TR EN

Dil Seçin

Ara

İkindi Çayı, İmbat ve Biraz Dinginlik!... / Deneme

Yaz güneşi mevsimin son vagonunu da ısıtıyor. Ağustos bitmek üzere... Eylül o bildik heyecanlarıyla arada bir yokluyor. Kentin merkezî yerinde müdavimlerini ağırlayan Kızlarağası Hanı’ndayız. İmbat, hanın kapılarından girebildiği kadarıyla, kalabalığın hafif dışında duran masamıza kadar sokuluyor. Tarihî mekânda, masa etrafına dizilmiş kürsülere oturmuş birkaç kişi, konuşuyoruz.

İkindi çayı, imbat ve sohbet...

Aramızdan birisi, bize yeni katılanı, konuştuğumuz şeyle çok fazla ilgili olmayan bir şey söyleyiverdi birden: “Bu mekân beni çok sardı. İnsana karşılık gelen bir ruhu var. Güvende hissediyorum kendimi.”

Böylelikle konuşmanın seyri de değişti; mimariden, Batı ve Doğu karşıtlığına kadar uzandık. Önemli bir gerçeğin altı çizildi orada. Şöyle:

Evet, bu tarihî yapıyı şekillendiren şey Şark ruhudur. Ki bu ruh, bütün bir varlığı, hayatı, insanı, daha çok akla yatan Garp’tan farklı görür. Şark’a göre her bir şey bütünden bir parçadır; birbiriyle ilintili bu parçaların kozmosta karşılıkları, mânâları vardır. İnsan bunlar arasında en önemlisidir; çünkü, kendisi ve bir bütün olarak varlık üzerinde düşünebilen tek varlıktır. İnsanın kendisi ve varlık üzerine düşünmesiyle her şey anlamsızlıktan sıyrılma imkânına kavuşuyor. İşte bu tarihî yapı, böylesi bir karşılığı olan insan—maddî ve manevî olarak—merkeze alınarak yapılmıştır.

Şark mimarisinde, yapının kendisi ön plana çıkmaz; geriden efendisini takip eden hizmetçi gibi dingin bir yüzle insanın üzerine eğilir. Meselâ Süleymaniye Camii... Bütün muhteşemliğine rağmen, ilk önce müthiş bir dinginlik taşıyor insan ruhuna. Sonrasında kendisini inşa eden ruh ve mimarını akla getiriyor. Şark’ın varlık tasavvuru böyle bir şeydir; kendini değil, Sahibini önceler. Üstad Said Nursî bu bahis için bir kavram geliştiriyordu: mânâ-yı harfî...

Bütün bir Aydınlanma sonrasında yaşananların öne fırlattığı seküler insanın elinden çıkan yapılar ise—gökdelen, apartman vb.—dalavereyle, ‘efendiliği’ efendisinden çalan uyanık hizmetçinin koca bir kibirle şişmesi, şişmesi, sonra ‘efendisi’ne tepeden bakmasına benziyor. Biz çok katlı yapılar arasında dolaşırken bir güvensizlik hissediyorsak, bu, modern mimarinin (düşüncenin) yersiz kibrinin aşırı vurgusu yüzündendir. Her bir yapı kibrin bedenleşmesidir desek, yeridir. Yapı âdeta bağırıyor; ‘ben, ben!’ diye... Ve modern mimarî örnekleri, bize mimarlarını hatırlatmıyorlar; daha çok o kocaman cüsseleriyle kendilerini öne çıkarıyorlar. Gölgelerinde kalan her şeyi küçülterek... Biz yine Üstad’ın bir başka kavramını hatırlayalım: mânâ-yı ismî.

İki temel fark var burada: Bir; varlık içindeki konumundan hareketle, ‘insanın acziyet gerçeği’ni işaretleyen metafizik tasavvur... İki; ‘Allahsız’ bir varlık düşüncesi içinde ‘insancılık’ yapan hümanizmin insanı tanrılaştırma projesi...

Metafiziğe kulak kabartmış tasavvurun yedeğinde yaptığınız bir varlık yolculuğunda, muhteşem kozmosta insanın hayata müdahalesinin küçüklüğüne karşılık, ne çok ihtiyaç içinde olduğunu görür, ama yine de ihtimamla ihtiyaçlarınızın karşılandığını farkeder, çok temel bir hakikate teslim olursunuz: “İnsan olarak ben bir kulum sadece... Her şey O’ndan! O’na teslim olmakla var olabilirim. Ben yokum, O var! O’nun varlığıyla varım!...” Böyle konuşur, bütün varlığa kardeş nazarıyla bakarsınız. Çünkü Sahibiniz, her şeyin de sahibidir. “O zaman her şey Sahib’in rızasına göre olmalı.” der, haddinizi aşmazsınız.

Metafiziği çoktan gündeminden çıkarmış seküler insan ise, büyük bir cakayla “Ben varım!” diyor. Ateist tasavvurdan bolca beslenen zihninin oyunları içinde nefsi şişiyor, bu şişkinlik onu uçuruyor, uçtuğu yerde sanıyor ki, sahiden kendisinden başka her şey küçüktür. Oradan bağırıyor: “Var mı benden daha büyük?”

Bu adam, gözü önünde akan hayata taşınmış bütün varlığı sahipleniyor böylelikle. “Hepsi benimdir!” diyor, hesapsızca hükmetmeye kalkıyor. Kendisinden başka hiçbir şeyi var görmediğinden, her şeyi, kendisini var kılmak için yok ediyor. Bitkileri, denizleri, toprakları, gökyüzünü... Daha gür bir şekilde, “Ben varım!” demek için, teknolojiyi savaşının emrine veriyor. Savaşlar çıkarıyor, ekolojik dengeyi bozuyor, sosyal adaleti dinamitliyor; öldürerek, yok ederek varlığını bütün bir dünyaya gösteriyor.

Evet, ne yazık ki, nefsi şişkin bu ukala tipin iktidarı söz konusu.

Ve bu yüzden dünya bir kıyamete doğru sürükleniyor.

Huzur, bu adamın ikliminde yeşeren bir şey değildir oysa.

Biz ise, huzur istiyoruz; biraz dinginlik!...