TR EN

Dil Seçin

Ara

Amerika’ya Neden Gidilir?

Bir süredir Zafer Dergisi’nde Amerika ile ilgili yazılar yazıyorum. Çoğunlukla eleştirel denemeler bunlar.

Amerika’yı tasvir eden bu yazılardan sonra sorulabilecek bir soru Amerika’ya gitmenin iyi mi kötü mü olduğu sorusudur.

Kimi okurlardan gelen bu türden sorulara muhatap olduktan sonra kendi kendime soruyorum:
Amerika’ya neden gidilir?

 

Amerika’nın herkes ve her durum için eşit ölçüde geçerli olacak bir iyilik veya kötülüğünden bahsedemeyiz. Ama Amerika’nın imajı ile kendisi arasındaki farkı bilmenin sanırım Amerika’yı tanımada bir önemi vardır. Amerika’nın kendisinin de muhataplarına göre geldiği anlamlar çok muhteliftir. Amerika, en güzel halini “turist”lere gösterir. Gökdelenler, geniş evler ve tüketim imkânlarıyla kendisini ziyarete gelenleri büyüler Amerika. Kendisinde çalışmaya gelenlere karşı da her zaman hazırcevap değildir. Bazan sürprizler yapar ve Amerika Rüyası adıyla meşhur kapıları açabilir Amerika. Ama ekseriyetle çalışmak için gelenlere pek acımaz. En çok da kaçak göçmene. Beş kişiyi zengin etse doksan beşini birden fazla işte çalıştırır; en hafif ifadesiyle yorar. Amerika her aşık olunan mecazî sevgili gibi ulaşıldığında kaçan bir büyüdür. O yüzden en parlak halini turiste, en çirkin halini kaçak isçiye gösterir. Kulağa ve hayale hoş gelen ev ve araba gibi güzellikler bir süre sonra zaman aşımına uğrar ve eski tadı vermez, veremez. Tokluk açlıktaki lezzeti kaybettirir Alışkanlık konforu batar hale getirir.

Bugün bile İstanbul’daki binlerce gencin rüyası Fransa gibi Avrupa ülkelerine gitmek. Anadolu’daki pek çok gencin rüyası ise İstanbul’a gitmek. Geçen sene Paris’te karşılaştığım işçi bir Türk genç en büyük hayalinin Amerika’ya gitmek olduğunu söyledi. Düşündüm, bazı Amerikalıların hayali gelip Paris’e yerleşmek. Daha da önemlisi, uzunca bir süre pek çok Türkiye gencinin hayali Fransa’ya, İngiltere’ye, Almanya’ya gitmekti. Eğer oradakiler Amerika’ya gitmeyi “en büyük hayal’ olarak görüyorlarsa bu bir hayaldan başka birşey olamazdı. Şimdinin Amerika’sı eski zamanların Almanya’sı olmuş demektir bu. O halde, bir yere gitmeyi insanlarda en büyük hayal yapan şey o yerin zengin ve güçlü olması ve oraya gidilmemiş olmasıdır. Peki Amerika’ya zaten gitmiş olanlar ne yapacak? Onlar için artık deniz bitmiştir. Bir de ayrıca bir Amerika olmadığı için nereye gidilecektir? (Muzip bir cevap: bazı Amerikalılar uzaya gidiyor)

Amerika’ya gitmeyi en büyük hayal olarak görenleri küçümsüyor veya ayıplıyor değilim. Benim de büyük hayallerimden biriydi Amerika’ya gitmek. Gittim oraya. Şimdi oradan yazıyorum. Gelmeyin burası anlatıldığı gibi değil demek de istemiyorum.

Belki, gelin ama anlatıldığı gibi olmadığını bilerek gelin demek istiyorum. Ama asıl anlatmak istediğim aslında insan fıtratının hiçbir zaman doyuma ulaşmadığı ve cennet (evet bildiğimiz meşhur cennet) dışında da doyuma ulaşamayacağıdır. Bunu tanıyıp şakirane sahip olduklarımızı takdir edebilirsek o zaman daha sağlıklı “gitmeler” tasarlayabiliriz.

Amerika’nın güzelliklerini kısmen yaşayıp zorluklarından kısmen muaf kalınan bir pozisyon öğrencilik pozisyonudur. (Zengin insanların öğrencilik veya iş sebebiyle Amerika’ya gelişlerini “turist’’ kategorisi içinde saydığımızı belirtelim). Amerika’ya öğrenci olarak gelenler bazan işçiler gibi birden fazla işte çalışarak okuyabilmektedirler. Bazan onları gönderen devlet veya bağlı bulundukları kurumun desteği ile okurlar. Master veya doktora düzeyindeki öğrenciler okudukları üniversitelerden asistanlık veya araştırma görevliliği gibi yollarla da maddi kaynak sağlayabilirler. Öğrenciler ayrıca normal bir göçmene oranla İngilizce açısından da avantajlıdırlar. Yani öğrenci hayatının nispeten rahat olduğunu söyleyebiliriz. Amerika’ya mümkünse okumak için gitmek makuldür. Bütün dünyadan beyin göçü alan üniversiteleri çoğunlukla kalitelidir.

Okumak dışında sebeplerle Amerika’ya gitmek ne derece mantıklıdır? Bu konuda da tek bir cevap yok diye düşünüyorum. Eğer gençseniz ve vize alabilmişseniz Amerika’ya gidin. Büyük bir külfetle ve yepyeni bir hayatla karşılaşacağınızı bilerek. Bunun filmlerdeki Amerika olmayacağını da bilerek. O zaman Amerika’ya yeni bir hayat için gidilir. (Keşke vaktiyle mümkün olduğu kadar çok Türkiyeli ve Müslüman insan Amerika’ya gitseydi). Amerika’ya yeni bir hayat macerasına atılmak için gitmenin belli bir yaşı olduğu kanaatindeyim. Daha az acı çekmek ve daha hızlı adapte olabilmek için erken yaşlar maceraya elverişlidir. Aile sahibi olduktan sonra profesyonel bir iş ve dil imkanına yaslanmadan Amerika’ya gitmek bana pek makul görünmüyor.

“Amerika’ya neden gidilir”in bir cevabı da Amerika’nın zenginliği ile ilgili olmayan bir cevaptır. Yani Türkiye gibi kültürel olarak sömürge haline getirilmiş toprakların insanları olarak bizler, özgür olmak için Amerika’ya gitmek istiyoruz. Çağdaşlık, modernlik gibi artık dünyada kimsenin kullanmaya tenezzül etmediği saçma sapan sömürge oyuncakları ile üzerimizde kurulan baskıyı kırmak için Amerika’ya gitmek istiyoruz. Yine aynı sebeple Avrupa Birliği’ne girmek istiyoruz. Her iki arzumuzda da haklıyız. Kimi zaman Avrupa’daki veya Amerika’daki yerleşik dindar Türkler, bu eski acılarını unutup aman niye Avrupa Birliği’ne girmek istiyorsunuz, niye Amerika’ya gelmek istiyorsunuz diye çıkışıyorlar. Onlar için büyü kaçtığı için ve o cendereden çıktıkları için Avrupa’yı istememek ve Amerika’yı beğenmemek kolay. Dolayısı ile Amerika’ya gitmenin özgürlükle ilgili bir boyutu bulunuyor bizim açımızdan. Amerika’ya gitmiş insanın ise Amerika’yı eleştirmesi çok doğal.

Amerika’ya özgür olmak için gidilir. Bazan yeşil kart rahatlığı ile gidilir. Okumak için de gidilir. Uygun zamanlamayla çalışmak ve para kazanmak için de gidilir. Amerika’ya çağdaşlık büyüsü bozmak için de gidilir. Amerika’ya macera olsun diye gidilmez. Hizmet olsun diye de gidilmez, eğer başka bir gitme ve orada bulunma vesileniz yoksa. Amerika’ya oradaki Müslümanların nüfusunu artırmak için gidilir veya gidilmişse ve kalmak mümkünse yine o sebeple kalınır. Çünkü 2001 yılının 11 Eylül günü uçakları yüksek binalara çaktıranlar dünya çapındaki Müslüman nüfus akışını baltalamak, Amerika’nın içinde artık ciddi bir noktaya gelen Müslüman nüfusunu durdurmak istiyorlardı. Bunu kısmen başarmış durumdalar. Amerikalıların Müslüman ülkelere yönelik yeni vize politikası şu aşamada Türkiye’yi bile bir istisna olarak da görmüyor. Yani Amerika’ya vize almak bir hayli zorlaştırıldı.

Tüm bu söylediklerimden çıkan sonuç şu: Ne kadar çok gidilirse o kadar iyi. Ama gitmek için öğrenci olmak veya başka sebeple gidilecekse genç yaşlarda gitmek en sağlıklı olanı. Ayrıca, gidilen yerin hayal edilen yerden farklı olduğunu unutmadan gitmek gerekiyor. Neticede Amerikan Rüyası iki parçalı bir rüya. İlki Amerika’ya gidebilme rüyası, ikincisi Amerika’nın içinde başarılı olma hülyasıdır. Unutmamalı ki ikincisi de bir rüyadır ve en az birincisi kadar zordur.

__________________________________________________________________________

Amerikan Polisi Neden Güneş Gözlüğü Takar?

Arabanın Amerikan toplumunun bilincinde nereye park ettiğini anlamaya çalışan bir önceki yazıyı Amerikan otoban polisinin neden güneş gözlüğü taktığı sorusunu sorarak bitirmiştim. Arada geçen zaman zarfında California’ya, abim Murat’ı ziyarete gittim. Onunla birlikte San Francisco’nun sokaklarını dolaştık ve çocukken seyrettiğimiz San Francisco’nun Sokakları dizisini hatırladık. Güzel bir şehir olduğu ve İstanbul’u anımsattığı konusunda hemfikir olduk. San Francisco’nun turistik yerlerinden biri de meşhur Golden Gate köprüsüdür. O köprüyü dolaşırken bir ara tam karşımızda bisikletiyle bir Amerikan polisinin geldiğini görünce abim Murat “al sana Amerikalı, güneş gözlüklü polis” dedi. Selamlaştıktan sonra ona neden güneş gözlüğü taktığını sorduk. Biraz da mizahi bir cevapla söylediği şuydu: “Akşamları bara gidip geç vakitte eve dönüyorum. Tabii ertesi gün gözlerim pek iyi halde görünmüyor. Çaktırmamak için güneş gözlüğü takıyorum.” Bu, şakayla karışık cevaptan sonra “Biz polisler sağı solu çok kolaçan ediyoruz, belli olmasın diye güneş gözlüğü takıyoruz.” diye devam etti. Başka ne tür sebepler olabileceğini sorunca yine beklediğim ama asıl saymadığım cevaplardan birini verdi: “California’da herkes güneş gözlüğü takıyor.” (Haksız değil. Gerçekten de ‘güneş eyaleti’ ya da ‘altın eyalet’ lakapları bulunan California iklim itibariyle sürekli bahar yaz ortası olan cennet gibi bir yer. Bol güneş beraberinde çok sayıda güneş gözlüğü getiriyor.) Ama dedim üniforma giyiyorsunuz, bu sizi normal vatandaştan ayırdediyor. Kanun adamı olarak insanlarla muhatap oluyorsunuz. Güneş gözlüğü taktığınızda üniformalı haliniz daha bir pekişmiş olmuyor mu? Yani güneş gözlüğü sizin muhataplarınızla aranızda şahsi ve insani bir ‘göz kontağı’ sağlamayı engelleyerek sizi saf kanun şeklinde insanlarla muhatap etmiş olmuyor mu diye sordum. Cevaben bunu çok ilginç bulduğunu yine de hiç düşünmediğini ama mümkün olabileceğini söyledi. Abime dönüp, kendisi bilemese de asıl sebebi bu dedim. Amerikan polisi gayrişahsi bir makinaya dönüşmeyi sadece üniformayla ve tektip davranışla değil insani bir bağ kurma penceresi olan gözleri muhatapların gözleri açısından nüfuz edilemez kılarak da sağlıyor. Güneş gözlüğü sayesinde Amerikan polisi bir makinaya yani gayrişahsi bir kanuna dönüşüyor. Kanun hakimiyeti güzel olsa da trafikte bir makina tarafından durdurulmak çok hoş olmasa gerek.