TR EN

Dil Seçin

Ara

Kur'an Hayatımıza Neler Katıyor?

Kur'an Hayatımıza Neler Katıyor?

Pandemi süreci, hastalık kapma endişesi, ölüm korkusu, ekonomik zorluklar, sürekli maruz kaldığımız olumsuz haberler duygularımızı yıpratıyor, ümitsizlik veriyor. Hep güzellikler, kolaylıklar, iyi şeyler olsun istiyoruz. Fakat burası cennet değil. Ama aynı zamanda hayatımızı cehenneme çevirmekten kurtaracak imkanlar da verilmiş. Her insanın korkulardan emin edecek, umduklarına kavuşturacak bir merciye ve gerçekten moral verecek ölçülere ihtiyacı var. Peki Kur’an bunu sağlayacak bakış açısını bizlere nasıl kazandırıyor?..

Pandemi süreci, hastalık kapma endişesi, ölüm korkusu, ekonomik zorluklar, sürekli maruz kaldığımız olumsuz haberler duygularımızı yıpratıyor, ümitsizlik veriyor. Hep güzellikler, kolaylıklar, iyi şeyler olsun istiyoruz. Fakat burası cennet değil. Ama aynı zamanda hayatımızı cehenneme çevirmekten kurtaracak imkanlar da verilmiş. 

Her insanın korkulardan emin edecek, umduklarına kavuşturacak bir merciye ve gerçekten moral verecek ölçülere ihtiyacı var.

İşte Kur’an bunu sağlayacak bakış açısını bizlere kazandırıyor. Ayrıca insanın hayatını, geçmişi ve geleceğiyle kuşatan Âlemler Rabbi, insanın tam da bu ihtiyaçlarına Kur’an ile çözümler sunuyor. Nazarlarımızı değiştirerek, yaşadığımız hayatın çıkmazlarından, korkularından kurtarıyor, kalbimize dayanma gücü veriyor. Ruhumuzu yaşananların kelepçelerinden azad edip özgürleştiriyor. 

Yazarımız Ümit Şimşek bu sayımızda, Kur’an’ın bu moral veren mesajlarından bazılarını dikkatimize sunarak, aradığımız huzuru Kur’an’da bulacağımızı gösteriyor. (Ed.)

“Peygamberlerin haberlerinden 

senin kalbine sebat verecek ne varsa Biz sana anlatıyoruz. 

Bu kitapta da sana hakkın tâ kendisi, 

mü’minler için bir öğüt ve hatırlatma gelmiştir.”

(Hûd Sûresi, 11:120)

 

KUR’ÂN-I KERİM’İN kıssaları, içerdikleri pek çok dersin yanı sıra, inananlar için büyük bir güç kaynağı teşkil ederler.

O kıssalar, her şeyden önce, hakkın tâ kendisidir, tümüyle yaşanmış gerçeklerdir. Onlarda hiçbir kuşkuya yer yoktur. Onun için, o kıssaları okuyanlar, herhangi bir tereddüde kapılmaksızın, kendilerini bu dünyada yaşanmış gerçek olayların içinde bulurlar.

Ancak şunu da unutmamak gerekir ki, Kur’ân’ın bize anlattığı bu gerçek dünya ile bizim yaşadığımız hayat arasında ciddî farklılıklar vardır. Bunun sebebi ise, Kur’ân’ın ve bizim olaylara bakış açılarımız arasındaki farklılıktır.

 

Kur’an, Bakışımızın Sınırlarını Kaldırır

Biz, zamanın ve mekânın son derece dar bir aralığından dünyayı seyrederiz. Bizim sınırlarımız, bulunduğumuz yer ve yaşamakta olduğumuz andan ibarettir. Bu memleket, bu şehir, bugün, bu dakika—işte bizim dünyamız bu kadar dar bir alana hapsolmuştur.

Lâkin bu küçük ve dar dünya, bize bütün bir âlem olarak görünür. Sanki bulunduğumuz mekândan başka bir yer yokmuş, sanki bütün zaman bizim yaşadığımız andan ibaretmiş ve hiç bitmeyecekmiş sanırız. Onun için küçük olaylar gözümüzde büyür. Pek yakın bir gelecek, gözümüze uzak görünür. Başımıza gelenler, iyi de olsa, kötü de olsa, bize hiç bitmeyecekmiş gibi gelir. Bu yüzdendir ki, iyi günlerimiz bizi gaflete sürükler, kötü günlerimiz de karamsarlığa iter.

 

Kur’an Olayları, Geçmişi-Geleceği, Sebep-Sonuçları ile Anlatır

Kur’ân’ın bakış açısı ise ezelîdir. O, bir hadiseyi ele aldığı zaman, onu geçmişi ve geleceğiyle, bütün sebep ve sonuçlarıyla birlikte görür ve gösterir. Birkaç yıllık bir ömür bize hiç son bulmayacakmış gibi görünürken, Kur’ân, Nuh aleyhisselâmın kavmi içinde geçirdiği 950 seneyi birkaç cümlede özetler. Oysa o ömür içine nice hadiseler, çileler, meşakkatler sığmıştır.

Birkaç dakika içinde okuyup geçiverdiğimiz Mûsâ aleyhisselâmın kıssasında da nice yılların olayları, nice gözyaşları, nice eziyetler, nice çabalar, ince sınanmalar vardır… 

Kur’ân bize bütün bunları bir arada anlattığı için, o yaşanmış olaylar gözümüzde büyümüyor. Mısır’da büyücülerle karşılaşmanın heyecanını yaşamıyoruz; çünkü sonucu biliyoruz. Büyücülerin iman ettikten sonra başlarına gelenler de bizi fazla üzmüyor; çünkü onların ıztıraplarının bitmiş ve Allah’ın rahmetine kavuşmuş olduklarını biliyoruz. Denizin yarılması gibi müthiş bir hadisenin öncesinde mü’minlerin neler yaşadıklarını, nasıl bir ümitsizlik ve çaresizlik içinde bocaladıklarını da pek düşünmüyoruz; çünkü maceranın sonu, bizim bulunduğumuz yerden açıkça görünüyor. 

Şimdi bir düşünelim: Bu hadiselerden herhangi birinin yaşanmakta olduğu yerde ve zamanda bulunsaydık, bu kadar rahat olabilir miydik? Sonucunu henüz gözümüzle görmediğimiz o maceralar bize hiç bitmeyecekmiş gibi görünmez miydi?

Veya şöyle de düşünebiliriz: Bizim yaşamakta olduğumuz hayata da böyle bir bakış açısından bakabilseydik, ne görürdük? Bize hiç bitmeyecekmiş gibi görünen günlerin ve yılların gerçek hayat ve gerçek zaman içinde işgal ettiği yer ne kadardır?

 

Kur’an, İnsanın Ruhuna Zaman Genişliği Verir

Yaşadığımız hayata Kur’ân’ın ışığında baktığımız zaman üstteki soruya son derece rahatlatıcı bir cevap buluruz. İşte, Kur’ân’ın bir mü’mine kazandırdığı en önemli şeylerden birisi de böyle bir zaman genişliğidir. Bu bilinci en etkili bir şekilde bize yaşatan da, Kur’ân’ın baştan sona gerçeklerden ibaret olan kıssalarıdır.

Bu kıssalar sayesinde biz bir kısacık an içinde boğulmaktan kurtuluruz. Yaşadıklarımızı, geçmiş ve geleceğiyle beraber, bütün sonuçlarıyla birlikte görmek ve değerlendirmek imkânına kavuşuruz.

Hayatımızı dolduran mücadelelerin kısır çabalardan ibaret kalmadığını görür, onların Hz. Âdem zamanından beri devam eden bir silsile içinde yer aldığını, ebedî sonuçlar veren bir hakikate dayandığını görürüz.

Allah için söylenen bir söz, Allah için atılan bir adım, Allah için çekilen bir çile, Kur’ân’ın bize rehber olarak gösterdiği büyük insanların büyük dâvâlarıyla beraber ebediyete mal olur. Cismimiz bu dünyanın küçük bir yerinde, zamanın dar bir aralığında bulunsa da, ruhumuz Kur’ân’ın bize gösterdiği sonsuzluk âleminde teneffüs eder.

Kur’ân’ın haberleri, kalplere işte böylesine sebat verici haberlerdir. Eğer ibret gözüyle bakılırsa, bu haberler içinde gerçekten büyük öğütler ve hatırlatmalar bulunur.

 

Kur’an, Kâinatı Anlamak İçin Doğru Bakışı Gösterir

Kur’ân, bu bakış açısı ayarlamasını, bir bâtıl âdeti tashih ederken yapar.

Cahiliye döneminden kalan bir bâtıl âdetin gereği olarak, insanlar, o zaman, hac dönüşü evlerine arkadan girerlerdi. “Hayra ermek, evlere arkadan girmekle olmaz” buyurmak suretiyle Kur’ân bu bâtıl âdeti reddediyor. Aynı ayette, ayın evreleriyle ilgili sorularındaki bir tersliğe de dikkatleri çekiyor ve diyor ki:

“Evlere kapılarından girin.” (Bakara Sûresi, 2:189)

Yani, ayın evreleri hakkında soru soracaksanız, önce şunu bilin ki, bu konuda ilk olarak dikkatinizi yöneltmeniz gereken şey, onun ‘hikmeti’dir.

İkinci olarak, böyle bir soru, bir Peygambere sorulacak soru değildir. Zira o Peygamber size hilâlin hangi gün ne şekil alacağını öğretmek için değil, sizi inkâr karanlıklarından kurtarıp ebedî saadete kavuşturmak için gelmiştir. Ondan, kendinizi helâke düşmekten kurtaracak ve size Rabbinizin hoşnutluğunu kazandıracak şeyleri öğrenmeye bakın. Yani: Eve arkadan girmeyin, kapıdan girin!

İşte bu âyetten, bu zamanın alması gereken ibret dersleri vardır. Çünkü bu zamanın egemen anlayışları, kâinata nereden bakacağını da, neyi kimden soracağını da şaşırmış durumdadır.

Gerçi bugünün insanı ayın evrelerinden çok daha ötesini öğrenmiştir. Bir yandan varlık âleminin en ücra köşelerindeki yıldızlar, bir yandan atom-altı dünyalarda olup bitenler en ince ayrıntılarına kadar araştırılmaktadır. Fakat bu araştırmalarda hiç sorulmayan sorular vardır:

Bütün bunlar niçin? Anlamı ne, amacı ne bunların? Bunları hikmetle düzenleyen kim?

İşte bu soruların sorulmayışıdır ki, zamanımızın bilimcilerinden pek çoğunu haktan uzaklaştırmış ve bilgilerini de tümüyle hikmetten yoksun bir abesiyet yığınına çevirmiştir.

Eğer bugün bilimsel anlayış denince, yaratılanı Yaratandan ayırarak tesadüf ve anlamsızlığa mal eden bir bedbahtlık hatıra geliyorsa, bunun tek nedeni vardır: Evlere arkadan girmek. Yani, konuya ters taraftan yaklaşmak. Kâinata yanlış açıdan bakmak. Hiçbir kapı bulunmayan ve hiçbir şey göstermeyen bir zulümat çukurundan bakıp kâinatın anlamını çözmeye çalışmak!

Kur’ân ise, bütün çağlara hitap ettiği gibi, günümüze de özellikle hitap ediyor ve insanları hayra, iyiliğe, kurtuluşa ulaştıracak kapıyı gösteriyor.

“Gelin, bu hikmet kapısından girin ve kötü bir âkıbetten sakının” diyor.

 

***

 

Kıssadan hisse nasıl çıkarılır?

Kur’ân’ın kıssalarından yararlanmak için gerekli olan şey, tıpkı Kur’ân’ın bütününe yönelirken olduğu gibi, onlara “ibret” gözüyle bakabilmektir. Nitekim Kur’ân da kıssaların bu özelliğini vurguluyor ve onlarda “akıl sahipleri için ibretler bulunduğunu” belirtiyor.

Eğer insan ibret gözüyle bakmaz da onlarda neyi aradığını bilmeden kıssalara yaklaşırsa, kendisini asıl anlamdan çok uzak yerlerde bulabilir. Meraklar, gereksiz ayrıntılara saplanır; hurafelere kapı açılır; baştan sona hakikatten ibaret olan gerçek kıssalar, gönül eğlendirici efsanelere dönüşür. Nitekim Tevrat ve İncil’deki kıssaların başına gelen şey aynen budur.

Ne yazık ki, eski kitaplara karışan hayaller ve iftiralar, zamanla Müslümanların kültürüne de sızmış, onları Kur’ân kıssalarındaki ibretleri bulup çıkarmaktan alıkoymuştur. “Nuh’un gemisi hangi ağaçtan yapıldı? Hz. Musa’nın ayakkabısı hangi hayvanın derisinden idi? Hz. Süleyman’ın kıssasında konuşan karıncanın adı neydi?” gibi ipe sapa gelmez sorulara dikkatleri yönelten, “Zülkarneyn atını Ülker yıldızına bağlardı” gibi palavralarla kıssayı bütün ciddiyetinden soyutlayan hikâyeler, maalesef Kur’ân kıssalarının anlaşılması önünde büyük bir engel teşkil etmiştir.

Oysa Kur’ân kıssalarından herbiri, önümüze ibret levhaları koymakta, bizi önemli sorular karşısında bırakmakta ve son derece ciddî bir muhasebeye sevk etmektedir.

Kur’ân kıssaları, yerin dibine geçen veya bir sayha ile olduğu yerde çöküp kalan yahut bir taş yağmuru altında yok olan kavimlerden haber verir. Peki, bu kavimler niçin helâk olmuşlardı? Öğüt verenlere karşı onların tavırları ne olmuştu? Onlardaki bozulmalar ile bugün bizim toplumlarımızdaki bozulmalar arasında paralellikler var mı? O vak’aları zamanımıza taşıdığımızda kahramanların yerine kimleri koyabiliyoruz? Daha da önemlisi, kendimizi bu kahramanlardan hangisinin yerine koyabiliyoruz?

Kur’ân’daki kıssalardan hangisini önümüze alıp da bunlar gibi soruları peş peşe sıralayacak olsak, ondan çıkarılacak nice ibretler buluruz.

Kur’ân’ın “O kendisinden öncekileri doğrular” ifadesi de dikkat çekicidir. Daha önceki kitaplarda yer alan bilgilerin sahih olan kısmı Kur’ân’da doğrulanmış, beşer elinden bu kıssalara bulaşmış olan asılsız hikâyeler ise ayıklanmıştır. Onun için, Kur’ân’da yer alan kıssaların ayrıntıları için eski kitaplara başvurmak ve Kur’ân’ın ayıkladığı şeyleri tekrar oradan bulup çıkarmak doğru değildir. Doğru olan şey, önceki kitapları Kur’ân’ın tasdikine sunmak ve ancak onun tarafından doğrulanmış olan şeye yönelmektir.

Yine Kur’ân’ın tanımlamaları arasında geçen “Bu uydurulabilecek bir söz değildir” ifadesi, bize bu konuda büyük bir özgüven aşılıyor. Önceki kitaplara karışan beşer eli, o kıssaların arasına, Allah’a noksan sıfatlar yakıştırmaya ve peygamberlere iftira atmaya kadar işi vardırmış ve onları okuyanları neye inanacaklarını bilemez hale getirmişti. Kur’ân’da yer alan kıssalar ise baştan sona hakikatlerden ibarettir. Üstelik onlarda gerekli olan “her şeyin ayrıntısı” vardır. Gerek Kur’ân âyetlerinde, gerekse Kur’ân’ı açıklamakla görevli bulunan Peygamberimizden bize gelen sahih hadislerde bildirilen ayrıntılar, ibret almak isteyecek kimse için yeterli ayrıntılardır. Bundan ötesine göz dikmek akıl sahiplerine yaraşacak bir iş değildir.

 

***

 

Herkesin Kur’ân’dan bir nasibi vardır

Kur’ân’ın ulaştığı herkes, ona cevap vermek ve onu okuyup anlamaya çalışmakla yükümlüdür. Bu konu ile ilgili olarak şu tesbitleri yapabiliriz:

- Kur’ân, kıyamete kadar gelecek bütün insanlara hitap eder.

- Kur’ân’ın ulaştığı bütün milletlerin ve bütün fertlerin bu öğüte kulak vermek yükümlülüğü vardır.

- Aynı zamanda, Kur’ân’ın ulaştığı herkesin ondan bir nasibi vardır

- Her bir ferdin, kendi konumuna, bilgi ve kavrayışına münasip şekilde, Kur’ân’dan alacağı bir ders vardır: işçi, köylü, şehirli, hükümdar, köle, vali, memur, hekim, felsefeci, tarihçi, psikolog, sosyolog, jeolog, biyolog, astronom, edip, şair, tüccar, sanayici, esnaf, vs.

- Her sınıf, Kur’ân’ın umumî irşadlarından başka, kendisine bakan yönünden lâyıkıyla istifade edecek olsa, İslâm toplumu, bir bütün olarak diğer bütün toplumlara kesin bir üstünlük sağlar.

- Bu yönden bakıldığında, “Herkes Kur’ân’ı okuyup anlamaya çalışmalı mı?” sorusunun cevabı kesin bir “Evet”tir.

 

***

 

Meal veya tefsir okumalı mıyız?

Önündeki mushafın sayfalarını açan insan, eğer bu kitabın ona kim tarafından gönderildiğini ciddiyetle düşünecek olursa, kendisine düşen tavrın bir ibretten başka bir şey olamayacağını pek çabuk kavrayacaktır.

Bu tespit, “Meal veya tefsir okumalı mıyız?” şeklindeki sorulara da açıklık getiriyor. İnsanları bu konuda çekingenliğe iten şey, yanlış anlamlar ve hükümler çıkararak dinine zarar verme endişesidir. Oysa ahkâm çıkarmak çok özel bir iştir ve bunun için gerekli bir altyapıya ihtiyaç gösterir. İbret almak için gerekli olan şey ise, gören bir göz ile hakka yönelmiş bir gönülden ibarettir. Buna sahip olan bir kimse, Yer ve Gökler Rabbinin huzurunda olmanın bilinci ve edebi içinde Kur’ân’a kulağını verecek olursa, onda hayatına hayat katacak nice öğütler ve ibretler bulur.

Lâkin bu noktada insanı bekleyen tehlikeler de yabana atılacak gibi değildir. Zamanımızın hakim değerleri, özellikle dünya hayatının her konuda en önemli referans olarak alınması, Kur’ân’dan alınacak ibretlerin önünde çok büyük bir engel teşkil etmekte, hattâ Kur’ân’ın derslerini amacından saptırma istidadı taşımaktadır. Ancak bu konuda da Kur’ân’ın uyarıları mevcuttur; bu uyarılara kulak veren insan, her zaman Kur’ân’dan doğru bir şekilde dersini alabilir ve bu derslerde kendisini Rabbinin rızasına yaklaştıracak bir yol bulabilir:

“Kur’ân’ı okuyacağın zaman, kovulmuş şeytandan Allah’a sığın.”

“Kur’ân okunduğu zaman susun ve dinleyin ki rahmete erişesiniz.”