TR EN

Dil Seçin

Ara

Biz İmtihan Olurken Allah’ı Sınamaya Kalkmak / Gölgeler

Yönetmenliğini Tom Shadyac’ın yaptığı “Aman Tanrım” isimli film, daha gösterime girmeden ses getirdi ülkemizde. Zira film bir İslam ülkesi Malezya’da ‘Allah’a şirk koştuğu’ gerekçesiyle yasaklanmıştı. Belki de bu sebeple 16 yaşından küçüklerin izlemesi sakıncalı vurgusuyla gösterime girdi. Tabii yasağın getirdiği çekiciliği bir gişe vesilesi saydı açıkgöz işletmeciler. Zira çok iyi biliyorlardı ki, yasak olan şey ilgi çeker! Oysa Aman Tanrım isimli film sıradan bir Hollywood komedisinden bir adım bile ilerde değil. Hatta biraz acımasızca bile olsa şöyle diyebiliriz: Film ince zekaya dayalı esprilerden ziyade kaba parodilerin uç uca eklenmesi ve Jim Carrey’nin yeteneklerini dibine kadar zorlayarak sergilediği performansla ilerliyor. İtiraf etmek gerekirse filmi izlemeden önce, böylesi bir filmi kaleme alırken, doğu-batı felsefesinde yaratılış ve uluhiyet menşeli epey kaynağa başvurmam gerekeceğini düşünmüştüm. Hiç de öyle olmadı. Elde popcorn, fonda konserve kahkahalar eşliğinde bir çırpıda tüketilecek, geriye ancak ve ancak metazorik çıkarımlarla alınacak birkaç küçük ders kalabiliyor.

İnsanlığın var olduğu günden beri sorgulanan kavramların başında geleni adalet olsa gerekir. Gerek başkasının haksızlığı, gerekse kendi aptallıklarımız sonucunda düştüğümüz olumsuz durumlar sonucunda bazen içten içe, bazen alenen başımıza gelen şeyin adaletsizlik olduğunu düşünür, bunların sayısı arttıkça da sorgulamaya başlarız. Eğer zekamız ve mantığımızı doğru kullanmayıp, soruyu doğru sorup, doğru cevaba ulaşamazsak tarifsiz bir hırçınlıkla aklımızın bize oynadığı oyunlara kaptırır ve çok tehlikeli bir uçurumun kenarında devam ederiz bu sorgulamaya. İşte filmimizin kahramanı da böylesi bir uçurumun kenarına kadar gelip, sonunda suyu kaynıyor ve aklı sıra Tanrı’yla hesaplaşmaya girişiyor. İyi ve güzel bir eşi, hiç de fena olmayan bir işi, standart üstü bir yaşamı olduğu halde, postmodern çağın günümüz insanına dayattığı sürekli sınıf atlama ve daha çok para kazanmayı hedeflediği için, gözü hep yukarılarda ve oraya bir an önce ulaşamamanın verdiği bilinçsizlik ile Allah’ın ‘işi gücü bırakıp kendisine zulüm ettiğine’ inanıyor. İşte bu noktada Batı tipi kültür ile Tanrı insan kılığında karşısına çıkıyor ve ‘Al bakalım tüm yetkilerimi sana bırakıp, ben tatile çıkıyorum, kolaysa bu iş sen tanrıcılık oyna’ diyor. Şüphesiz bu bir kurmaca ve Hristiyanlıkta bile tasvip edilmeyecek bir olay tanrıya eş koşmak. Ancak, olmayana ergi ile senarist bize, aslında yaşadığımız hayata şükretmemizi ve acıların da sevinçler kadar doğal, adaletli ve merhametli olduğunu gösteriyor. Elbette film diliyle ve bol miktarda sulandırılıp, seyreltilerek. Bu arada ilginç bir ayrıntı, yönetmen nedense insan kılığına girmiş yaratıcıyı zenci olarak resmetmeyi tercih etmiş. Zihin okuma ve niyet bilme gibi bir yeteneğimiz olmadığı için, bunu eziklerin pedagojisiyle bakıp gişe avcılığı için yaptığını söylemek önyargı olur. Ama Oscarlı oyuncu Morgan Freeman beyazlar içinde Hristiyanların zenci Tanrısı tiplemesini oynarken çok da zorlanmıyor. Ciddi, vakur ve ironik!

Yönetimin insanoğluna geçmesiyle dünyayı nasıl bir kaosun beklediğini tahmin etmek güç değil. Zira egoist, bedbin insan, menfaati için Ay’ı bile yeryüzüne yaklaştırıp, bulutları kafasına göre şekillendirmek isteyebiliyor. Ve unutmamak gerekiyor ki, kâinattaki her şey bir denge üzerine kurulu. Ay veya güneşin bir milim ileri ya da geri gitmesi, yeryüzünde onarılmaz facialara yol açabiliyor. Nitekim filmde de öyle oluyor. Karısının gönlünü çelmek ve romantik bir ortam oluşturmak için Ay’ı yeryüzüne yaklaştıran kahramanımız ertesi sabah oluşan sel baskınları ve ölen binlerce insanı izleyince yaptığı hatayı anlıyor.

Aman Tanrım filminin merkezinde aslında ‘dua’ kavramı oturuyor. ‘Duanız olmasa bir ehemmiyetiniz yok’ kültürünün insanları olarak bize yeni gelmiyor bu fikir. Ancak batılı formatta bakınca, dua edip, olumlu cevap almayınca Allah ile hesaplaşmaya girişen insanların, aslında o duaların yerine gelmemesinin kendileri için hayırlı olduğunu bin musibetten sonra anlamaları da dikkat çekici. Zira bizim kutsal referansımızda, ‘dua edin, cevaplayayım’ deniyor, ‘kabul ya da reddederim’ diye bir garanti yok. Belki de bu sebeple her duamızın sonuna, ‘eğer hakkımızda hayırlısı ise’ diye eklemeyi alışkanlık edinmişiz!

Son tahlilde diyebiliriz ki; insan, yaşamının yolunda gitmediğini farkettiği an şikayet edip mızmızlanacağına, dönüp kendi hatalarına bakmalı, kendi yaşamını kontrol etmeli ve ‘ben ne yaptım ki, bu şekilde sınanıyorum?’ sorusunu sorabilmelidir. Yoksa filmde olduğu gibi en ufak bir trafik sıkışıklığında bile Allah’ı sınamaya kalkarsanız, sonunda elinizde olan, sahip olduğunuz değerleri bile haketmediğinizi ve bunların size Allah’ın bir lütfu olduğunu acı acı anlamak kalır. Zira Allah merhametsiz değildir! Yönetmen Shadyac kendi meşrebi ve kültürünce insanların arasındaki bu kişisel hesaplaşmayı filme aktarırken, doğal olarak insan aklı, hayali gibi parametrelere sırtını yaslamış. Dolayısıyla, ilahi açıdan bakıldığında son derece kısır ve minimal ölçekli bir ders çıkmış ortaya. Doğal tabii, sandalye, marangoz hakkında ne kadar fikir yürütebilir ki? Bir yerde okumuştum, şöyle diyordu: ‘Kurbağa için gökyüzü, içinde bulunduğu kuyunun ağzı kadar geniştir!’ Batı kültürü için gökyüzü, İlahî boyutta, Aman Tanrım filmindeki kadar işte!