Kainatı fabrikaya benzetmen ‘çöldeki saat’ analojisini hatırlattı bana.
“Çölde bir saat bulsan ne düşünürsün, kendi kendine olduğunu mu, yoksa bilinçli bir saatçi tarafından yapıldığını mı? İşte tüm canlılar da böyle, kendi kendine olamazlar, bir ustaları olmalı.” diye özetlenebilecek bir analoji bu.
Kuzenimle tartışırken bu analojiyi kullanmıştım. Hemen itiraz etmişti. “Saat cansız, hayvan canlıdır. Canlı, kendine lazım olanı çevreden alabilir. Pamuk da beyaz, kar da, öyleyse ikisi de tarlada yetişir diyebilir miyiz? Diyemeyiz. İşte bu nedenle çöldeki saat analojisi hatalıdır.” demişti.
Saati al, yerine kâinatı koy, aynı itiraz ona da gelir. Ne dersin?
***
Kuzenin benzetme kurallarını bilmiyor anlaşılan. Bir teşbihin yani benzetmenin unsurları vardır: Benzeyen, benzetilen, benzetme yönü, benzetme edatı.
Mesela “Adam tilki gibi kurnazdı.” benzetmesinde, adam benzeyen, tilki benzetilen, kurnazlık benzetme yönü, gibi benzetme edatıdır.
Bu benzetmeye “Tilkinin kuyruğu var, tilki dört ayağıyla yürür, tilki okula gitmez, tilki kırlarda yaşar. İnsan ise başka niteliklerle donatılmıştır, öyleyse bu benzetme yapılamaz, yanlıştır.” diyerek itiraz edebilir miyiz?
Hayır! Ben, gerçek anlamını kastederek ‘tilki’ demiyorum ki yanlış olsun. Bu benzetmeyi adamın ne kadar da ‘kurnaz’ olduğunu vurgulamak için yapıyorum, çünkü tilki kurnazlığıyla meşhur bir hayvandır.
Kâinatı fabrikaya benzetirken her ikisinin de ‘sanatlı’ oluşlarını, yapılmaları için bir ilim, irade ve kudret gerektirdiklerini göz önüne alıyorum.
Bu tür analojiler, misaller, benzetmeler bir kanunun, bir yasanın, bir ilkenin, bir genel kuralın ucunu göstermek için dile getirilir.
Maksat, insanların zihnini bu ilkeye çevirmek, düşünmelerini, bilmelerini, bulmalarını sağlamaktır.
Fabrika ve kâinat... İkisi de eser, ikisi de yapılmış, ikisinin de bir plana, bir ustaya ihtiyacı var, ikisi de belli yasalarla çalışıyor, ikisi de üretim yapıyor vesaire. İşte bunlardır ortak yönleri.
Şimdi düşün... Bir bitki tohumuna genetik şifreyi kim koyuyor, kim çözüyor, bitkinin bu plana göre büyümesini, serpilmesini kim belirliyor?
Bir tohum bunları bilemez ki... İlmi yok, görmesi yok, işitmesi yok, zekâsı yok...
Kendine lazım olan maddeleri nereden bilecek de alacak? Hem de tam olması gerektiği kadar.
Halbuki görüyoruz, bir bitkide onlarca element var. Hepsi olması gerektiği kadar. Bu hassas mizan kimin eseri? Kendini bile tanımayan bitkinin mi?
Hayatı kıstas kabul ediyor madem şunu da sor ona: Hayat nereden geldi? Hayatsız kâinatta hayat nuru nasıl parladı?
Hayat bir nurdur, bir ışıktır. Elbette ışıklı bir kaynaktan gelir. Nuru veren nursuz olamaz.
Hiç kuşku yok ki ışık nasıl güneşe delalet ediyorsa hayat da bir hayat sahibine, Hayy ve Muhyi olan bir zata delalet eder.
