TR EN

Dil Seçin

Ara

Ses Sizsiniz

İngilizce ‘abesiyet’ ya da ‘anlamsızlık’ anlamına gelen ‘absurdity’ kelimesinin Arapça bir kelimeden ödünç alındığını bilir miydiniz? ‘Absurdity’ kelimesinin kökünü oluşturan ‘surd’, matematiksel olarak imkânsızlığı anlatan Latince ‘surdus’ kelimesinden kaynak alır. Latince’de ‘sağır’ anlamına gelen ‘surdus’ ise Arapça ‘cezrüasâm’ kelimesinin dönüşümünden Latince’ye girmiş. ‘Cezrüasâm’ ise ‘sağır kök’ anlamına geliyor. Bu küçük etimolojik keşif, işitme ve anlam arasındaki derin ve sürpriz ilişkinin ilk habercisidir.

Gerçekten de sese karşı duyar-sızlık, aynı zamanda anlamaya da duyar-sızlık anlamına geliyor. ‘Duymak’, ‘duyarlı olmak’, ‘duyumsamak’ gibi fiiller ne kadar sesten öte bir duyarlılığı ifade ediyorsa, ‘sağır olmak’, ‘kulak vermemek’, ‘kulak asmamak’ da o ölçüde anlama uzaklığını, kavrama ve algılama boşluğunu anlatır. Sağırlık bir ölçüde şuursuzluktur da.

İşitmemek, hayatın ve şuurun en temel özünden, yani, sesten ve sözden, dolayısıyla da anlamdan ve anlamadan koparır insanı. Tıpkı ‘sağır kök’ gibi, toprakta ama topraktan habersiz, suyun akışına duyarsız, ışıktan ve hayattan kopuk yaşamayı ifade eder sağırlık. Anlaşamamanın ve anlama yoksunluğunun ‘sağırlar diyalogu’ deyimiyle anlatılması da bu yüzden olmalı. ‘Duyumsamak’ ve ‘duyarlı olmak’ gibi duygusal derinlik eylemlerinin ‘duymak’ fiilinden kök alması da anlama ve işitme arasındaki akrabalığı doğruluyor olmalı. Çünkü, bir insana ‘kulak vermek’ onu bütün olarak anlama isteğini çağrıştırdığı gibi, ‘kulak asmamak’ onu hiçe saymayı ifade eder.

İşitmenin hayatımıza nüfuz etmiş bu derin anlamına rağmen, pek çok insan, bir tercih yapmak zorunda kalsa, gözünü kaybetmektense kulaklarını kaybetmeyi tercih eder. Oysa sesin ve sözün yeri, ışığın ve rengin yerinden daha temelli olsa gerek hayatımızda. Sesin yerini doldurmak, ışığın yerini doldurmaktan çok daha zor olmalı. Hem sağır hem kör olan insanlar, işitmeye olan özlemlerini görmeye olan özlemlerinden daha sesli olarak dile getirirler. İşte bir örnek:

Ne kadar körsem, o kadar da sağırım. Ancak sağırlığın sorunları, körlüğün sorunlarından daha derin ve karmaşıktır. Sağırlık çok daha büyük bir yoksunluk. Çünkü sağırlık en önemli yaşama uyaranını kaybettiriyor; ses bize dili ve konuşmayı getirir, düşünceleri uyanık ve ayakta tutar ve bizi insanların entellektüel yoldaşı eyler. (…) Duyan biri olarak yaşıyor olsaydım, duymayan olarak yaptıklarımdan çok daha fazlasını yapardım. Bana öyle geliyor ki, sağırlık körlükten çok daha derin bir engellenmişliktir.” (A Natural History Of Senses, Diane Ackerman, kör ve sağır yazar Helen Keller’den naklen)

Tam da bu satırları okurken, âmâ olan bir arkadaşımla ilişkimi sorguladım. Görme duyusunu doğuştan kaybeden arkadaşımla aramızdaki ilişki, görmeyi kazanma pahasına işitmeyi kaybetmek olsaydı, çok daha uzak düşerdik herhalde! Aramızda bir ışık engeli olsa da, birbirimize seslenebiliyor ve kulak verebiliyoruz. Ancak, aramızdaki engel sessizlik olsaydı bu kadar yakın duramaz ve bu kadar sık görüşemezdik birbirimizle. O kendini ifade edemez, ben kendimi ona ifade edemezdim. Anlaşılan o ki, sessizlik ve sözsüzlük, görüntüsüzlükten ve renksizlikten daha derin ve geniş bir boşluk. Üstelik göremediklerinin yerine işittiklerini koyabiliyordu arkadaşım. Her şeyin sarı hüzün rengine boyandığı güz günü, bir ormanı birlikte adımlarken, onun bizim görerek fark ettiğimz çok şeyi âdeta kulaklarıyla ‘gördüğü’nü farketmiştim. Yapraklar kurumuş ve sararmış olmalıydı; çünkü basınca çıtırdıyorlardı. Mevsim sonbahardı, çünkü insanlar soğuktan söz ediyorlardı. Sahil onun için bir dalga sesi ve martı çığlığı idi. Durağa yaklaşan otobüsün sesi vardı.

Ancak madalyonun öbür yüzünde de ilginç tanıklıklar var. Nasıl âmâ insan kulağıyla ‘görüyor’sa, sağır da bir ölçüde gözleriyle ‘duyabiliyor’. İşte bir şairin sağır bir insan adına yazdıkları:

Sakin, sessiz bir günü hayal edin; yaprak kımıldamıyor olsun. Etrafta cıvıldayan kuşların var olduğunu bildiğim halde, benim için bu bir ölüm sessizliği gibidir. Derken hafif bir rüzgâr eser, yapraklar kıpırdar; yaprakların salınışını bir çığlık gibi görür ve duyarım. Görünüşteki sessizlik gider. Sanki yaprakların salınışında yaprak hışırtısını işitir gibi olurum, hışırtıyı görürüm… Öyle ki zaman zaman sağır olduğumu, aslında bir şey duymadığımı hatırlatmak zorunda kalırım kendime. Bunun gibi ‘gördüğüm’ sesler arasında, kuşların uçuşu ve kanat çırpmaları, duru bir suda ya da akvaryumda balığın yüzüşü de vardır. Kuşların, en azından belli bir mesafeden, sessizce uçuyor olduklarını biliyorum… Ancak bana yine de sesliymiş gibi, işitilebilirmiş gibi görünüyor; bir martının sessiz hüznü ve serçelerin havadaki neşeli oyunları ayrı birer ‘göz-müziği’ gibi.” (Words for a Deaf Daughter, Paul West)

Paul West’in hayatın ‘gözle görünür’ şiirine dair bu sözleri, kulağımıza vurup duran seslerin kalbimizde de yankılanması yolunda bir duyarlılık örneği oluşturuyor. Asıl sağırlık işittiğimize ‘kulak asmamak’ olmalı ki, kâinatın müziğini duymak kulağımızın açık durmasından ötede bir duyuşu gerektiriyor.

Evet, kulağımız açık… Ancak gözlerimiz öyle değil. Gözlerimizi kontrol edebiliyoruz. Bir şeye sadece mecazî anlamda değil, fiziksel anlamda da göz yumabiliriz. Kulağımızı tıkamak ise daha fazla bir çaba gerektiyor; en azından temiz bir pamuk! Kulağımızı fiziksel olarak, istediğimiz zaman kapatamıyoruz, iki kulak kepçesi, iki yanımızda sürekli açık bekliyor.

Kulak kepçelerinin şekli ve yüzdeki yerleşimi insan yüzünün pürüzsüz akışını bozmuyor ve yüzün görünüşünü gölgelemiyor. Yanakların tam bitiminde, kimi zaman saçların arasında gizlenmek üzere, arkaya doğru genişleyerek açılıyorlar. Tıpkı burnumuzun hem ortada görünmesi hem de ortalıklarda gözükmemesi gibi, kulaklar da hem var hem yok gibiler yüzümüzde. Kulak kepçesinin çoğu zaman çizmekte zorlandığımız girinti ve çıkıntılarında sürekli gölgeler barınır. Tam karşıdan ışık vursa bile kulak kepçesinin bir yerine mutlaka gölge düşer. Şimdi siz de bir kulak kepçesi resmine bakarsanız, mutlaka karanlık bir yerinin olduğunu fark edebilirsiniz. Sanki bu gölgeler sayesinde, kulak kepçesi hem görünür hem de görünmez gibi durur. Kulak kendi kendisinde gizleniyor gibidir, kendi kendisinin arkasına saklanıyor gibidir. Yine de, hiç unutulmamasını istediğimiz şeyler için de ‘kulağına küpe olsun’ denmesi, kulağın hep orada olduğunu hatırlatır bize.

Çoğu zaman kulak dediğimizde kastettiğimiz, kulak kepçesidir. Kulak ile ‘kulak’ diyegeldiğimiz ‘kulak kepçesi’ arasında o kadar büyük bir fark vardır ki, faraza kulak kepçemizi kaybetseydik, sadece yüzümüzden bir detay eksilirdi, ancak kulağımızı kaybetseydik içimizin sesini, başkalarının sözünü yitiriverirdik. İşiten ve işitme eyleminin gerçekleştiği organ, asıl kulak ise, kulak memesinin hemen üstündeki gölgeli boşlukta başlar. Öyle ki, kulak kepçesinin içine doğru girdiğimizde henüz ‘dış’ kulakla tanışmış oluruz. Sonra ‘orta’ kulak gelir ve nihayet tâ derinlerde ‘iç’ kulağın var olduğunu biliriz.

Bununla birlikte kulak kepçesinin başımızda anlamsız durmadığını hatırlamamız gerekiyor. Kulak kepçesi seslerin nereden geldiğini belirlememiz için tasarlanmıştır. Kulak kepçesinin girinti ve çıkıntılarına çarparak gelen ses dalgaları, kulağa bir bakıma ‘saçaklanarak’, ‘püsküllenerek’ ve ‘uzaklık hissi’ kazanarak girerler. Beynimizde bu püsküllenme ve saçaklanma çözülerek sesin kaynağı hakkında bilgi üretilir. Araştırmacılar kulak kepçesinin girinti ve çıkıntılarını balmumuyla kapatıp düzleştirdiğinde, deneye katılanlar sesi, tıpkı kulaklıkla müzik dinler gibi, kafalarının ‘içinde’ duyduklarını belirtmişlerdir.

Kulak kepçesinin kıvrımları, tıpkı parmak uçları gibi, gözbebeği gibi, el yazısı gibi, özel ten kokusu gibi kişiye özeldir. Nadir de olsa kulak kepçesi kimlik belirlemek amacıyla kullanılır.

Kimi hayvanlarda kulak kepçesinin duymaya yardımcı olmaktan başka görevleri de vardır. Tavşanların uzun kulakları ve fillerin geniş kulakları bir soğutucu olarak işlev görür. Özellikle çöl tavşanlarının kulakları geniş damar ağı sayesinde bir tür termostat gibi işler ve aşırı vücut ısısının dışarı atılmasını sağlar. Fil kulakları da termostat görevine ilaveten yelpaze olarak da çalışmak üzere tasarlanmıştır.

İnsana bir dil iki kulak verilmiştir ki, bir konuşsun iki dinlesin.” diye bir söz vardır. Aşağı yukarı her dile yerleşmiş olan bu söz, dinlemenin konuşmaktan daha derinlikli ve yüce bir çaba olduğunu doğrular. Sanki, dinlemek, başka bir ruha kendi ruhunda yer ayırmak gibidir. En çok da dinlendiğinizi gördüğünüzde, size kulak verildiğini hissettiğinizde, kendi varlığınızı hissedersiniz. Çocukların ana babalarından istediği şeylerin başında ‘dinlemek’ gelir. Çocuk, dinlendiğini farkettiğinde önemsendiğini kavrar, varoluşunu farkeder.

İnsana iki kulak verilmesinin insana daha çok dinlemesi gerektiği yönünde bir yaratılış telkini olmasından beride, sesin nereden geldiğinin bilinmesi gibi bir fonksiyonu vardır. Tıpkı iki gözle görürken oluşan açı farkından görüntü derinliğini algıladığımız gibi, seslerin kulaklarımıza farklı zamanlarda çarpması, sesin uzaklığı ve derinliği konusunda fikir sahibi olmamızı sağlar. Radyoların ve teyplerin iki hoparlörlü olması da, sesin ve müziğin derinliğini algılamak içindir. Gece baykuşlarının kulakları sadece iki yana yerleştirilmekle kalmayıp biri diğerinden az yukarıda olacak şekilde yerleştirilerek sesin geliş açısı konusunda olağanüstü bir duyarlılıkla donanmışlardır.

Hayvanlar dünyasında sesin özel bir yeri vardır. Gözle görülen çevrenin çok sık değişiyor olması, hayvanların birbirleriyle iletişiminde sesi öne çıkarır. Meselâ bir kuş için çevresi her an değişir; yuva kurdukları ağacın yaprakları büyür, renkleri değişir, çiçekler açar, çevrenin kokusu değişir, dal kırılır ya da yeni bir budak çıkar, gece olabilir… Bunca değişken arasında çok özel bir ses, en güvenilir tanıdıklık işareti olmalıdır. İhtimal ki, rızık için uzaklara gitmiş bir kuşun yuvası ‘burnunda tütüyor’ değil de, ‘kulağında çınlıyor’dur. Ağustos böceklerinin cırcırlarından ve kuşların cıvıltılı ötüşlerinden çok iyi bildiğimiz gibi, hayvanların büyük bir kısmı kendi çevrelerinin özelliklerini seslerle dokurlar. Her bir ses onların kendi şehirlerinin yükseldiği temel taşlar gibidir. (İnsan şehirlerinin taşları çoğaldıkça hayvan seslerinin de azalması ve kısılması ne garip bir çelişkidir!)

Hayvanlar arasında sese hayli duyarlı olanlar olduğu gibi pek kulak asmayanlar da vardır. Meselâ balıkların sese yöneltecekleri bir kulakları yoktur; çünkü buna ihtiyaçları yoktur. Balıkların gövdelerinde ‘lateral çizgi sistemi’ vardır; balık bedeni su kadar yoğun olduğu için suda meydana gelen tüm titreşimler balığın gövdesinin bir ucundan diğerine geçer. Balığın sese kulak vermek yerine bu titreşimleri yeterince hassas biçimde algılaması ‘işitme’ ihtiyacını karşılar.

Bir köpeğin çok iyi koku alması gerektiği gibi, çok iyi de duyması gerekir. Bu ‘iyi duyma’ sesin şiddetine hassasiyetle kalmamalı, sesin özelliğine âşina olmayı da içermelidir. Çok uzaktan gelen bir ayak sesini duymak sesin şiddetiyle ilişkilidir; ancak bu ayak sesinin kime ait olduğunu algılamak sesin özelliğini tanımayı gerektirir. Bir köpek gerçekten de, kendi sahibinin ayak sesi ile diğer aile üyelerinin ve yabancıların ayak seslerini ayırdedebilir bir kulağa sahiptir. Geyikler de sessiz ve sese duyarsız gibi dururlar, ancak çok iyi bir dinleyicidirler. Fillerin kocaman kulakları çok büyük gürültüler için değil, biz insanların duyamacağı kadar düşük frekanslı infrasound ‘fısıltılar’a ayarlıdır. Böcekler de ses verir ve sese kulak verirler; fakat ses organlarını ve kulaklarını bedenlerinin ummadığımız yerlerinde buluruz; kanatlarının altında ya da bacaklarında. Hepimiz kurbağaların geceyi ve sessizliği süsleyen seslerine âşinayızdır; ancak Puerto Rico’lu bazı kurbağaların akciğerleriyle işittiklerini duydunuz mu? Ses dalgaları kurbağanın bedenine çarpınca, titreşimler ‘kulak zarı’na çarpar, kulak zarı da sesi doğrudan akciğerlere yönlendirir. Sadece kurbağalar değil, bazı yılan ve kertenkelelerin de sesi ‘ta ciğerlerinde’ duydukları bilinir. Bazı yunus türlerinin ise sesi alt çeneleriyle duydukları sanılıyor; alt çenede özel bir yağ ile dolu boşluk kulak gibi işlev görerek ses dalgalarını yankılandırır. Demek ki en azından bu tür yunuslar dinlemek için çenelerini tutmak zorundalar!

Kulağımızın gözümüz gibi kapanıp açılmak üzere tasarlanmış oluşunun bir sırrı da evrende mutlak bir sessizliğin olmayışı olmalı. Tam bir sessizlik kulağa hoş gelmiyor. Ses bir hareketin belirtisidir. Ses bir şeylerin birbirine dokunmasının sonucudur. Sessizlik bir eylemin uzantısıdır. Yaşadığımız evrende ise hareketsizlik, eylemsizlik mümkün değil. Evrende bir şey mutlaka bir başka şeyle buluşuyor, varlığın çarkları sürekli dönüyor, parçalar birbirine dokunuyor. Mutlak bir sessizlik, olsa olsa yokluğu, hayatsızlığı, eylemsizliği gösterir.

Ancak her sesten bir anlam bekleriz, her sesin bir âhengi taşımasını umarız. Yoksa işittiklerimiz ancak kocaman bir gürültü olur, rahatsız edici bir uğultu olurdu. Gerçekte, evrenin her hareketi, her kıpırtısı, her hışırtısı, her uğultusu tumturaklı bir söz gibi anlamla, aşkla bestelenmiş bir şarkı gibi ahenkle düşüyor kulağımıza.

Ve kalbimiz, o ahengin içinde, her daim anlam arıyor. Sesin anlamsızlığına, anlamın sessizliğine razı değiliz. Bu yüzden kalpleri evrenin sesine kapalı, varlığın sözüne karşı mühürlü olanlar, en talihsiz sağırlar olmalı. ‘Göklerde ve yerde olan her şeyin O’nu tesbih edişi’ne kulak asmayanlar, ıssız ve anlamsız, sözsüz ve dudaksız, ketum ve eylemsiz, nidasız ve hitapsız bir gürültü olarak algılıyorlar evreni. Oysa, kâinatın sesine kulak vermiş bir mü’minin yazdığı gibi, “Kulaktaki zar, nur-u iman ile ışıklandığı zaman, kâinattan gelen manevî nidaları işitir; hal diliyle yapılan zikirleri, tesbihleri kavrar.” Rüzgârların terennümlerini, bulutların naralarını, denizlerin dalgalarının nağmelerini, yağmurun bir indirilen söz olduğunu, kuşun ve ağacın bize konuştuğunu işitir. Kâinat ilâhî bir senfoni oluverir.

Ne güzeldir inanıp da kâinatın sözüne ve sesine can kulağı kesilmek. Ne talihsiz bir sağırlıktır varoluşun anlamını bilmemek! Gerçekten ‘absurd’, değil mi?