TR EN

Dil Seçin

Ara

Armağan

Kendimi bildim bileli, elime kalem aldığım günden beri, yazarım ben.

Zor gelmez ilk kelimeyi bulmak ya da devamını getirmek...

Çorap söküğü gibi gelir devamı.

Müsaade verilmiş olsun yeter ki “altı da üstü de kelime hepsi” der yazarım.

Bundan keyif bile alırım.

Ama şimdi öyle değil işte.

Bunu bir kez daha yaşamıştım, biliyorum bu sancının tadını.

Evet bi tadı var bu sancının.

Hem de öyle güzel ki.

Yirmili yaşların başında toy bi öğretmendim ve tatlı bir ağrıydı dün gibi hatırlarım.

Sızım sızım sızlamıştı içim

Edebiyat öğretmeniyim diye benim yazabileceğime inananların

Hüsnü teveccühlerini kırmayı hiç istememiştim ama Allah biliyor ya çok zorlanmıştım.

Hani böyle çok titiz bir terzinin şahına dikeceği elbise için atlaslar, ipekler, libaslar serilse de önüne bir türlü içine sinmez de eline daha iyisi gelene kadar hiçbir şey dikmez de bekler ya hani. Ben de tıpkı öyle beklemiştim. 

Bekledim de bekledim. 

Yok. Harfler yan yana gelse bile birbirlerinin yanına yakışmıyordu sanki her zamanki kelimelerdi oysa. Kelimelerin içi boşalmış eski anlamlarını taşımıyorlar gibiydi. Ne desem eskiydi. Dağarcığımdaki bütün kelimeleri altından değil zümrütten yakuttan tepsilerle sunsam da sanki hep sönük kalacak gibi geldi. 

Olmadı, yazamadım. Öyle ya her şeyin bir usulü vardır. Evlere dahi destursuz girilmesin diye kapıları olur tıklatılır, kasidenin bile taktim edilmeden önce bir naz niyaz makamı olur, namazın öncesinde bi arınma bi paklanması olur. 

Ben pes ettim. Pes edişim içime daha çok sindi. İlk kez bi pes edişin şanı olduğuna inandım. Pes edişime sarıldım, öptüm sevdim okşadım.  Diğer türlüsünü ukalalık saydım. Ben kimdim ki on dört asır evvel bu yeri, bu göğü ve arasında olan tepeden tırnağa olan her şeyi manalı kılanı anlatmaya kalkacaktım… 

Ama bir taraftan insanlar bekliyorlardı. Yüzümde asilik namına tek bir eda belirmeden hatta pür tebessüm ederek “Beklesinler, hatta bilsinler her eline kalem alanın O’nun hakkında yazıp çizemeyeceğini” deyip kalemi bıraktım. 

Baktım böyle de olmayacaktı, O’nun kutlu doğumunun şerefine besmele niyetiyle yazılmış bütün kasidelerin girizgahlarıyla başlasam, tüm şairlerin dahi alimin, ulemanın dizelerinden aşırıp bütün methiyeleri inci gibi de dizsem benim boyumu aşacaktı. Haddimi bilip ben en iyisi halimi arz edecek bir mektup yazayım demiştim. Geçmiş gün olsa da hiç unutmam yazdığım kâğıdı, kağıdın rengini, hatta kalemi bile tutarken heyecandan kuş gibi atıyordu kalbim. Sahnede ayakta okumamı istemişlerdi mektubu. Bu da olamadı çünkü ayaklarımın üstünde duramayacağımı, bacaklarımın tutmayacağını biliyordum. Tutmadı. Saygısızlık da olmasını istemedim ama oturduğum yerden titreyen sesimle, gözyaşlarımla halimi arz etmiştim. Sadece arz. 

Böyledir bu. Ancak halinden haberdar edebilir küçük büyüğe kendini. Allah ın Sevgilisini, İki Cihan serverini anlatmam mümkün değildi. O’nun mevlid-i şerifini anlatmak için böylesi kirlenmiş bir dünyada hiç kullanılmamış tertemiz bir alfabe gerekirdi bana. Uzun, upuzun bi nesip (teşbib) giriş kısmı lazımdı benim söyleyeceklerimin önüne. Daha önce hiç görülmemiş bir hazırlık gerekiyordu bana. Gelmiş geçmiş tüm övülmüş kişiler için yazılan methiyelerin en hak edilecek makama ulaştırmış olmanın verdiği huzuru yaşamak istedim. Dünyanın bütün telaşlarından uzak bir dinginlikle huzura ihtiyaç duydum. Benim buraya kadar yazdıklarım da ancak cümlelere abdest aldırmaya uğraştan ibaret. Tohumu toprağa atmadan önce çeri çöpü toplama, taşı çakılı ayıklama gibi bir şey.

Çok doğumlara, doğum günlerine katıldım; hatta iki evladımın doğumundan duyduğum mutluluğu anlata anlata bitiremedim. Kelimelerime kıran girdiği sanılmasın, bu iki doğumun üstüne kitap dahi yazdım. Ama böylesi bir doğumun, hiçbir dünyaya gelişe benzeyemeyeceğini, o yüzden kelimelerin bile kaçıp gittiğini anladım. 

Kelimeler dahi kifayetsizliklerinin farkında oldukları için yan yana gelmeye karşı çıkıyorlardı sanki. Haklılar. Onlar bile haddini biliyor. Ben şimdi kâinatın yaratışı O’nun yüzü suyu hürmetineyken, böylesi bir doğuma “güzel” desem, başına “en” de koysam çok yavan. “En”leri art arda da sıralasam, sayfalar dolusu “en” ile başlasa bütün satırlarım, yine de hep bir şeyi eksik bırakmışım hissi... Bütün bildiklerim bilinmiş olmaktan utanmış vaziyette. O’nu hakkıyla övemem diye söz dilendim Allah’tan. Bu kadarı düştü payıma. Kabulüm. Ya buna da muhtaç olaydım ne yapardım. 

Bu dünyaya teşrif eden bir Güzel’in (s.a.v) adını anarken bile huzur doluyor gönlüm, yuvam ve sofram.

Şimdi bütün müminler, tüm güzel hasenatın cevheri, tüm peygamberlerin öncüsü, kâinat ağacının çekirdeği ve en seçkin meyvesini anıp bu dünyanın kirinden pasından kandil gecelerini ezbere yaşayıp bildiğini okuyanlardan arınmaya niyetli.

Şimdi çarşı pazar, çoluk çocuk, yer ve gök, O Kutlu Nebi’nin kutlu doğumunu bir kere daha idrak etmek için çıktı yola. Dualar var heybelerde kandiller Mevlid-i Nebi’yi işaret ediyor bu ay. 

Doğana hediye verilir diye bilsek de “bu doğum” başlı başına bize armağan.

Hoş geldin; gelişinle şereflendirdin bizleri yâ Rasulallah.