Dokuzu nasıl bilirsiniz? Benim aklıma dokuz denince daha çok bir çocuğun dünyaya ulaşma süresi gelir. Dokuz ay... Bir insan yavrusunun dünyaya gözlerini açması için beklenilen süre... Hep ağzımızda gezdirmeye alışkın olduğumuz dokuz ay işte... On ikiyi de onun devamı, bir uzantısı olarak bellemiş zihnim nedense. Zaten bir anneden de bundan başka ne beklenebilir ki? Avrupa Birliği bayrağının üzerindeki yıldızların on iki olduğu, mezhep imamlarını, Hz. İsa’nın havarilerinin sayısı ya da Sümerler’in on iki gezegenin varlığına inanmalarını düşünecek halim yok. Bir anne olarak çok çok mevsimleri oluşturan ayların sayısı ve doğal olarak da dönüp aynı yere geldiğinde bir ömrün yıl dönümüdür diye düşünürüm ben.
Anneler sancıyla nihayete erdirir dokuz ayı ve kucağına alırlar yepyeni bir dünyayı. Doğduğun ayın üstünden bir yıl geçince de bir yaşın bitmiş olur. Yeni yaşın, varsa nasibinde yaşayacakların kutlanır, hasılı bu mesele sevinçle karşılanır. Yani şimdiye kadar hep böyle olduğuna alışmıştık. Artık bunda bile karışacak zihinler! Zira artık dokuz ay sonunda 1 çocuğun dünyaya gelmesi değil, dokuz ay boyunca 40 bin çocuğun ölmüş, öldürülmüş olması konuşuluyor ve ne yazık ki yine dokuz ayın üstünden geçen bir yıl, kutlama yerine onca evladın ölüm senesi olarak yad ediliyor! O acı acı çığlık atan bebek sesleri kulaklardan çıkmıyor, açık yaraya tuz basılıyor, döne döne ciğerimize bıçak saplanıyor, düşündükçe beynin sağlam kalmasına şaşılıyor.
Dokuz, artık sabıkalı ona da kara çalındı. İyi bilemeyiz! Artık dokuzu sizden sorarlarsa isteniz de iyi billirdik diyemezsiniz!
İki kez bekledim bu dokuz ayı ben. İki kez anne oldum ve tam iki tane dokuz ay uğurladım. Kaç heyecan, kaç korkuyla karışık sevinç sığıyor içine, çok iyi biliyorum. Ama her geçen dokuz ayın sonunda haneye bıraktığı haber öyle olmuyormuş, bunu bugün iliklerime kadar hissettim. EKİM’de duyuldu felaket!
KASIM,
ARALIK,
OCAK,
ŞUBAT,
MART,
NİSAN,
MAYIS,
HAZİRAN geçti. Üstünden tamı tamına dokuz ay geçti. Doğan çocuklara sevinmenin tadı da adı da değişti. Dokuz ay... Dile söylemesi ne kadar da kolay!
TEMMUZ da bitti.
AĞUSTOS,
EYLÜL de.
Ve şimdi yine EKİM! Tam on iki ay geçti ve 70 bin çocuk doğmadı, öldü! Halbuki çocuklar doğar ve diğer seneye ulaşınca yaşlarını karşılarlar. Ama ulaşamadılar. Biz de karşılayamadık, baktık. Bakmamız emredilmiş gibi baktık. Tarihte bu bakmanın bile adı başka bir şey diye kayıt altına alındı buna da eminim. Allah’tan yumruğunu sıka sıka, dişlerini kıra kıra bakmakla film izlerkenki bakmanın arasında ciddi bir fark var!
Bu işte bir terslik var, bu rakamlarda bir tuhaflık var dememek elde değil. Milyonlarca çocuğun doğumu için değil ölümü için 9 ay bekleyen insanlar... Bu rakamlarla bu çocukların aynı cümlede olmasında bir tuhaflık var!
Bu çağda değerlerimizin değişmesi için gece gündüz uğraşanlar var!Yaşanan olaylar kendi bildiği doğruyu gün içinde birkaç kere insana sorgulatır oldu. Güzele çirkin, kötüye iyi, doğruya yanlış diyen diyene. Tepetaklak çoğu kararlar.
Onca zamanın içinde yaşamak varken, Gazze katliamına denk geldim ben.
Bu vakte sipariş edilmiş kulluğum. Burada okundu adım. Yoklama listesinde “buradayım” demeye utansam da işte burada durup duruyorum. Bir adım ileri ya da geri gidebilme imkânım yok. Şahit olmanın yükünün bu kadar ağır olabileceğini birileri söyleseydi inanmazdım. Etkimin ve yetkimin hitap ettiği alanın bu kadar dar olmasına hiç bu kadar gönül koyduğumu hatırlamıyorum. Dokuz denince de artık aklıma anne sevinçleri gelmiyor. Yutkunamadığımdan mı, istediğim gibi rahat rahat konuşamadığımdan mı, yoksa boğulduğumu hissettiğimden midir nedir “dokuz” “doğum” değil “boğum” artık benim için.
