İlk insandan itibaren her şeyin tedricen tekâmül ettiği yani derece derece kemal bir noktaya doğru geliştiği bir hakikattir. Bu tabir bugünün söylemiyle evrim olarak ifade edilmektedir. Bu gelişimin sebepleri arasında hem insanın fıtratında koyulmuş istidatlar/kabiliyetler hem de çevre ve yaşam şartları görülebilir. Bu arada her ne kadar hiçbir bilimselliği olmasa da tesadüf faktörü de evrim anlayışı içerisinde mevcuttur.
Estetik, güzelliğin bilimi olarak tanımlansa da aslında güzelliği algılamak ve duyumsamak anlamına gelir. Zıddı da anestezi, yani uyuşturulup hiçbir şeyi hatta kesildiğini bile fark etmeme demektir. Estetik, doğadaki güzellikleri de kapsar. Doğadaki güzellikleri estetik ve sanat olarak tanımlamak, o güzelliklerin bir sanatkârı olduğunu da kabul etmeyi gerektirir. Sanat felsefesi ise sadece insan elinden çıkmış güzellikleri sanat olarak kabul eder. Böylece doğadaki güzellikleri kimin yarattığı sorusunu cevaplamak zorunda kalmaktan kurtulur.
Doğanın ve binlerce canlının, hatta insanın bizzat kendisinin olağanüstü tasarımlarını açıklamak da estetik ve sanat felsefesi açısından hiç de kolay görülmemektedir. Bunların da evrimleşerek böyle mükemmel hale geldiği iddia edilse bile, yine de her fiil bir faili yani özneyi; her tasarım bir tasarımcıyı yani yaratıcıyı gerektirir. Her bir bitki ve hayvanın biçimi bir tasarımcıyı, rengârenk her bir çiçek bir ressamı ve içinde bir ağacın yazılımını taşıyan her bir tohum, bir programcıyı kabul etmeyi şart koşar.
Evrenin ve dünyanın yaratılışını olağanüstü bir patlama ile açıklamaya çalışan modern bilim, canlıların ve insanın yaratılışını da evrim ve tesadüf kavramlarıyla açıklamaya çalışır. Hiçbir bilimsel temele oturmamakla birlikte dinlerin öğrettiği yaratılış hakikatine karşı evrimi bir inanış biçimi haline getirmeye çalışır.
Gerek doğadaki güzellikleri ve sanatları, gerekse insanların estetik ve güzellik duygusunun nasıl evrimleşerek geliştiği de evrimciler için önemli bir problemdir. Dünyadaki canlı ve cansızlarda görülen fevkalade güzellik ve mükemmellik için “doğanın hoş bir kazası” tabirini kullanan evrimciler bunu da tesadüfe havale ederek sorgulamaktan kurtulmaktadırlar. Ancak insana en yakın gördükleri maymunlarda bile hiç gelişmeyen estetik duygusunun insandaki gelişimini de açıklamakta zorlanmaktadırlar.
Yuvalarını mühendislik ve mimarlık harikası olarak inşa eden hayvanlar da olmasına rağmen ne örümcek ağı ne de yuvasını çorap gibi yapan kuşun yuvası evrimleşmemiş adeta programlanmış gibi aynı biçim ve tasarımda devam etmektedir. Hayvanların yaşadığı hiçbir mağara duvarında resim veya boyamalar bulunmamıştır. Bazı kuşlar karşı cinsi etkilemek için kendilerini ve yuvalarını güzelleştirmeye çalışmakla birlikte—ki bunu da içgüdü olarak tanımlıyorlar—yine de bu estetik bir davranış olarak görülmemektedir.
İnsanların en eski arkeolojik bulgulardan itibaren yaşadıkları mekânları ve kullandıkları eşyaları tasarlayarak ve güzelleştirerek geliştirmeleri estetik duygusunun ilk insandan itibaren var olduğunun göstergesidir. Mağara duvarlarına çizilen resim ve boyamalar onların en az bizim kadar yetenekli olduklarını göstermektedir. İspanya’nın Altamira mağarası duvarlarındaki boğa resimleri ile Picasso’nun boğa figürleri arasında hemen hemen hiç fark yoktur. Göbeklitepe bilim adamları için hala bir muammadır.
Kâinatın ve insanın yaratılışını tesadüf ve evrimle açıklamaya çalışanlar estetiğin gelişimi için de evrimci estetik görüşü geliştirmeye çalışıyorlar. Yoksa bir sanatkârın varlığına işaret eden binlerce güzellik karşısında insanların Allahu ekber demesiyle bütün evrim felsefesi yerle bir olamaya devam edecektir.

Resim 3: Altamira Mağarasında Boğa Resmi M.Ö. 10.000

Resim 4: Picasso Boğa Resmi
