Erzurum’da Ziraat Fakültesi birinci sınıfların botanik dersine giriyordum. Beş bölüm var. Her bölümde 60 kişiden amfide yaklaşık 300 öğrenci bulunuyordu. Ders iki saatti ve hücreyi işliyorduk. Konular ağır, salon kalabalık. Öğrencilerin dikkatlerini toplamak için arada hayatla ilgili konulara temas ediyordum. Bir ara şöyle dedim:
- Allah size çok büyük nimetler vermiş. Bunların kıymeti bilinmezse hesabı çetin olur. Erkek öğrencilerden birisinin sorusu ile başlayan şöyle bir konuşma oldu:
- Allah bize ne vermiş ki, ne isteyecek?
- Allah sana ne verecekti?
- Bak, Koç’un ve Sabancı’nın atı var, katı var, yatı var.
- Sana da verelim. Mesela üç kat 250 m2 dayalı döşeli daire. Kapıda sıfır kilometre lüks bir araba… İster misin?
- İsterim.
- Bir şartla veririz; sen aklını ver, hepsini verelim.
- Olmaz.
- Erzurum’un tamamını sana verelim.
- Olmaz.
- Bütün dünyanın yer üstü ve yer altı zenginliklerini verelim.
- Olmaz.
- Cenneti de verelim.
O öğrenci düşündü, düşündü ve dedi ki:
- Akılsız insan ne yapacak cenneti!..
Ben de dedim ki:
- Gördün mü Allah’ın sana verdiği sermayeyi!.. Üstelik hafıza, hayal, merak, endişe, korku, muhabbet gibi binlerce duyguyu hesaba katmadık bile. Muhabbet alınıverse bir aile kuramazsınız, birileriyle arkadaş olmazsınız. Korku alınıverse onuncu katta balkonda yürürken kendinizi yerde bulursunuz.
Biz sadece aklı hesaba kattık. Onun bütün dünyadan ve cennetten daha kıymetli olduğunu söyledin, bunu gördük.
Demek ki, bu aklı öyle bir şeye sarfetmeliyiz ki, karşılığında alacağımız şey hem dünyadan hem cennetten kıymetli olmalı. İşte o değer, Allah’ı bilmek ve O’na itaat ve ibadet etmektir. Yoksa âleminizde Allah yok, peygamber yok, namaz yok, niyaz yoksa; bütün ömrünüzü senelik 150 ton patates yetiştirmeye harcarsanız bunun hesabı elbette çetin olacaktır.
