Tarımda kimyasal maddelerin kullanımı ile ilgili ülkemizdeki bilinçsiz uygulamalardan biriyle şahsen tanışmam yıllar önce, ilkokula gittiğim zamanlarda oldu.
Bahar günlerinde hemen her gün okul dönüşü evimizin ön bahçesinde komşu çocukları ile oynamaya çıkardık. Bahçemiz İstanbul’da büyük binaların arasında apartman yöneticisi rahmetli Necdet amcanın asmaları ile çevrili küçük bir vaha gibiydi. Rahmetli, özellikle Karadenizlilerin sevdiği bir üzüm türünü yetiştirir, bunlara gözü gibi bakardı. Senesini tam olarak hatırlayamadığım bir baharda, asmalara musallat olan bazı böcekler Necdet amcaya ilaç kullanma zorunluluğu getirmişti. Bizim bilemediğimiz bir zamanda bahçesini ilaçlamış olacak ki, bir gün bahçeye çıktığımda yerde arı ve kelebekler dahil bir ölü böcek yığını, hatta bazı serçe ölüleri gördüğümü iyi hatırlıyorum. Daha kötüsü, her top oynayışımızda etrafımızda dolanan kapıcımızın duyma özürlü küçük oğlu Hasan’ın çok hastalandığını, durmadan istifra ettiğini duyduk o günlerde. Babamın hekim olarak duruma müdahale ettiğinde çocuğa tarım ilacı zehirlenmesi teşhisi koyduğunu öğrendik. Ne ki, mevsim ilkbahardı ve ilaçlanan asmaların meyve vermesine en az dört ay vardı. Hasan ilaçlı bir meyve yemiş olamazdı... Sadece bahçede uzun süre kalmakla zehirlenmişti. Yani ilaçlı bir şeyler yediğinden değil, sadece oralara dokunduğundan. Bu derece kuvvetli bir zehir ne olabilirdi?
Neyse ki, Hasan kısa sürede zehirlenme belirtileri gösterdiğinden bahçede ölümcül seviyelerde zehir alacak kadar çok oynayamamıştı. Hemen gerekli tedavi yapıldı ve çocuk kurtuldu. O günlerde babam aslında çok iyi bir insan olan Necdet amca ile görüştüğünü; onun bir teneke suya iki damla konulacak ilacı “Bu kadar çok su içinde iki damla ilaç bunca böceğe ne yapar kil?” düşüncesiyle iki maşrapa dolusu koyduğunu öğrendi. O zamanki çocuk aklımla bile, bunun gerekli miktarın binlerce katı anlamına geldiğini kavrayabilmiştim.
Gözümle gördüğüm bir örnek de, Sakarya çevresinde gereğinden fazla ilaçlanan tarlalardan süzülen yağmur sularının zehrinin bazı küçük akarsulara taşınmasıyla o güzelim derelerdeki balıkların yok olmasıydı...
Kendi çevresinde bunları gözlemleyen bir kişi olarak, tümevarım mantığıyla şu hükme ulaşmaya hakkım olduğunu düşünüyorum: Tarımla uğraşan insanlarımız, bu işin okumaya müsait olmaması sebebiyle, eğitimlerine fazla zaman ayıramıyorlar ve işte tam bu yüzden aslında bilimle gelen nimetler olan bazı kimyasalları iyi niyetle yanlış kullanıyorlar. Tabi, bizim ülkemizde denetim mekanizmaları sağlıklı işlemediği için, zehir yediğimizi Almandan, Fransızdan veya ne yediğini kontrol edecek kadar akıllı birilerinden öğreniyoruz.
Bu denetimsizlik ve cehalet ortamı beraberinde başka sorunlar da getiriyor. Askerlik yaptığım yıllarda Tokat-Amasya arasındaki Yeşilırmak havzasının o güzelim verimli topraklarında Türk tarımının yabancı kaynaklarca deney amacıyla kullanıldığından şüphelenmiştim. Her bir tarlada kullanılan değişik yöntemlerin nasıl sonuç verdiğini tespit etmek üzere değişik harf ve rakamlarla kodlanmış ekili araziler vardı. Köylülerle konuştuğumda, buralarda Avrupa’dan ithal edilen tohumların gübre ve katkı maddelerinin ne sonuç verdiğinin kontrol edildiğini ve bu amaçla bedava tohumluk ve gübre dağıtıldığını duydum. Bu durumda Avrupalıların kendi ülkelerindeki denetimlerden dolayı izin alamadıkları ilaç ve hormonlar için deney alanı olarak Türkiye’yi seçmiş olma olasılığı aklıma takılmıştı. Elbette bunun kesin olarak doğruluğunu tespit etme imkânım hiçbir zaman olmadı. O zaman da merak etmiştim: Acaba bazı üreticiler o sene alacakları arabayı ya da evlendirecekleri oğullarını akıllarına getirip “Gavur bundan dekara 1 kilo koyarsan mısırlar bire on yerine bire on beş verir, dediydi. Bana bu sene iki yıllık mahsul bir arada lazım. Varsın ben dekara 10 kilo koyup bire kırk beş alayım. Hem bunca toprağa 1 kilo ne der?” diye düşünmüşler midir acaba diye? Aynen rahmetli Necdet amcanın 20 kiloya 2 damla ne der deyip iki maşrapa koyması gibi...
Elbette, bütün bunlar sadece düşünce. Ama, aşağıda anlatacaklarımın bu düşüncelere nereden geldiğimi sizlere göstereceğini umuyorum. Bunun için çok geriye değil, hormon ve ilaç iddialarının zirveye çıktığı geçtiğimiz haftalara dönelim:
Baştan belirtelim ki, Fransa’dan geri dönen biberlerdeki problem hormon değil, tarım ilacı idi. Methamidophos adlı bu tarım ilacı, yani zehir, normalde yenecek bir tarım ürünü olan biberde değil, pamuk ve benzeri sanayi bitkilerinde kullanılmaktadır. Yaşanan gelişmelerin ardından 5 Mayıs 2001 tarihinde bu kez Almanya’ya ihraç edilen yaklaşık iki buçuk ton çarliston biberde kanserojen etkisi olan methamidophos bulundu ve imha edildi.
13 Nisan tarihinde yapılan on beş gıda kontrolünün on dördünde limitlerin üzerinde ilaç kalıntısı tesbit edildi. Üstelik, kabul edilebilir limitler neredeyse elli kat aşılmıştı. AB’nin üst limit kabul ettiği methamidophos miktarı 0.01 mg/kg iken, Türk biberlerinde bu rakam 0.04 ile 0.51 mg/kg olarak saptandı.
Almanya’da yayınlanan Fruchthandel (www.fruchthandel.de) dergisi, bu habere 15 Nisan’daki sayısında yarım sayfa ayırdı. Alman İthalatçılar Birliği Başkanı Michael Krebs, Antalya Yaş Meyve ve Sebze İhracatçıları Birliğine mektup yazarak bu sorunu bildirdi.
Yani, bir zehirli ilaç biberde normalin bir buçuk, bilemediniz 2 katı çıksın da, elli katı da ne oluyor? Bu cehalettir, düşüncesizliktir ve insafsızlıktır.
Antalya İthalatçılar Birliği Başkanına sorulan şu soru ve alınan cevap ile üreticinin ilaç kullanımında ne kadar bilinçsiz olduğunu göz önüne sermeye yetiyor:
Soru: Üretici yalnız tütün ve pamuk üretiminde kullanımına izin verilen bir tarım ilacını neden sebze yetiştirirken kullanmayı tercih ediyor?
Cevap: “Trips adı verilen bir böcek var, üretici methamidophos’u bu böcekle mücadele etmek için kullanıyor. Bir de bu tarım ilacının biberi daha parlak gösterdiği söyleniyor.”
Evet, yanlış okumadınız. Biberi parlak gösterdiği söylenen şey, yenecek bitkiler için formüle edilmemiş, kanserojen bir böcek zehiri!
Başka bir bitki için tasarlanmış bir kimyasalı hiç düşünmeden biber parlak oluyor diye onda da kullanmamız, bu konularda son derece eğitimsiz olduğumuzu göstermeye yetiyor. Anlaşılan o kadar bilinçsiz üreticiler var ki, biberi daha parlak yetiştirmek hayaliyle, insanların yemek için aldıkları bir şeye fazladan zehir katabiliyorlar. Aslında, ben bunu kullananların birkaç kişi haricinde sadece güzel ve bol ürün yetiştirmek amacında olduklarına, hatta bu zehirli biberleri kendilerinin de rahatça yediklerine eminim. Elbette diğer insanları kanserden veya kronik zehirlenmeden öldürmek istemiyorlar.
Peki, ilaç ve hormonları tamamen terketmeli miyiz, yoksa kullanmalı mıyız?
Bu soruya hem evet hem hayır cevabını verebiliyoruz. İlaçların ve hormonların bazı kullanımlarını sağlığa olan zararları yüzünden kabul etmeyen Avrupa, aslında bu ilaçları keşfedip piyasaya sürenin ta kendisi. Ancak, problem bunların kullanılmasından değil, yanlış kullanılmasından kaynaklanıyor. Siz giyilecek şey için tasarlanan ilacı yiyeceğe kullanırsanız, fayda yerine zarar alırsınız. Ya da dekara bir
kilogramı ideal olan bir hormonu on kilogram kullanıp ürün artışı sağlamaya çalışırsanız, zehir biçersiniz. Kimyasal ilaç ve hormonları, aynen hastalandığımızda içtiğimiz ilaçlar gibi düşünmeliyiz. Yani, doğru yerde ve doğru miktarda kullanmalıyız. Başı ağrıyan adama antibiyotik verirseniz boşu boşuna karaciğerini yorar, ayrıca gereksiz yere antibiyotik kullanmakla bakterilere biraz daha direnç kazandırırsınız. Ya da ilaç tespitini doğru yapıp aynı kişiyi bir aspirinle rahatlatabilecek iken aynı anda bir kutu aspirin verirseniz, rahatsızlığına iyi gelebilecek bir ilacı çok vermek suretiyle onu zehirleyip öldürmüş olursunuz.
Tarımda hormon ve ilaç kullanımında eğer bilimsel araştırmalar sonucu tespit edilen miktarlar kullanılırsa, üretim sağlıklı bir şekilde artırılıp hem ekonomi hem de sağlık yönünden kazançlı çıkmak mümkün. Aslında hormon denilen kimyasallar bitkilerde zaten olan maddelerdir. Bunların çok çok az miktarda dışarıdan verilmesi ile bitkilerin gelişmesi hızlandırılıp yüksek verim almak mümkün hâle getiriliyor. Temelde auxin, cytokinin, absisik asit ve etilen bazlı bu maddeler bitkilerin yaprak, sap, kök ve meyve gibi kısımlarındaki hücre bölünmesini hızlandırıp çabuk büyümesine imkân verirler. İşte bu noktada meyve zamanında toplanmaz ise çabuk büyüdüğünden iri yapılı meyvelerle karşılaşmak kaçınılmazdır. Yani, iri bir meyve mutlaka fazla hormon kullanımını göstermez.
Ama bir sebze ya da meyve normal hâlinden çok iri boylara ulaştı ise, yetiştirilirken doğal olmayan bazı uygulamalarla da karşılaştığı kesindir. Gerek şekil bozukluğu, gerekse aşırı büyük boyutlar genelde hızlı büyümenin sonucudur. Ancak, bu yazının başından beri anlatmaya çalıştığım bir gerçek var ki, bu da hormon ve tarım ilaçlarını kullananların pek de bilinçli şekilde yapmadığı veya biraz daha fazla kazanç uğruna aşırıya kaçıp kullanılması gereken limitleri aşanların olabildiğidir. Tabiatı gereği azla yetinmeyen insanoğlu, denetimsiz bir ortamda mutlaka her yolu deneyecektir.
Peki, bu sorunun çözümü nedir?
Aslında problem şu sıralarda önemli ölçüde çözüldü. Üretici fazla ve yanlış kullandığı ilaç ve hormonların cezasını zarar olarak çekiyor şu anda. Bir nevi, Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan oldular. Ellerindeki malı hormonlu-hormonuz ucuza satıp zarar ederek bundan sonra aynı şeyi yapmamayı öğrenecekler. Ayrıca, birkaç üreticinin yaptığı bir uygulama yüzünden yanmamak için diğer üreticiler kendi aralarında otomatik bir denetim mekanizması oluşturacaklardır. Yakın bir zaman içinde üretilen ilaçlı ve hormonlu ürünlerin önemli bir bölümü bitecek ve yerine daha normale yakın olanlar gelecektir.
Allah’a şükür, tarım ürünleri depolarda sonsuza kadar bekleyemiyor. Üreticinin oto-kontrolüne bir de devlet eliyle kontrol mekanizması eklenirse çok daha iyi neticeler alınacağı açıktır. Bu konuda en güzel yöntem, kimyasalları bilinçsizce kullananların kamuoyuna açıklanması ve ürünlerinin satışına izin verilmemesidir. Şimdi uygulanmaya çalışıldığı gibi bazı bölgelere ilaç girişinin engellenmesi ise, pratikte netice vermez. Çünkü litrelerce suya birkaç damlası yeten bu maddeler küçük şişelerde her türlü şekilde yasadışı yollardan bu bölgelere götürülebilir. En iyi yasaklama üreticinin bu işten kendi isteği ile vazgeçmesini sağlamak olacaktır. Böylece insanlarımız da yediklerinden daha emin olacaklardır.
Aslında denetimsizlik yüzünden çok ileri boyutlara ulaşan bu uygulamalara karşı panik Türkiye’de geç başladı. Ancak, bu paniğimiz de üreticimiz kadar tüketicimizin de bilgisizliğini göstermeye yetiyor. Çünkü, genelde bu tür zehirli veya hormonlu ürünler mevsimi haricinde yetiştirilen mahsulde oluyor. Millet olarak mevsimsiz meyveleri hayra yormayan bizler, pazarda ve markette pek öyle davranmıyoruz. Şahsen, tanıdığım birçok kişiyi bu olaydan haftalar önce “Çilek yemek için fiyatının düşmesi yetmez, boyutunun da düşmesini bekleyin.” diye uyarmıştım. Bundan kastım baharda bol miktarda piyasaya sürülen artık sera çileği yerine gerçek anlamda mevsim çileğini yemelerini sağlamaktı. Çünkü, kimsenin karşı çıkamayacağı bir gerçek varsa, o da tabiî hâliyle yetişen her ürünün sun’î olandan çok daha faydalı ve lezzetli olmasıdır. Bu, yiyecek ürünlerinde böyle olduğu gibi, kullanım eşyasından süs eşyalarına kadar her üründe böyledir.
Her şeyin tabiîsinin daha iyi olduğunu kabul ederken, diğerine itibar etmek niye?
Aslında bu yazıyı ülkemizde tarımda hormon kullanılmasından çok daha tehlikeli olan hayvansal ürünlerde hormon kullanımı üzerine yazmak isterdim. Ancak yakın bir gelecekte çok daha büyük bir bomba olarak ortaya çıkacak bu konunun biraz daha olgunlaşmasını beklemek zorundayız. Zira, bizim ülkemizde arıza belirtilerinin ciddiye alınması için tepkinin Avrupa taraflarından gelmesi gerekiyor ne yazık ki...
Son olaylara biraz da sağduyu ilavesi ile her türlü kimyasal maddenin üreticilikte kullanılmasına çekidüzen verileceğini umuyoruz.
