Tahrip etmek lügatte “harap ve viran etme, yıkıp bozma, mamur olanı imha etme” anlamlarına gelir. (Kâmûs-u Türkî, 388) Türkçemizde “tahrip etmek” veya “harap etmek/olmak” şeklinde fiil olarak kullanılabilirken “harap” tek başına “viran” manasında sıfat olarak da kullanılır. İlginçtir Kâmûs-u Türkî kelimenin anlamını verdiği yerde kelimeyi, “Cengiz, nice mamureleri tahrip etmiştir.” örnek cümlesi içinde kullanmıştır.
Medeniyetlerin bile isteye tahribiyle ortaya çıkan Vandalizm, yalnızca medeniyetin aynası mamur binaları yıkmakla kalmamış, aynı zamanda fikir dünyasının ürünü olan kütüphaneleri de tahrip etmiştir. Tahribin kaynağında ilim ve sanatla inşa edilen medeniyetin yok edilmesi vardır. Esasında “karanlık” kökünden gelen zulüm; ilmi yok ederek, insanlığı cehaletin karanlığına mahkûm edeceğini vehmeder. Zira bir medeniyeti kurmak zordur, emek ister, zaman ister, sabır ister… Ama yıkmak kolaydır ve çaba gerektirmez. İslâm imar etmeyi, ilimle terakkiyi ve müspet hareketi emreder. Bunun karşısında şeytan, kolay olan tahrip yolunu seçer ve kendine meyledenleri tahribe, terk etmeye ve tembelliğe teşvik eder. Çünkü bunlar için bir çaba gerekmez.
“Tahrip esheldir; zayıf tahripçi olur
Vücud-u cümle ecza, şart-ı vücud-u külldür.
Adem ise oluyor bir cüz’ün ademiyle; tahrip eshel oluyor.
Bundandır ki, âciz adam, sebeb-i zuhur-u iktidar-ı müsbete hiç yanaşmaz.
Menfîce müteharrik, daim tahripkâr olur.” (Sözler, Lemeât, 706)
Evet, en kolay iş tahriptir, onun için zayıf insanlar bu kolay yolu tercih eder. İmar etmek tüm unsurların bir araya getirilmesiyle ancak mümkün olabilir. Oysa tahrip etmek bir bütünü oluşturmak için gerekli şartlardan birinin terk edilmesi veya tahribiyle mümkün olabilir. Dolayısıyla tahrip, büyük bir çaba gerektirmez. Menfi hislerle hareket edenler müspet bir işin yapılmasına da asla yanaşmazlar ve işi âtıl bırakmak için ellerinden geleni yaparlar. En kolay yaptıkları iş tenkittir, karalamaktır.
İmar karşısında tahribin ne kadar kolay olduğunu Âkif bir şiirinde harika bir tarzda mısralara döker:
“Yıkmak insanlara yapmak gibi kıymet mi verir?
Onu en çolpa herifler de, emîn ol, becerir.
Sâde sen gösteriver “işte budur kubbe!” diye;
İki ırgadla iner şimdi Süleymâniyye.
Ama gel kaldıralım dendi mi, heyhat, o zaman,
Bir Süleyman daha lâzım yeniden, bir de Sinan.” (Âsım, 356)
Süleymaniye’nin inşası ancak Süleyman gibi dirayetli bir sultanın ve onun ekonomik gücünün yanı sıra Sinan gibi bir mimarın dehasıyla mümkünken, tahribi iki vasıfsız ameleyle olabilir. Yapmak insana kıymet kazandıran bir ameliyedir ama tahrip için bir vasıf gerekmez.
Tahribin en şedidi elbette ki dinî konularda yapılan olanıdır. “Allah’ın mescitlerinde, Allah’ın adının anılmasına engel olan ve onların harap olmasına çalışandan daha zalim kim vardır?” (Bakara, 114) İnsanların Allah’ı anmasını, hatırlamasını engellemek, onların ibadethanelere gitmelerine engel olmak, bu mekânların tahribine çalışmak Allah katında büyük bir zulümdür. Bunun maddi güçle olması da gerekmez, bir insanın aklına düşürülen bir şüphe onun imanını zedelemek için yeterli olabilir. Ancak bu negatif çabanın cezası, ayetin devamında hem dünyada rezillik hem de ahirette azap olarak belirlenmiştir.
Allah Resulü, Yesrib’e hicret ettiğinde orayı Medine-i Münevvere’ye çevirmiştir. Medine şehir anlamına gelirken, dinin yaşandığı ve medeniyetin kurulduğu mekânın da ismi olmuştur. Aynı kökten gelen “din, medine ve medeniyet” kelimeleri aslında insanlığa bir hedef göstermektedir. Bu sebepledir ki tarihte Müslümanlar nereye gitmişlerse orayı imar etmişlerdir. Bir Endülüs’ü, bir Osmanlı’yı hatırlamamız yeterlidir. Ama acz ve zaaf psikolojisiyle malul zalimler, girdikleri memleketleri viraneye çevirmiş, taş üstünde taş, omuz üstünde baş bırakmamışlardır. Kütüphaneleri yakmış, medeniyetleri yok etmişlerdir. Bugün de İslâm dünyasının maruz kaldığı içler acısı durum ortadadır. Yüce Allah’tan dileğimiz, Cengiz ve Haçlı istilasının ardından yeşeren yeni ve güçlü medeniyetler gibi bugün de bizlere yeni bir dirilişin ve maddi-manevi terakkinin kapılarını açmasıdır.
Bu noktada Üstad Bediüzzaman’ın “Evet ümitvar olunuz! Şu istikbal inkılâbatı içinde en yüksek gür seda İslâm’ın olacaktır.” ve Hz. Mevlana’nın “Bak güzel günler çıkmış geliyorlar.” muştuları yolumuzu aydınlatan en önemli müşevvik olmalıdır.
Kaynakça:
- Ersoy, M. A., Safahat (Nşr: M. Ertuğrul Düzdağ), Sütun Yayınları, İzmir, 2007.
- Nursî, B. S., Sözler, Envar Yayınevi, İstanbul, 2002.
- Şemseddin Sami, Kamus-u Türkî, Nadir Eserler Kitaplığı, İstanbul, 2016.
