Ama bazen tabiatlarında var olan dengesizlik yüzünden dini de çarpıtılmış olarak yaşayıp, fayda göremezler. Sonra da, zaten “geliyorum” diyen hastalık açığa çıkar. Ben Allah rızası için değil de, şifa bulmak için tarikata vs. giren birçok insan tanıdım. Çoğu fayda görmediler.

 

S: “Hastalık da, şifa da Allah’tandır. İlaç kullanmak şart mı? Dua etmek yetmez mi?” diyenler oluyor, bunlara ne dersiniz?

C: Bu soruya Eyüp Peygamber üzerinden cevap verebiliriz. Hz. Eyüp hastalığı Allah’tan bilmiş, şifa için de dua etmişti ama, ona “tamam, duan kabul oldu, artık şifa buldun” denmedi. Ayağıyla yere vurması, oradan çıkan suyu içip onda yıkanması emredildi. Hz. Eyüp de o şekilde şifa buldu. Burada geçen ayağıyla yere vurmanın egzersize, yerden çıkan suyu içmenin de şifalı kaynak sularına, hatta dolayısıyla ilaçlara işaret olduğu bile söylenebilir.

Madem ki sebepler dünyasında yaşıyoruz, hastalıklar da bazı sebepler vasıtası ile gelişiyor, şifa için de sebeplere baş vurmak gerekir muhakkak ki. Zaten hadislerde de “Allah her derde bir derman yaratmıştır. Arayınız, bulunuz.” buyuruluyor.

Bu durumda “Şifa veren Allah’tır.” diye ilaç kullanmayı bırakmak, “Rızık verip besleyen Allah’tır.” diye yemek yemeyi bırakmak gibi garip olmaz mı? Burayı biraz düşünün bence.

 

S: Ama Hz. Eyüp doğal bir vesile ile, kaynak suyu ile şifa bulmuş. İlaçlar ise yapay maddeler değil mi?

C: İlaçlar uzaydan gelmiyor ki. Dünyada bulunan maddelerden yapılıyor. Kimisi bir madenden, kimisi bir bitkiden, kimisi de bir bakteriden elde ediliyor. Ama o doğal kaynaktan bulunan madde laboratuarlarda geliştirip doz ayarlaması yapıldıktan sonra ilaç haline getiriliyor. Üstelik bu düzenlemeler yapılmadığı takdirde, sorun çıkma ihtimali de çok yüksektir. 

Mesela acı düvelek tohumunun sinüzite iyi geldiği bilinir. “Bu tohumun suyu buruna bir-iki damla damlatılırsa iltihabı söker.” denir. Fakat ondaki aktif madde o kadar yoğundur ki, biraz fazla damlatırsanız aşırı bir etki yapar ve tehlikeli olur. Bir yakınım bu yüzden ölüm tehlikesi atlattı, oradan biliyorum. Oysa ilaçların dozunu bünyeye göre ayarlamak çok kolaydır. 

Üstelik mesela haşhaş da doğaldır ama zararlıdır ve alışkanlık yapabilir. Tütünü, esrarı vs. de hatırlayabiliriz.

 

S: Ama ilaçların da yan etkileri var. Hem bazıları alışkanlık da yapıyor.

C: Kullanılan ilaçlar bazı yan etkiler gösterebilir tabii. Ona bakarsanız aspirin gibi basit ağrı kesicilerin bile yan etkileri vardır. Ama ilaç yan etkilerin pek azı tedaviyi kesmeyi gerektirecek kadar önemlidir. Yan etkiler olduğunda doktorunuza danışırsanız, doz veya ilaç değişikliği ile sorun kolayca çözülebilir. Ayrıca psikiyatride kullanılan ilaçların sadece çok az bir kısmı alışkanlık yapma riski taşırlar. 

 

S: Peki bu hastalıklar sadece ilaçla mı tedavi edilirler?

C: Tüm psikiyatrik rahatsızlıklarda iki temel tedavi biçimi vardır: 1-İlaç tedavisi 2-Psikoterapi. 

İlaç tedavisi hayli kolay bir yöntemdir ve hastaların çoğunda %70-80 düzelme sağlayabilir. Yani kişi bazen on beş-yirmi gün sadece ilaç almakla, hastalanmadan önceki haline dönebilir. Ama bu, adı üstünde, “hastalanmadan önceki hal”dir. O duruma dönen kişinin bir süre sonra yeniden aynı rahatsızlığa yakalanması çok büyük bir ihtimaldir. O yüzden, gerçek ve kalıcı bir düzelme için kişinin hayata bakış açısını değiştirmesi, yeni bir düşünce ve yaşama biçimi geliştirmesi gerekir. Bu da ancak psikoterapi ile mümkün olabilir.

 

S: Psikoterapi nedir, biraz açıklar mısınız?

C: Kısaca söylersek, kişinin duygusal çatışmalarını çözümleyen, gerginliğini, moral bozukluğunu azaltan, ruhsal uyumunu ve iç huzurunu artıran, insanlarla ilişkilerini olgunlaştıran tüm teknik ve yöntemlere psikoterapi denilir. Bu tarife göre diyebiliriz ki, kişinin hayatın anlamını kavramasını sağlayan, yıpratıcı olaylara karşı teselli veren, yapıcı davranış ve düşünce şekilleri geliştirmesini sağlayan, başka insanlara karşı tahammülünü, sevgisini, anlayışını artıran her türlü faaliyet, hatta dini bir sohbet dahi terapi sayılabilir. Nitekim batıdaki psikoterapiler papazların günah çıkartma seanslarından ilham almıştır. Ölçülü olmak ve güvenilir kaynaklardan alınmak kaydı ile dini eğitim, hatırı sayılır bir terapi yerine geçebilir.

Uzmanlarca yapılan psikoterapi ise, her görüşmesi en az 40 dakika süren ve kişinin duygusal çatışmalarının gerçek sebeplerini bulup çözmeye çalışan, iç huzurunu artıran, insanlarla ilişkilerini olgunlaştıran bir süreçtir. Yani kişiyi hastalanmadan önceki halinden de iyi bir duruma getirmeyi amaçlar. Tabir yerinde ise sorunun “dallarını budamayı” değil, “kökünü kesmeyi” hedefler. Ama bunun kolay bir süreç olmayacağı da açıktır.

 

S: Öyleyse kişi bir yakınına tüm içindekileri anlatıp rahatlasa, karşısındaki de onu dinleyip teselli verse, bu da bir terapi olmaz mı? 

C: Bu şekilde bir içini boşaltma, geçici bir ferahlama verir sadece. Zaten bu şekilde sorunları çözmek mümkün olsaydı, hemen hiçkimse hastalanmazdı ki. Bizde arkadaştan kuaföre dek dert dinleyecek kişi çok. Ama dertleşme, zorlu durumlarda fazla işe yaramıyor.

 

S: İnsan kendi iradesi ile bu hastalıkları yenemez mi?

C: Kişinin düzelme için gayret göstermesi tabii ki çok önemlidir. Ancak bu gayreti nasıl ve nerede göstereceğini, ne gibi yöntemler kullanması gerektiğini herkes bilemez. Bir uzmanın yol göstericiliğine ihtiyaç vardır. Öte yandan zaten terapide yapılmaya çalışılan şey, kişinin olabildiğince kendi ayakları üstünde durmayı ve sorunlarıyla baş etmeyi öğrenmesidir, onu da belirtmem lazım.

 

S: Bazıları bu tip hastaları hocalara götürmeyi, muska yazdırmayı vs. öneriyorlar. Siz ne dersiniz?

C: Bu rahatsızlıklar batılılarda da var. Oysa onlar hocaya götürme, okutma gibi yollara baş vurmuyorlar. Peki hastalıkları nasıl düzeliyor? Tabii ki psikiyatrik tedavi ile. Zaten midesi ağrıdığında veya gözü bozulduğunda doktora giden bir kişinin, stres veya öfke yaşayınca doktora değil de hocaya gitmesi, biraz anlamsız oluyor. Arabanız için imama, inşaatınız için kasaba danışmadığınız gibi, hastalıklarınız için de doktorunuzdan başkasına fikir sormayın bence. Bu soruya daha ayrıntılı cevabı geçtiğimiz ayki yazımda bulabilirsiniz.

Sorularımıza verdiğiniz cevaplar için çok teşekkür ediyoruz. Küçük bir terapi de oldu:) 

Ben teşekkür ederim. Zafer okuyucularına faydalı olması temennilerimle…