ARAMA SAYFASI

Hadis Notları

Hadis Notları

Hadis Notları

 

BATI DÜNYASI HİÇBİR ZAMAN HEM GALİP HEM HAKLI OLMAYACAK!

“Garp ehli, kıyamet kopuncaya kadar hak üzere galip olmayacaktır.”

— Müslim

 

Bu hadiste gerçekten ilginç detaylar var. Bir kere, bugün kullanmakta olduğumuz ‘Batı dünyası’ tabirini fazlasıyla çağrıştıran bir tabirle (“Garp ehli”) karşılaşıyoruz: Ya o zamanda da az da olsa bir bu tabir kullanılıyordu ya da Hz. Peygamber mucizevî bir şekilde sonraki asırlara, yani bizlere bizim anlayacağımız bir tabirle konuştu.

Haberin içeriğine baktığımızda ise, Garp ehlinin ya da Batı dünyasının küresel ölçekte ve kuşkusuz Müslüman coğrafya üzerinde hiç galip gelemeyeceği gibi bir anlamın çıkmadığını söyleyebiliriz. Bilâkis, cümlenin kuruluş biçiminden, Batı dünyasının küresel ölçekte ekseriyet itibariyle veya belli dönemlerde hâkimiyet kuracağı gibi bir anlam çıkıyor, birkaç asırdan beri süregeldiği gibi. Hadiste müjde olarak kabul edebileceğimiz boyut şu ki, bu hâkimiyet hiçbir zaman (ta kıyamet kopuncaya kadar) hak üzere olmayacaktır. Yani, Batı dünyası hiçbir zaman hem galip hem de haklı olmayacaktır.

Nitekim, tarihsel sürece baktığımızda Batı dünyasının mevcut hâkimiyetini kaba fiziksel güç üzerinden kurduğunu ve bunu yerel işbirlikçilerin katkısıyla insanların rızasını almadan sürdürdüğünü görmekteyiz. Propaganda malzemesi olarak kullanılan, dünyanın geri kalanına medeniyet ve demokrasi götürüldüğü iddiasının da sadece bir kılıf olduğu, hiçbir hakkaniyet değeri taşımadığı bugün herkesin bildiği bir gerçek.

Bu hadisin ayrıca Müslüman zihnini tedavi eden bir boyutu da var. Bilindiği üzere, ta Osmanlı’nın son döneminden bu yana, Batı karşısında geri adım atmak zorunda kalmak Müslüman zihnine ciddi bir ‘travma’ yaşattı. Bu travmanın kökeninde “Acaba hak artık onlardan yana mı ki, bize galip geliyorlar?” düşüncesi yatıyordu.

İşte, bugün hâlâ etkisini sürdüren bu travmatik düşünceye karşı hadis-i şerifte çok güzel bir müjde var.

Hadiste onların galibiyetinin hak üzere olmadığı, dolayısıyla İslâmiyetin hak ve hakikati karşısında hep mağlup kalacağı ifade ediliyor. Bunu, İslâmiyetin garip geldiği garip gideceği hadisiyle birlikte düşündüğümüzde, hak yolcularının kaderinde azınlıkta kalmanın kaçınılmaz olduğu gibi bir sonuç, kendiliğinden ortaya çıkıyor.

 

 

MANASTIRLAR NASIL ORTAYA ÇIKTI?

 

“Daha sonra içlerinden bir taife şöyle dedi: Bize yüksek bir bina (kule) yapın oraya çıkalım, yiyecek ve içeceğimizi de yukarıya çekebileceğimiz ip gibi bir şey verin. Sonra sizinle bir alâkamız kalmaz.”

— Nesâî

 

Hıristiyan dünyasında tarihin belli bir döneminden itibaren toplumdan uzakta yüksek kayaların üzerinde ve dağların başında inşa edilmiş manastırlar ortaya çıkmıştır. Bunların nasıl ortaya çıktığını hiç merak ettiniz mi?

Cevabı Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in dile getirdiği bir hadîs-i şerifte buluyoruz.

Hz. İsa’dan sonra krallar hem Tevrat’ı hem de İncil’i tahrif edince toplum içinde bunları okuyan inançlı Hıristiyanlar ile egemen güçler arasında çatışma çıktı. Krallar “Bunların bize hakaretinden daha şiddetli hakaret ve sataşma görmedik.” dediler. Sonra onları çağırtıp bir araya topladılar ve “Ya sizi öldüreceğiz ya da Tevrat’la İncil’i tahrif edilmiş şekliyle okuyacaksınız.” diye zorladılar.

İnançlı Hıristiyanların buna tepkisi ise şöyle oldu:

“Neden bizden bunu istiyorsunuz? Bırakın yakamızı! Bize yüksek bir bina (kule) yapın, yiyecek ve içeceğimizi çekebileceğimiz ip gibi bir şey verin. Sonra sizinle bir alâkamız kalmaz.”

Toplum içinde başka bir inançlı Hıristiyan grubu ise, kralların bu zorlaması karşısında şu tepkide bulundu:

“Issız topraklarda bize evler yapın, oraya gidelim, kuyular açalım, ziraat yapalım, geçinip gidelim, ne siz bizim yüzümüzü görün, ne de biz sizin yüzünüzü görelim.”

Kabilelerden herkesin bu insanlar arasından yakınları olduğu için krallar onların bu tekliflerini kabul ettiler.

Böylece dağların yüksek yerlerinde toplumdan tecrit olunmuş bir halde ruhbanlık ortaya çıktı.

Kur’an-ı Kerim’deki Hadîd Suresi’nde işte bu olaya atfen, “Üzerlerine bizim gerekli kılmadığımız, fakat kendilerinin, güya Allah rızasını kazanmak için ortaya attıkları ruhbanlığa bile gereği gibi riayet etmediler.” buyrulmuştur.

Kralların zorlaması karşısındaki bir başka grubun tepkisi ise, “Filancaların seyahat ettiği gibi seyahat edelim.” şeklinde oldu. Bunlar da keşişlerdi.

Dikkat ettiyseniz, manastırların ve genel anlamda ruhbanlığın ortaya çıkış serüveninde bir “iyi niyet” var. Nitekim, âyette, onların bu ruhbanlığı “ancak Allah’ın rızasının aramak için” icat ettikleri bildiriliyor.

Fakat ilerleyen zaman içinde, ruhbanlık ciddi yaralar alarak çoklarının yoldan çıkmasını sonuç veren bir noktaya ulaşıyor.

Neden böyle oldu?

Çünkü yapılan girişim ne kadar iyi niyet taşısa da, fıtrata denk düşmüyordu. Fıtri olmadığı için de hakkıyla uygulanamadı.

Aslında uygulanamaması da son derece normaldi. Çünkü toplumdan tecrit olmak ve bedenin taleplerini görmezden gelerek sadece ruh üzerinde ısrar etmek, beden ve ruhun her ikisinden oluşan insan için uzun süre dayanılabilecek bir yol değildi.

Aslında Rabbimizin bize önerdiği yol, sıradan gibi görmeye eğilimli olduğumuz bedenî isteklerimiz ve toplum içindeki gündelik yaşantımız ile iman ve ruhsal yanımız arasında kurulacak bir ‘vasat’ üzerinde yürümeye dayanıyor.

Madde ile manayı, beden ile ruhu birleştiren İslâmiyet için bu nokta, son derece önemli. Bu nedenledir ki, Peygamber Efendimiz, sadece ruh üzerinde derinleşme çabasına giren ve bedenini ihmal etmek isteyenlere karşı, “Allah’a andolsun Allah’tan en çok korkanınız ve yasaklarından en ziyade kaçınanınız benim. Fakat buna rağmen, bazen oruç tutar, bazen yerim; namaz kılarım, uyurum da; kadınlarla beraber de olurum. Kim benim sünnetimi beğenmezse, benden değildir.” buyurmuştur.