Gözler vücudun dış dünyaya açılan pencereleridir. Ve bunların koruma ve bakımları çok özel bir sistemle sağlanır. Göz kapakları bu sistemin en önemli parçalarından biridir. Göz kapaklarının gözleri dış etkenlere karşı koruma, estetik bir güzellik kazandırma gibi görevlerinin yanında, “konjonktiva” (göz küresini göz kapaklarıyla birleştiren ince zar) ve “kornea’’yı her an belli bir nem oranında tutmak gibi çok önemli fonksiyonları da vardır. Biz uykuya daldığımızda, oksijen alamayan gözün dış tabakasını konjonktiva adlı katmanın damarları besler.
Göz kapağının derisi, vücudun diğer kısımlarındaki deriye göre çok daha incedir. Alt tabakası ise yağsız ve çok gevşek olup kan bu bölgede kolay toplanabilmektedir. Eğer göz kapaklarının derisi kalın bir yapıda olsaydı, gözlerin açılıp kapanması bile çok zor bir iş olacaktı. Gerektiğinde göz yuvasının üstünü tamamen ve sıkıca örtemeyecek, ayrıca birçok jest mimikten de yararlanamayacaktık.
Herkes gün içinde hiç farkında olmadan binlerce kez gözlerini kırpar. Bu sayede gözler yoğun ışık temasından ve yabancı maddelerden korunur. Bu işlemin isteğimiz dışında yapılması çoğu zaman farkında olmadığımız bir nimettir.
Bu temizleme otomatik olarak yapılmasaydı ne olurdu? Böyle olsaydı insan göz kırpmayı sadece gözünün içinde rahatsız edici miktarda pislik biriktiğinde hatırlardı. Bu da gözün mikrop kapmasına sebep olurdu. Gözler tamamen temizlenemeyeceğinden puslu bir görüntü meydana gelecekti. Ve göz kırpmak büyük bir zahmet olup, gün boyunca sürekli göz kırpmayı unutmamaya konsantre olmak zorunda kalacaktık.
Her birkaç saniyede bir göz kırpıldığında, göz kapakları tıpkı araba camı silecekleri gibi gözleri sulandırır, pislikleri temizler. Uyku sırasında ise göz kapakları kapalı olduğu için gözler kurumaya karşı otomatik olarak korunur.
Göz kapağı kavisli göz yapısının üstüne kusuruz olarak oturan bir mekanizmadır. Bu mükemmel uyum olmasaydı, açılıp kapanma esnasında temas edilmeyen noktalar bulunacak ve buralardaki yabancı maddelerin temizlenmesi mümkün olmayacaktı.
Açılıp kapanma esnasında, göz kapağının içinde bulunan özel bir bezden (melbomian bezi) salgılanan yağlı bir salgı kapakların birbirine yapışmalarını engeller ve göz kapaklarının gözler üstünde kaymasını kolaylaştırır.1
Göz kapaklarının önemini daha iyi anlamak için mevcut durumun tam tersini düşünelim. Eğer göz kapağı diye bir şey olmasaydı, yeryüzündeki gözlerin tamamı çok kısa bir süre içinde kör olurdu. Gözün üst tabakasını oluşturan kornea kuruyacak, gözler görevini yapamayacaktı. Göze yapışacak küçük bir toz tanesi bile, zamanla büyük problemlere neden olacak, gözler kolaylıkla mikrop kapacaktı. En küçük darbelere karşı bile korumasız kalan gözler, her an kör olma tehlikesiyle karşı karşıya kalacaklardı.
Mesela, bu durumun benzeri, lagoftalmi adlı hastalıkta görülebilmektedir. Bu hastalıkta göz kapakları tamamen kapanamaz veya çok zor kapanır. Bu durumda korneanın nemlenmesi tehlikeye girdiğinden, korneada kurumaya bağlı olarak iltihaplanma görülür. Hastalığın uzun süre devam etmesi halinde ise kalıcı göz bozuklukları oluşabilir. Göz kapakları kapanmadığı ve göz sıvısı da bulunmadığı için, çare olarak göz sürekli temizlenmeli ve mikrop kapmayacak hale getirilmelidir. Bu rahatsızlıkta, sabaha kadar sürekli açık kalan göz, sabah uyanıldığında, her türlü toz ve kirle dolmuş bir hale gelir. Hatta ileri vakalarda gözün tamamen kaybedilmesi tehlikesi doğduğunda cerrahî yöntemlerle göz kapakları dikilir.2
Kaynaklar:
1. Gelişim Hachette, cilt 5, s. 1545; Jillya Smith, Sense and Sensebilities, Wiley Science Edition, s. 54
2. Ünal Bengisu, Göz Hastalıkları, 3. b, İstanbul, 90, s. 19-30
