TR EN

Dil Seçin

Ara

Bir şeyler Yapma Zamanı / Toplum

Eğer bir toplumda, kişiye, aileye ve topluma karşı işlenen suçlar giderek artıyorsa, orada öncelikle bir ahlâk krizi akla gelmelidir.

Yine bir toplumda, gelir dağılım dengesinin anormal boyutlarda bozulmuş olması, ahlâkî dejenerenin göstergesi olarak algılanmalıdır.

Ülkenin önemli bir kesiminin fakirlik sınırında yaşadığı gerçeği yanında, siyasi güç sahiplerinin hayalleri bile zorlayan miktarlarda yolsuzlukları sebebiyle hukuka hesap vermek durumunda kalması, ahlâkta ve manevi dokudaki çöküntünün boyutları hakkında önemli bir gösterge olsa gerektir.

Ekonomik ve siyasi nitelikli yolsuzlukların ileri boyutlara ulaştığının saklanamaması, topyekûn bir ahlâk bunalımı ile açıklanmaya muhtaçtır.

Ahlâk normlarının düzenleyici özelliğini çiğnemekten çekinmeyen bir anlayışın, hukuka saygılı olması elbette beklenemez. Konu ile ilgili toplumsal görüntümüzün fotoğrafik bir karesini çıkarmaya çalışsak, hukuk ve ahlâk kaygısı taşımayan tutumların toplum bünyemizde nasıl yaygınlık kazandığı kolayca önümüze serilecektir.

Toplum hayatını, ahlâk alanında olduğu kadar ekonomi, siyaset ve hukuk alanında derinden etkileyen, bütün dengeleri alt-üst eden bu çöküntü belirtileri, gelip geçici ve dar alanla sınırlı basit bir süreç olarak görülme şansına da sahip değildir. Bu olumsuz konuma gelişin sebepleri üzerinde kamu alanı ve sivil alan mensupları olarak herhangi bir ayrıma girmeden, özenle düşünmek ve çözüm üretmek görevi herkesi bekliyor.

Yolsuzlukların kol gezdiği bu süreci değerlendirirken bazılarının, ihtiyaç olduğuna inanılan “ahlâk” kavramı yerine, “etik” kavramını seçmesi, belki fiyakalı bir söylem geliştirmemize imkân veriyor fakat, olumsuzluğun niteliği değişmiyor. Kavram değiştirmekle yarayı iyileştirecek etkili bir çözüm üretmiş olmuyoruz.

O halde toplumun maddi ve manevi dokusunu iyileştirme inancında olan herkesin bir şeyler yapmasının tam vaktidir. Çünkü, biz böyle toplumsal bir olumsuzluğu, kalıcı bir özelliğimiz olarak sineye çekmeye alışkın değiliz ve buna rıza da gösteremeyiz. Sosyal bünyenin maddi ve manevi dengelerini kurucu çabaları, dünden bugüne savsakladığımızı kabullenen bir itiraf ile işe başlamak, herhalde gerçekçiliğin gereğidir. Eğer ahlâk alanında büyük ihmallerimiz olmasa idi, bugünkü sıkıntılar yaşadığımız boyutlarda olmazdı. Türkiye ne yazık ki, böyle bir ihmal realitesinin ağırlığını sırtında taşıyarak geliyor. Toplumun manevi dinamizminin ihmal edildiğine ilişkin belirtiler, konu ile ilgilenenlerin her zaman dikkatini çekti ve gelecek için endişe kaynağı oluşturdu. Çağımız Türkiye’sinde ahlâk ve maneviyat sahasındaki ihmallere ısrarla dikkat çekenlerden birisi de çağdaş İslâm mütefekkiri Bediüzzaman Said Nursi idi.

Adliye Vekiliyle ve Risale-i Nur’la alâkadar mahkemelerin hâkimleriyle bir hasbihaldir” başlıklı ve 1945 sonrasında yazdığı bir makalesinde, Bediüzzaman, insanların manevi hayatını özellikle iman ve ahlâk çizgisinde düzenlemenin önemine işaret ediyor ve o günü değil, elli sene sonra gelecek nesli düşündüğünü bilhassa ifade ediyordu. Bu görüşlerini, yakın tarihi tanık göstererek şöyle sürdürüyordu:

Hürriyetçilerin ahlâk-ı içtimaiyede ve dinde ve seciye-i millîyede bir derece lâubalilik göstermeleriyle, yirmi-otuz sene sonra dince, ahlâkça, namusça şimdiki vaziyeti gösterdiği cihetinden, şimdiki vaziyette de, elli sene sonra bu dindar, namuskâr, kahraman seciyeli milletin nesl-i âtisi, seciye-i diniye ve ahlâk-ı içtimaiye cihetinde ne şekle girecek, elbette anlıyorsunuz.” Yeni nesilleri ahlâk kaosunda ve manevi bir çöküntüde kaybetmemek için çaba gösterdiğini, o günün insanlarından ziyade, elli sene sonrasının insanlarını, yani bu günün insanlarını düşündüğünü söylüyordu. Bediüzzaman’ın nesillerin sağlam birer kişilikle yetişmesi yönündeki çabalarına katılmak bir tarafa, bu alandaki düşüncelerine bile katlanamayan bir ilgisizlik, toplum hayatını adeta ilkesizliğe ve ahlâk zaaflarının uç vereceği bir başıboşluğa terketti. Bu ilgisizlik tohumu, kabarık tahribat faturalarını, dünden bugüne topluma ve devlete ödetegeldi. Benimsenen olumsuz tavrın kişiler ve sosyal hayat üzerindeki sonuçları, “hapishane, hastane ve mezaristan” üçgeninde bir üretimin konusu olmaya ne yazık ki, devam ediyor.

Fert ve toplum olarak yaşadığımız sosyal ve ekonomik sıkıntılar, hastalığın gerçek sebebi hakkında bizi hâlâ uyarmayacak mıdır? Zira, doğru teşhis ve tedavi yöntemleri sosyal problemler hakkında da rehberimiz olması gerekiyor. Zorlama ve dayatma formüllerin çözüm şansı taşımadığı sosyolojinin, aksi düşünülemeyen temel kuralıdır. Bediüzzaman’ın yarım asır öncesinde o gününün yetkililerine söylediği de bundan başka bir şey değildi.

Kişinin sağlam değer yargıları ile donatılması, topluma yansıyan davranışların bu değerlerle şekillendirilmesi, dünden bugüne, yeterince yerine getiremediğimiz eksikliğimizdir. Bunu gidermede gerekli ve gerçekçi çabayı göstermediğimiz için, her bunalımda aynı şeylerden yakınmaya devam ediyoruz. Bu alanda değiştirmeye gücümüzün yettiği nedir diye sorulursa, “ahlâk” yerine “etik” demeyi başarmış bulunuyoruz!.. İçini boşalttığımız, gereğini yapmaktan uzak kaldığımız kavramlarla nereye varacağımız konusu, sanki kimseyi ilgilendirmiyor.

Hepimizi ve her şeyi yakından etkileyen ahlâkî sahadaki sapmalara karşı duyarlı durmak, “insan” olarak hepimize düşüyor. Hele ahlâk alanında duyarlı olmayı gerektirecek bunalım boyutunda olumsuzlukları, toplumsal ve kamusal alanda olanca yoğunluğu ile yaşıyorsak, “nerede hata yaptığımızı” sorgulamak zorundayız. Yoksa, biz de şimdikiler gibi, “elli sene sonraki” nesillere hesap vermekte zorlanır ve onlara yolsuzluk dolu utanç tabloları bırakırız. Öyle ise geliniz, nesillerin öfke ve hakaretini almamak için insanı ve hayatı anlamlı kılacak bir şeyler yapalım.