Mirac, ‘yükselme aleti’ demektir ve Türkçe’ye ‘merdiven’ yahut ‘asansör’ olarak tercüme edilmiştir.
“Namaz mü’minin miracıdır.” (Hadis-i Şerif)
Kâmil iman, takva ve salih amel manevî terakkinin birer basamağı gibidirler; insanın ruh ve kalbi bunlarla terakki eder ve Allah’a yaklaşır.
Nur Külliyatından Miraç Risalesi’nde, “Hakikat-ı Miraç nedir?” sorusuna, “Zât-ı Ahmediyenin (asm) merâtib-i kemâlâtta seyr-i sülûkünden ibarettir.” şeklinde veciz bir cevap verilmiş ve daha sonra bu cevabın geniş bir açıklaması yapılmıştır. (Sözler, 563)
Bu hikmet saçan cümlede çoklarının sorduğu bir sorunun da cevabını bulmuş oluyoruz: “Cenâb-ı Hak mekândan münezzeh olduğuna göre, O’nunla görüşmek için böyle uzun bir yolculuğun gereği var mı?”
Demek ki, miracda esas olan, Hz. Peygamber’in (asm) manevî terakkisidir. Bununla ilgili olarak bir misal vermek isterim:
Allah Resulü (asm) yerde iken de Allah’ı ‘semavat ve arzın Rabbi’ olarak biliyordu. Ama, güneşle dünya arasındaki yüz elli milyon kilometreye yakın mesafeyi ışığın yaklaşık sekiz dakikada aldığını göz önünde bulundurarak henüz ışığı dünyamıza ulaşmamış yıldızların olduğunu düşünürsek, sema âleminin ne kadar geniş olduğunu hayal âlemimizde bir derece canlandırabiliriz. Allah Resûlü (asm) bu muhteşem âlemi bütün tabakalarıyla geçtikten sonra, onun Allah’ın semavat ve arzın Rabbi olduğuna dair imanında akıl almaz derecede bir inkişaf olduğu muhakkaktır. Sema âlemine, kürsiyi, arşı, cennet ve cehennemi eklediğimizde, bu yüksek makamlarda ve bu sonsuz menzillerde seyahat eden bir ruhun kazandığı marifetin ne kadar ileri bir noktaya vardığını hayal etmemiz bile mümkün değildir.
Demek oluyor ki, Cenâb-ı Hak, o en sevgili kulunu rü’yetine mazhar kılmakla şereflendirmek dilediğinde, onu böyle bir terakki ve tekâmül yolculuğuna çıkardı.
Burada Cenâb-ı Hakk’ı bir makamda görmek söz konusu değil; bütün mekânları ve makamları geride bırakan ulvî bir mertebede O’nunla görüşmek söz konusu.
Dört büyük semavî kitaptan birisinin kendisine indirildiği Musa (as) gibi büyük bir peygamber, Allah’ı görmek dilediğinde kendisine şu vahiy gelmişti: “Sen beni göremezsin.”
Ayette “Ben görülmem.” denmeyip de “Sen beni göremezsin.” buyurulmasında, ‘bu rü’yete mahzar olacak bir başka peygamberin geleceği’ müjdesi gizlidir. Nitekim, Cenâb-ı Hak dağa tecelli ettiğinde Musa (as) kendinden geçmiş ve yere yığılmıştı. Demek ki, dağa tecellisi bir büyük peygamberi kendinden geçiren bir Nur’un sahibi, Kendisini bir başka peygamberine göstermek isterse, onu bu rü’yete mazhar olacak bir makama terakki ettirecektir. İşte miracın hakikati, bu terakkinin ve bu tekâmülün gerçekleşmesidir.
Burada şöyle bir soru daha akla gelebilir: Cennette mü’minlerin rü’yete mazhar olmalarını nasıl anlamamız gerekiyor? Onlar böyle bir dereceye mi erecekler ki bu lütfa nail olsunlar?
Bu sorunun cevabı da yine Nur Külliyatındaki şu cümlede saklı:
“Miraç yoluyla beka âlemine girdi.” (Mesnevî-i Nuriye, 197) Yani, Peygamber Efendimizin (asm) rü’yete mazhar olması bu dünyada değil, beka âleminde gerçekleşti. Hz. Musa (as) ise bu tecellinin dünyada gerçekleşmesini istemişti.
Allah Resûlü (asm), cenneti tarif ederken, “Ne gözler görmüş, ne kulaklar işitmiş, ne de beşerin kalbine, hatırına gelmiştir.” buyururlar. Bu hadisin bir yönü de şudur:
Bu dünyada insan, şu kâinattan daha mükemmel, daha harika olduğu gibi, cennet ehli de cennetten daha mükemmel olacaktır. Zira, cennet onun hizmetine verilmiştir. Cenneti aklımızın almayacağını haber veren bu hadis-i şerif, bizlere bir mü’minin orada ulaşacağı makamı burada hayal etmemizin de mümkün olmadığı mesajını vermiş oluyor.
Yine Nur Külliyatında bir dua cümlesinde “Bize gösterdiğin numûnelerin, gölgelerin asıllarını, menbalarını göster.” denilmektedir. Cennet nimetleriyle bu dünya nimetleri arasında, asıl ile gölge arasındaki fark kadar bir derece farkı bulunduğunu ders veren bu cümle, o asıllardan faydalanacak mü’minler için de böyle bir terakkinin söz konusu olduğuna işaret eder. Yani, buradaki insan da, oradakine göre, varlık mertebesi itibarıyla bir gölge gibidir.
Bu dünyada gölgeler gölgelerle beslenirler—rüyada olduğu gibi. Orada ise asıllar asıllardan istifade edeceklerdir. İşte rü’yete nail olacak mü’minler de bu akıl almaz derecede terakki etmiş asıl insanlardır.
Bir kâmil mü’min cennette bu dereceye çıktığı gibi, oradaki Hz. Musa’nın (as) derecesi de dünyadakinden aynı ölçüde farklılık gösterecektir. Bu dünyada bir mü’min kul ile o büyük peygamber arasındaki makam farkı, orada da aynen muhafaza edilecektir—her ikisi de akıl almaz ölçüde terakki etmekle birlikte...
Yine Miraç Risalesi’nde, bu kudsî yolculuk için, ‘velâyet-i Ahmediyenin (asm) keramet-i kübrası, hem mertebe-i ulyâsı’ denilir.
Velâyet, Peygamber Efendimizin (asm) kulluk cihetidir; risâlet ise tebliğ cephesi. Onun kulluk şuurundaki erişilmez mertebesi, Allah’a iman, muhabbet ve havf sahasındaki hayallerin ulaşamayacağı yücelik ve derinlik, ibadetlerden aldığı feyz, duyduğu haz, ahlâkındaki o eşsiz güzellikler hep velâyet cihetinin meyveleridir. Miraç, o zâtın bütün velâyetlerin üstündeki o büyük velâyet makamının büyük bir kerametidir. Miraç dönüşü getirdiği ilâhî haberler ise risâlet cihetiyledir. Onun için, “Miracın bâtını velâyettir, halktan Hakk’a gitmiş. Zahir-i Miraç risâlettir, Hak’tan halka geliyor.” buyurulmuştur. (Sözler, 562)
Kâb-ı Kavseyn, miraç mucizesinin en son ve en ileri safhasında, Peygamber Efendimizin (asm) rü’yete mazhar olduğu manevî makamın ismidir. Kavseyn ‘iki yay’ demektir. Bu ifade mecazîdir. Nur Külliyatında, Kâb-ı Kavseyn için, ‘imkân ve vücub ortasında Kâb-ı Kavseyn ile işaret olunan makam’ denilmektedir. Buna göre, söz konusu teşbihteki yaylardan birisi imkân, diğeri ise vücub olmaktadır. İmkân bütün mahlukat âlemini, vücub ise zât, şuunat, sıfat, ef’âl ve esmânın tümünü ifade eder.
Mahlukatın varlığı ‘mümkin’, Allah’ın varlığı ise vaciptir. Mümkin, ‘olup olmaması eşit bulunan’ şeklinde tarif edilir. Bütün mahlukat bu gruba girer. Yaratılan her mahlukun, var olması yoklukta kalmasına tercih edilmiş demektir. Allah’ın varlığı ise vaciptir, yani varlığı zâtındandır ve olmaması muhaldir.
İşte miraç hadisesinde, Vacibü’l Vücud olan Allah, mümkinat âleminin sultanını rü’yetine ve sohbetine müşerref kılmıştır.
