ARAMA SAYFASI

Dilin Menşei Meselesi

“Gökleri ve yeri yaratması ve

dillerinizin ve renklerinizin farklı olması

Allah'ın delillerindendir.

Bilgi sahibi olanlar için bunda ibretler vardır.”

(Rum, 22)

 

Dilin Tanımı

Dil, düşünce ve meramı ifade ederken kullanılan ses işaretlerinin bütünüdür.1

“Dil insanlar arasında anlaşmayı sağlayan tabii bir vasıta, kendisine mahsus kanunları olan ve ancak bu kanunlar çerçevesinde gelişen canlı bir varlık, temeli bilinmeyen zamanlarda atılmış bir gizli anlaşmalar sistemi, seslerden örülmüş içtimai bir müessesedir. İnsanlar duygularını düşüncelerini birbirlerine nakletmek meramlarını birbirlerine anlatmak için, dil denilen vasıtaya başvururlar.”2

Yaratılma hadisesinin gerçekleşmesinden beri de insanın iç duygularının yansıması şeklinde tezahür eder. Kısaca insanların düşünce, duygu ve isteklerini ifade edebilmek için kullandıkları seslerden oluşan konuşma düzeni, düşünmenin sonucu sesin anlamlı bir form halinde kullanılması durumudur. Büyük filolog İbn Cinnî (392/1001) dili, “Fertlerin, milletlerin arzularını, maksatlarını, düşüncelerini ifade ettikleri seslerden oluşan konuşma düzeni” olarak tarif eder.

 

Dilin Doğuşu

Bu konu filoloji ve ses değişikliklerinin tarihini inceleyen fonetik bilimciler tarafından incelenmiş, ilk dilin nasıl meydana geldiği ve günümüzdeki dillerin kaynağının tek bir dil mi olduğu tartışılagelmiştir.

Dilin doğuşu hakkında iki farklı temel görüş vardır.3

Bunlardan ilki dilin beşeri kaynaklı olduğu, yani mantık yürütülerek dilin evrime uğradığı, uzun bir zaman süreci içerisinde kesbî olarak kazanıldığı pozitifçi görüştür. Bu görüşü ilk defa Theodore ve Çicero (c. 106-43 B.C) ortaya atmış, Ebu’l-Ali el-Farisi (ö. 377-987) ve öğrencisi İbn Cinnî ve bir grup Mutezilî ulema da savunmuşlardır. Bu görüşe göre insanın yaratılışından günümüze kadar süre gelen dünya hayatındaki serüvenini Paleolitik, Neolitik, Kalkolitik, Tunç devirlerine ayırarak bu dönemlerde yaşayan insanların birbirleriyle bağırarak veya işaret etmek suretiyle anlaştıkları, toplu yaşayışa geçtikçe de el, kol, yüz, gövde ve ses işaretleriyle iktifa etmeyip bu seslerin sembolleri olan sözcükler meydana getirerek uzun bir zaman dilimine yayılan bir süreç içerisinde diller doğmuştur.

İddia edilen bu gelişimin serüveni özetle şu şekilde aktarılır: İnsan ruhu çevresinde var olan seslerden ilham alır. Sonra mantığıyla bu işaretlerin manalarını kavrayıp, aralarındaki farklılıkları ayırarak anlamaya doğru gider. Daha sonra konuşulanları tekrar etmek suretiyle etrafındakileri taklit etmeye başlar. Bunların tekrarı ile de çıkardığı sesler kendisinde bir meleke halini alır. Bu görüşü iddia edenler tabii olarak, tarihin ilk dönemlerinde insanın ilkel bir yaşam sürdüğü, hiç konuşmadığı ve mutlak bir sessizlikle çevrili olduğu kanaatine ulaşmışlardır. Ve yine bu anlayışa göre o dönem içinde insanlar kendi aralarında dilsizler gibi işaret yoluyla anlaşmakta, öfkelenildiğinde kaşlar çatılmakta, yüz hatları gerilmekte, bakışlar değişmekte; bunun aksi mutluluk anında ise yüz gülmekte ve bakışlar düzelmektedir.

...

Diğer görüş ise dilin, mükemmel olarak yaratılan insanların aralarındaki iletişimin sağlanması, meramlarının ifade edilmesi için kendilerine Allah (cc) tarafından bahşedilen ilahi bir nimettir.

Buna göre Allah (cc), insanlığın atası Hz. Adem’e konuşmanın da yer aldığı bütün isimleri tanıma, bilme kabiliyeti vermiştir. Bu çerçevede kendisine (as) indirilen suhufta da bazı bilgiler olması mümkündür. Bu görüşe göre diğer diller tarihî süreç içerisinde o tek dilden koparak gelişmiş, günümüz dilleri meydana gelmiştir.

Başta Eflatun olmak üzere İbn Fâris (395/1004) ve İmam Eşarî gibi dil bilimcilerinden bazıları konuşma olgusunun insana Allah (cc) tarafından verildiği kanaatindedir.

El-Keyâ el-Herrâsî'nin (504/1110) dilin ortaya çıkışının hikmetini Usûlu'l-Fıkh haşiyesinde ifade ettiği ve İmam es-Suyûtî'nin (911/1505) el-Müzhir'inde bu konudan bahsederken, insanın yaratılıştan medenî olduğunu vahşiliğin yırtıcı hayvanlara mahsus olduğunu, dillerin ortaya çıkışının da medenîliğin bir lüzumu, dolayısıyla Allah'ın öğretmesine bağlı olduğunu söylemişler. 19. asır Fransız filozofları İslam alimlerinin görüşüne daha çok yaklaşmış ve belki de o görüşe aynen tâbi olmuşlardır.4

Bu görüşe delil olarak da “Allah (cc), Adem’e (as) bütün isimleri öğretti”5 ayeti zikredilir. Zaten isim kendisiyle isimlendirilen şeye ad olmuştur. İsmin mahiyetini öğrenip de adını bilmemek mümkün olmasa gerektir.

Müfessirler burada öğretmekten kastedilenin ilham olduğunu zikrederler. İlham da bilgi edinmenin bir yoludur. Ayetin devamında yer alan, “Sonra onlara arz etti” ifadesi de Hz. Adem’in (as) öğrendiklerini tekrar yoluyla tâdat etmesi şeklinde anlaşılmaktadır.

Bu görüşe diğer bir delil de, “Gökleri ve yeri yaratması ve dil ve renklerinizin farklı olması Allah’ın delillerindendir”6 ayetinde yer alan “elsine” lafzıdır. Burada kastedilen dil uzvu değil, çeşitliliğiyle birlikte bütün dillerdir.

 

Sonuç

Bu hususta ortaya konulan görüşlerin temelinde dilin vehbî mi (ilâhî) yoksa kesbî mi (beşerî/kazanım) olduğu iki temel görüş vardır. İsabetli görüş, yukarıda izah edildiği üzere dilin doğrudan insanlığın atası Hz. Adem’e (as), Allah (cc) tarafından ilham yoluyla öğretildiği görüşü olup, kanaatimizce doğrusu da budur. Zira insan yeryüzüne, bütün yaratılmışların halifesi olarak mükemmel vasıflarla indirilmiştir. Yani insan yaratıldığı andan itibaren en mükemmel vasıflarıyla donanmış olarak yaratılmıştır. Allahu Teâlâ bu hakikate işaret ederek, “Biz insanı en mükemmel sûrette yarattık”7 buyurmaktadır.

Konuşma da, diğer yaratıklardan farklı olarak meramı ifade etme yolları içinde mükemmelliğin bir gereğidir. Zira insanın sahip olduğu ses tellerinin hayvanlarınkinden farklı bir hususiyeti vardır.

“Konuşma, Rabbimizin insanoğluna bahşettiği önemli bir nimettir. Kelimeler çıkararak kompleks konuşma, hayvanlarda olmayan, sadece insana has bir fonksiyondur. Hayvanlar arasında da ses çıkarma ve kendi varlık seviyelerine has, hatta bazı hususlarda insandan daha ileri haberleşme sistemleri vardır. Ancak bu kelimelere mânâlar yükleyerek ve bunları sembolleştirerek duygu ve düşüncelerini ifade edecek tarzda insanlara has konuşma kabiliyeti ile kıyaslanamayacak kadar farklıdır. Kompleks süreçler neticesinde ortaya çıkan konuşma fiilinin yürütülmesinde mühim bir merkez olarak beyin kabuğumuz (korteks) vazife görür. Konuşma işinin sebeplerinden birisi olan beyin kabuğu alanı, insanlarda hayvanlara göre çok daha geniş yaratılmıştır. Bu geniş sahadaki nöronlar, insana has entelektüel vazifeler için hususî olarak programlanmıştır. Bilginin depolandığı beyin bölümlerinden biri bu kısımdır. Kelimelere dayanan hafızamızın mühim bir kısmı burada olduğundan, düşünce burada üretilmektedir, diyebiliriz.”8

Buradan hareketle insanın yaratıldığı anda ilkel bir devir yaşamış olması ve kendi aralarında anlaşabilmek için hayvanlar gibi sesler çıkarıyor olması ne akla, ne mantığa ve ne de insanın mükemmel yaratılışına uygun bir durum olamayacağı açıktır.

Ayrıca birçok ayet konuşmama veya konuşamamayı bir kusur ve hayvanların bir vasfı olarak takdim eder: “İnkar edenlerin örneği bağırıp çağırmadan başka bir şey işitmeyip (duyduğu veya bağırdığı şeyin anlamını bilmeyen ve sürekli) haykıran (bir hayvan)ın örneği gibidir. Onlar, sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler; bundan dolayı akıl erdiremezler.”9 “Çünkü Allah katında yerde gezinen canlıların en kötüsü, o düşünmeyen sağır ve dilsizlerdir.”10

Burada izah edilmesi gereken bir diğer husus ise, insanoğlunun, Allah'ın verdiği yeteneklerle, zaman içerisinde ihtiyaca binaen dilleri çeşitlendirmesi ve kompleks ama kurallı hale getirmesi, neticede halihazırdaki duruma taşımasıdır.

Dilin ilâhî kaynaklı olmayıp pozitif bir değerlendirme ile insanın kendi gayret ve çabası sonucu keşfetmesi olarak takdim eden diğer görüş ise dilin menşeini yine yaratıcıya hamletmeyi netice verir. Zira keşif akıl nimeti olmaksızın gerçekleşmeyeceğinden, insana aklı bahşeden Allah’dır (cc). Diğer bir ifadeyle Allah (cc), insanlara dil öğrenme yeteneği vermiş, insanoğlu da bunu uzun bir zaman dilimi içerisinde değişik form ve sisteme koyarak günümüze kadar gelişen farklı dilleri meydana getirmiştir. Yani insana bahşedilen bu yeteneğin sahibi Allah (cc) olduğuna göre, insandan bu yeteneğini kullanarak sudur eden keşiflerin de yegâne müsebbibi Allah (cc) olacaktır. Dolayısıyla bu görüşe göre de dil ilâhî kaynaklı olduğu gerçeğini netice verir.

 

Kaynaklar:

  1. Konu ile ilgili bkz. İbn Cinnî Ebu’l-Fadl Osman, el-Hasâis, Mısır, 1952, I, 33; Cemalüddin b. Muhammed İbn Manzur, Lisanu’l-Arab, Beyrut 1990, XV, 251 vd.

2. Ergin Muharrem, Türk Dil Bilgisi, İstanbul, 1962, s. 3.

3. Diğer görüşler bu iki temel görüşün açılımları mesabesinde ve onların ekseninde şekillenmiş olduklarından ayrı ayrı zikretmek istemedik. Örneğin ünlü filozof Johann Gottfried von Herder (1744-1803) insanların konuşmayı hayvan seslerini taklit ederek öğrendiklerini ileri sürer. Bu görüş dilin ortaya çıkışı hakkındaki iki temel görüşten pozitifçi görüşün farklı bir takdimidir. Ayrıca Romalı Lucrece'in meşhur de natura rerum manzumesinin beşinci kitabında, kâinatın oluşumundan söz edilirken, dilin menşei hakkında şu sözlere rastlanır: “Tabiat, insanı dilin çıkardığı farklı sesleri denemeye sevk eder ve bu suretle eşyanın isimleri icat edilmiş olur. Bu deneme ve çırpınıp uğraşmalar, tıpkı küçük çocukların söz söylemeye muktedir olamayışlarının onları birtakım davranış ve tavırlara sevk etmesine benzer.”

4. Bkz. Abdurrahman Fehmi Efendi, İslam Medeniyeti Tarihi, Elmalı Hüseyin, Eren Cüneyt, İzmir, 2005, s. 26-28.

5. Bakara, 31.

6. Rum, 22.

7. Tîn, 4.

8. Arifağaoğlu Ömer, Konuşma Mucizesi

9. Bakara, 171.

10. Enfal, 22.