TR EN

Dil Seçin

Ara

Dolu ile Rahmet

Dolu ile Rahmet

Dede ile Torun

-Dedeciğim, “haberler”de duydum, yarın gök gürültülü sağanak ve yer yer dolu yağışı bekleniyormuş… Teyzem arabasını kapalı otoparktan çıkarmayacak, eczâneye taksiyle gidecekmiş…

-Tedbirli olmak lâzım elbette…

-Peki, geleceği önceden nasıl biliyorlar?..

-Meteoroloji de bir ilim… Geçmiş tecrübelerin ışığında, gökteki olan biteni değerlendiriyorlar… Böylece yakın gelecekteki hâdiseleri tahmin edebiliyorlar…

-Biz de kıyâfetimizi, şemsiyemizi falan ona göre hazırlıyoruz… 

-“Dolu” denince, senin yaşlarındayken şahit olduğum ibretli bir sahne gelir hep aklıma:

Tepedeki Bağ Evi’mizdeyiz… Mevsim, yaz sonu falan olmalı… Biz çocuklar, geniş yemyeşil bahçede oyuna dalmışız… Havanın karardığını, serin bir karayelin başladığını hissediyoruz ama, oyunun tadı baskın; pek oralı gibi değiliz… Derken, rüzgâr iyice sertleşti… Kuzey yönünden “şakırtılı, çatırtılı” sesler geldiğini hatırlıyorum… Ellerimize müşfik eller yapıştı ve “Dolu geliyor, dolu geliyor!..” diyerek bizleri tek katlı küçük evimize kaçırdılar!.. Babacığım aceleyle ahşap pancurları kapattı!..

-Eh, artık emniyettesiniz!..

-Biz bütün tedbirleri çabucak aldık, ama bahçede oturan bîçâre tavuklar, kümese kaçmayı başaramadılar… Hoş, yağmura doluya pek aldırır bir halleri de yoktu sanki!.. “Kış, kış, haydi kümesinize!..” gibi îkazlara nedense hiç kulak asmıyorlar… Derken dolu bastırdı!.. İrili ufaklı taneciklerin arasında hiç görmediğim büyüklükte dolu “gülleleri” sağa sola düşüyor!.. Evimizin çatısından ürkütücü sesler geliyor!.. Bir ara, korkuluktan seken irice bir dolu tanesi, kırk beş derece dışa eğimli pancur kanatlarının arasından geçerek, camı kırdı, içeriye düştü!.. Alman Harbi yıllarındayız, sinirler bozuk… İçeriye dolu değil de sanki bomba düşmüş gibi kopan feryatları, çığlıkları tahmin edebilirsin!..

-Ay Dedeciğim!.. Ben işin hikayesiyle bu kadar paniklediysem, sizler kim bilir ne korkmuşsunuzdur… Sonra ne oldu, tavuklar ne halde?..

-Camdan dışarıya bakıyoruz… Fukarâ tavukçukların hayâtından endişeliyiz… Fakat, kimsenin akıl erdiremediği işler oluyordu!.. Dolu başlar başlamaz, çil horoz daha önce hiç duymadığımız tuhaf bir ses çıkardı!..

Horozların, her zaman, bir tehlike sezdiğinde verdiği “alarm” sesini hepimiz biliriz… “Gaark” diye, kalın titrek bir ötüşle, sürüsünü teyakkuza geçirir!..

Ama bu seferki, sanki daha boğuk, daha şiddetli, değişik bir sesti!.. Sesi duyan tavuklar, yeni yetme piliçler ve tabiî horozun kendisi, hepsi birden gagalarını minâre alemi gibi dimdik havaya kaldırdılar. Kanatları, “hazır ol”da duran askerler gibi vücûda yapışık ve aşağıya uzanmış, hiç kımıldamadan, dolu geçene kadar öylece beklediler!..

Dolu geçince horoz, “başka makamdan” değişik, bir ses daha çıkardı. Bunu duyan sürü, “rahat!..” komutu almış gibi, hiçbir şey olmamışçasına, buz taneciklerinin arasında tasasız, elemsiz otlamaya devam etti!..

-Ne acayip bir olay bu Dedeciğim!.. Keşke ben de olsaydım da görseydim!..

-Sohbetlerimizde geçen bahisler ışığında bu hâdiseyi yorumlamaya çalışırsak, sâdece seyretmekten çok daha fazlasını elde edebiliriz Yavrum!..

-Ne gibi?..

-Düşün ki, tavuklar, kendilerini sakatlayacak, hattâ öldürebilecek, cevizden büyük o dolu tanelerinden korunmak için mümkün olan en iyi pozisyonu alıyorlar… Bir minâre şekline girerek, Rahmetli Babacığımın orada dediği gibi, evvelâ “hedef küçültüyorlar”… Sonra, gagalarının yukarı dikili olmasıyla, muhtemel bir dolu darbesini sağa sola aksettirerek başlarının ve vücutlarının korunmasını sağlıyorlar!.. Hârika bir çözüm!..

-Bu taktikleri, Ertuğrul Bey’in bile bildiğini sanmam!..

-Düşünürsek, tavuğun meydana getirdiği “koni”nin ekseniyle, çarpan dolu tanesinin “ağırlık merkezi” tam olarak çakışırsa, belki o zaman tavuk, tehlikeli bir darbe almış olur!.. Bu ise, milyonda bir ihtimal!..

-Dedeciğim, iyi hoş da, saflığıyla meşhûr şu tavukçular, bu anlattığın, ama benim pek anlayamadığım karışık problemleri nasıl çözüveriyorlar?.. Hani, analarından göre göre öğrendiler desek, belki elli nesil önce yaşamış anaları bile, böyle bir olayla karşılaşmamıştır… Bana bahsettiğin Evrim’ler Devrim’ler filân da senin tâbirinle “sadra şifâ” olamaz!..

-“Sebepler” aradan bir bir kalkıyor gâlibâ… Müsebbibü’i-Esbâb görünüyor!..

-Bana ezberletmiştin Dedeciğim:

    Gökten damla damla bin âyet gelir,

    Sebepler tükenir, inâyet gelir!..

 

-Evet Güzel Kızım!.. Dolu başlarken horoz, sesli, cehrî bir zikirle kendi lisânıyla, “Has duur, Haydi yâ Allah!” dedi, hepsi “esas duruş”a geçti!.. Kürelerden zerrelere kadar her şeye hükmeden Rabbimiz, onları dolu darbelerinden böylece muhâfaza etti... “Hafîz” ismiyle korudu, kolladı!..

Dolu dindi... Horoz, “Serzâkir” olarak bu defa “İllâllaaah!..” dedi; zikir halkası dağıldı, rızık peşine düşüldü… Hem bilmeliyiz ki, tavuklar, yemlenmek için gagalarını yere her vurup kaldırdıklarında, başlarını sağa sola sallayan dervişler gibi: “Yâ Rezzâk, Yâ Rahman, Yâ Rahîm!..” derler!..

-Dedeciğim… Tavuklarımız kurtuldu ama, çevrede bir hayli hasar olmuştur!..

-Olmaz olur mu?.. “Çapraz ateş”le kırılan camımızı da sayarsak, bağda sağlam tek salkım üzüm kalmadı… Kiremitlerin çoğu kırıldı!.. Duyduk ki, köyde, ikinci defa kırkılan bazı koyuncuklar telef olmuş!.. Başlarını birbirinin altına saklamaya çalışsalar bile, vücutları korunaksız kalmış olmalı!.. 

Kırkılmayanlar ise, sırtlarındaki, yastık gibi yumuşacık tüyleri sâyesinde, işi hafif bir patırtıyla atlatmışlar demek…

-Dayım da arabasının üstüne kalın yün battaniye örtmüş… Koyuncukların yünü, hem kendilerini, hem de arabalarımızı koruyor!.. Bizler ise, bazan dikkatsiz davranarak, onları tehlikeler karşısında böyle çâresiz bırakabiliyoruz!..

- Bize verilen nîmetleri, isrâf etmeden, iktisat ederek kullanmalıyız Canım Kızım… Olan biteni de, Rabbimizin “şefkat tokadı” bilip, hâlimizi ıslaha çalışmalıyız!..