Hayır, atletizmden söz ediyor değiliz. Hemen hepimizin, en iyi atletlerden daha iyi biçimde başardığı bir ‘uzun atlama’dan söz ediyoruz.
“Neymiş bu atlama?” diyorsanız, bu sayfaları atlamayın lütfen.
Sıkıntılı, keyifsiz, utangaç ve içe kapanık bir gençti Erdal. Uzun zamandır psikolojik problemleri için tedavi görmekteydi. Gittiği psikiyatristlerin hepsi de depresyon düşünmüş ve ilaç tavsiye etmişlerdi. Erdal ise “ilaçlar aslında faydalı oluyor ve kendimi toparlıyorum. Ama ilacı kestikten birkaç ay sonra yine aynı sıkıntılar başlıyor” diye şikayet ediyordu. Son iki aydır yine kötüydü. Ufak olaylardan etkileniyor; alınganlık, moral bozukluğu, hayattan zevk alamama gibi depresyon belirtilerini dile getiriyordu. Gençliğinin en coşkulu olması beklenen döneminde içine düştüğü bu üzücü durum içimi cız ettirmişti. Bir an bu hissimi Erdal’la paylaşmayı düşündüm, ama sonra görüşmeyi normal biçimde sürdürmeyi tercih ettim. Yoksa kendi gençliğimle ilgili bir yönü mü vardı bu acıma hissinin? “Neyse, işime bakmalıyım şimdi.”
Öykü alma bitince, önce ilaç tedavisi ile ilgili bazı bilgiler aktardım. “Depresyonun ilaç tedavisi en az altı ay sürmelidir, aksi takdirde etki kalıcı olmaz, antidepresan ilaçlar alışkanlık da yapmaz, kullanmaktan çekinme, vs.” Ama esas eksik bırakılan noktanın da farkındaydım. Hiç terapi görmemişti Erdal.
“Aslında depresyon için ilaç tedavisi yanında terapi de görmen gerekir.” dedim. Ve bir örnek verdim: “Meselâ, denize düşmüş, yüzme bilmediği için de boğulma tehlikesi geçiren birisine nasıl yardım edilir? Önce bir can simidi atıp kurtarılır tabiî. Ama sonra da yüzme öğrenmesi gerekir ki, bir daha bu tehlikeyi yaşamasın. İşte ilaç tedavisi, can simidi gibi seni depresyondan kurtarır; ama bunun yanında, yaşadığın sıkıntıların sebebini arayıp, neden bu duruma geldiğini, nerede yanlış yaptığını bulman, yani terapi görmen gerekir.”
“Bana öyle geliyor ki,” dedi, “yaşadığım stresler beni yıprattı.”
“Kısmen haklısın ama,” dedim, “senin yaşadığın olayları yaşayan herkes aynı senin gibi rahatsızlanır mı dersin?”
“Fark olabilir tabiî.”
“Hem de hayli fark olabilir. İşte bu farkları oluşturan da bizim düşünce yapımızdır. Yani genel bir kural olarak söylersek, hayatımızı asıl belirleyen yaşadığımız olaylar değil, olaylara yaptığımız yorumlardır. Olayları nasıl değerlendirdiğimiz, bu değerlendirmeler sonunda ne gibi duygulara vardığımızdır esas önemli olan. Yani, a olayının c sonucuna yol açması b’deki yorumla ilgilidir aslında. Ve bizler bazen b’de hep olumsuz yorumlar yaparız. Hem de farkına bile varmadan, otomatik olarak olumsuz düşünceler üretiriz. Bu da c’nin genellikle kapkara bir ruh hâli olmasına yol açar maalesef. İşte biz—eğer kabul edersen—seninle olayları nasıl yorumladığını, bu yorumların seni nerelere götürdüğünü, buna karşılık nasıl başka türlü düşünebileceğimizi konuşacağız terapide.”
“Olur, hemen başlayalım.”
“Ama bu terapi—ki kognitif terapi olarak bilinir—uygulaması basit olmakla beraber ciddi bir gayret gerektirir. Düşün ki, her zaman aklına otomatik olarak gelen ve seni alıp götüren düşüncelerle mücadele edeceksin. Bir tür nefis muhasebesi bu; bir tür mücahede yani.”
“Gayret ederim.”
“Peki, şimdi en son seni üzen olayı anlat bana.”
“Bakın, buraya gelirken oldu. Yolda bir arkadaşımı gördüm ve selam verdim. Ama o bana selam vermedi. Benim de çok canım sıkıldı.”
“Ne düşündün o esnada?”
“Beni gördü, ama görmezden geldi diye düşündüm.”
“Yani?”
“Beni sevmiyor veya ciddiye almıyor.”
“Yani?”
“Ne bileyim, sanki ben kıymetsiz, değersiz biriymişim gibi hissettim.”
“Ve?”
“Dediğim gibi, içime sıkıntı geldi, moralim bozuldu. Buraya gelene dek de aklımdan çıkmadı. Çok üzüldüm.”
“Farkında mısın, neredeyse üç adım atlamada dünya rekoru kırmışsın.”
“Nasıl yani doktor bey?”
“Küçük ve basit bir olaydan hareketle sadece üç adımda çok rahatsız edici duygulara varmışsın yani. Olay ne? Bir arkadaşın sana selam vermemiş. Peki sonuç ne? Ben berbatım, işe yaramam vs. Arada ne kadar fark var, değil mi? Nereden nereye atlamışsın, gördün mü? Üstelik bu üç adım atlama o kadar hızlı olup bitiyor ki, neredeyse saniyeler içinde, bazen nasıl düşündüğünün farkına bile varmadan, başlangıç olayından fersah fersah uzağa, kapkaranlık bir noktaya atlıyorsun.”
En önemli başlangıç noktası şudur: sıkıntıya razı olmamak; kasveti ve karamsarlığı esas değil, geçici ve hatalı bir durum olarak görmek ve kabullenmemek. Zira bu dünya cennet değil, ama cehennem hiç değil.
“Haklısınız ama, elimde değil. Hep böyle karamsar düşünüyorum.”
“Doğru, bu (şimdilik) senin elinde değil. Zaten o yüzden bu düşüncelere ‘otomatik düşünce’ diyoruz ya. Ama madem problemi gördük, çözümü de aramalıyız. Şimdi istersen bu olayda başka ne türlü düşünebilirdin, bir bakalım. Meselâ ilk olaydan sonra ‘Beni gördü, ama selam vermedi.’ yerine başka ne türlü yorum yapabilirdin?”
“Görmemiş olabilir. Kalabalıktı çarşı. Belki dalgındı. Kafasına takılan bir problemi vardı belki de.”
“Çok güzel. Bu ihtimaller doğruysa, üzülecek bir şey yok demektir. Üstelik bunlar (farkettiysen) senin yorumundan çok daha mümkün ve mantıklı. Ama farzedelim ki, gördü de görmezlikten geldi. Bu ikinci adımda bile başka türlü yorumlar yapabilirdin aslında, değil mi?”
“Nasıl?”
“Belki acelesi vardı; veya, tamamen tahmin yapıyorum, herhangi bir sebepten sana kırılmıştı. Sen hiç kimseyi istemeyerek de olsa kırmadığına garanti verebilir misin?”
“Garanti veremem. Kırmış olabilirim tabiî.”
“Ve son adım: Hep en kötü ihtimalleri kabul etsek ve farz etsek ki, gerçekten de seni sevmiyor. Ne olur? Herkes seni sevmek zorunda mı? Birkaç kişi bizi sevmiyor diye ‘Biz berbatız.’ anlamına mı gelir?”
“Gelmez.”
“Tabiî ki gelmez. Peygamberimizi (asm) bile sevmeyenler vardı. Bizi sevmeyen tabiî ki olacak. Ama şunu düşün: Son günlerde yolda karşılaştığın ve sana selam veren, hatta samimi sohbet eden kaç kişi oldu?”
“Çok.”
“Öyleyse sen—o an sandığın gibi—kimsenin sevmediği, ciddiye almadığı biri değilsin?”
“Öyle oluyor, değil mi?” Gülümsemişti bunu söylerken. “Böyle mi düşünmem lâzım artık?” dedi.
“Evet” dedim. “Ne zaman ki içine sıkıntı verici, kasvetli bir his geldi; hemen bu muhasebeye başlamalısın. Burada en önemli başlangıç noktası ise şudur: sıkıntıya razı olmamak; kasveti ve karamsarlığı esas değil, geçici ve hatalı bir durum olarak görmek ve kabullenmemek. Zira bu dünya cennet değil, ama cehennem hiç değil. Kanadı kırık kuşların bile neşeyle cıvıldadığı, bizim sokağın bir gözü kör yaşlı kedisi Korsan’ın bile mırnav mırnav gezindiği, yer yer görünen çirkinliklere karşın çoğu zaman cenneti andıran ve canlı cansız her varlığında coşku ve huzurun hükmettiği bir dünya burası. Böyle bir dünyada yaşarken, başında kara bulut gibi düşüncelerle gezip kendine eziyet çektirmenin mantıklı ve gerçekçi olduğunu kim iddia edebilir ki?”
“O gözle bakınca garip kaçıyor tabii.”
“İşte o yüzden ne zaman ki içimizde bir kasvet, bir sıkıntı hissettik, kara kara düşüncelere dalmış olarak bulduk kendimizi, ‘Dur bakalım!’ demeliyiz. ‘Bir yerde yanlış yapıyorum.’ Ve yaşantı, duygu ve düşüncelerimizi dedektif gibi incelemeye başlamalıyız: Ne zamandır böyle sıkıntılıyım? Diyelim ki, iki saattir. Peki, ne oldu iki saat önce? Düşünüyoruz ve buluyoruz. ‘Arkadaşımdan ödünç kitap istedim, vermedi.’ Peki sonra ne düşündüm? ‘Bana güvenmiyor sanırım.’ Yani? ‘Ben güvenilmeyen, kimsenin beğenmediği biriyim herhalde.’ Sonra ne hissettim? Berbatım, her şey kötü, niye yaşıyorum ki?’ Sonuç belli: iki saattir içimizdeki sıkıntı ve kasvet. İşte sıkıntımızın kaynağını bulduk. Peki şimdi ne yapacağız Erdal?”
“Başka türlü nasıl düşünebilirdik; onu bulmalıyız.”
“Evet. Bunu da sen dene.”
“Kitap istedim, vermedi. Neden olabilir? Belki de kitaplarına kıyamayan titiz birisidir. Daha önce verdiği bir kitap geri getirilmediği için böyle bir prensip kararı almış olabilir.”
“Evet, yani bu tavrının bizimle ilgisi olmayabilir. Peki, diyelim ki bizimle az çok ilgisi var. Yani, meselâ o bize güvenmiyor gerçekten. Bu durumda ne düşünebiliriz?”
“Beni yeterince tanımıyor olabilir. Tanısa verirdi. Ya da şöyle düşünebilirim: O bana güvenmiyor diye ‘Bana kimse güvenmiyor, ben berbatım.’ demem saçma olur. Bana epey yüklü borç para veren arkadaşlarım bile var.”
“Çok iyi. Öğreniyorsun bak. Gördüğün gibi sistem çok basit, ama o derecede de etkili ve önemli. Ama bunu sık sık yapıp alışkanlık hâline getirmemiz lâzım. Alışkanlık deyince, Hz. Ali’nin (ra) başından geçmiş bir olayı anlatmak isterim. O büyük sahabi bir gün yürürken ayağına diken batmış. Ve gülümsemiş: ‘Neden güldün?’ diye soranlara cevabı şu olmuş: “Peygamberden (asm) hadis duydum, ’Bir mü’minin ayağına batıp canını acıtan diken bile onun günahlarının affına vesiledir.’ diye. O yüzden güldüm.” Güzel bir düşünce biçimi, değil mi? Yalnız, dikkat et; Hz Ali ayağına diken battıktan sonra uzun zaman ‘ah, of!’ etmiş, sonra düşünüp bu hadisi hatırlamış, ondan sonra gülmüş değil. Anında gülmüş. Nasıl olur bu? Demek ki o fikir aklının bir köşesinde duran bir kuru bilgi değil, zihnine kazınmış taze bir gerçek, bir anlamda olumlu bir ‘otomatik düşünce’ hâline gelmiş. İşte böyle yapmamız lâzım. Bu doğru düşünme biçimini ‘otomatiğe bağlamak’ derecesinde zihnimize kazımamız lâzım ki, gerektiğinde anında yardımımıza koşsun. Bunun için de ciddi bir gayret lâzım tabiî. Ama zahmetsiz rahmet de olmaz.”
“Çalışırım. Gerçekten etkili olur mu dersiniz tüm sıkıntılarım için?”
“Bak, sana özel bir şey anlatayım. Ben de eskiden birkaç kez depresyon denebilecek düzeyde sıkıntılı dönemler yaşadım. Ama ne zaman ki ihtisas yaptığım dönemde bu yöntemi öğrenip kendimde de uygulamaya başladım, o gün bugündür depresyon benim semtime uğramaz oldu.”
“Ne güzel.”
“Çok güzel tabiî. Sen de başarabilirsin bunu. Tabiî farklı problemlere karşı bu yöntemin içini farklı tarzlarda doldurmak gerekecek. Meselâ biz seninle sadece insanlarla aramızda geçen basit olaylar ile ilgili yorumlar yaptık. Bunun yanısıra kendi geçmişimizi muhasebe ederken, hayatımızı ve tüm dünyayı yorumlarken de bu sistemden faydalanabiliriz. Bunu da yapabilirsin eminim, gereğinde bana danışabilirsin de. Hatta düşünce yapısına güvendiğin arkadaşlarına danışarak da yardım alabilirsin. Yalnız, bu sistemi uygularken, özellikle de ilk zamanlarda, bizi sıkıntıya götüren başlangıç olayını bulmak biraz zor olabilir. Zira insan zihninin ‘bastırma ve inkâr’ dediğimiz savunma mekanizmaları vardır. Böyle ufak bir olaydan sonra vardığımız kara kara yorumlar bizi sıkmaya başladığında, sürekli kasvetli düşünmeye, sıkıntı çekmeye dayanamayan zihnimiz, kıvrak bir manevrayla savunma yapar bazen. Hani çocukları kandırır gibi, ‘Aaaa! Kuşa bak, kuşa!’ diye dikkati ilgisiz bir yere yöneltip üzüntüsünü unutmaya çalışır. Sıkıntılı düşünceleri hasır altına atar yani. Ancak hasır altında bile olsa o kara düşüncelerin ‘kokusu’ hissedilir. Ve ‘Nedense’ denir, ‘bir saattir içimde bir sıkıntı var.’ İşte bu durumda zihnimizin hasır altına bastırdığı tetikleyici olayı bulmak için biraz gayret göstermemiz gerekir. Bu iz sürmede bize yardım edecek en önemli ipucu ise ‘zamanlama’dır. Sıkıntımız ne zaman başlamışsa, o zamanlarda yaşadığımız bir olaydır tetikleyici faktör mutlaka.”
“Bayağı karışıkmış.”
“O kadar değil. Aslında düşünürsen, vücudumuzun en basit organları bile aslında hayli karmaşık iken, zihnimizin çok sade bir mekanizmayla çalışması da garip olurdu, değil mi? Yine de, anlattıklarımı iyice kavrayıp kendinde de uyguladıkça, hiç de anlaşılmaz olmadığını göreceksin. Bu zihin idmanlarını bir deftere kaydetmeni de tavsiye ederim. Şu tarihte A olayı oldu, C sonucuna vardım. Demek ki B’de şöyle düşünmüşüm. Oysa böyle de düşünebilirdim vs. diye. Böyle yazarsan hem daha derli toplu, hem de daha ayrıntılı düşünme şansı bulursun, üstelik bir dahaki problemde faydalanabileceğin kalıplar elinde hazır olur. Benzer olaylarda nasıl çözümler bulmuşum diye bakabilirsin.”
“Peki bu otomatik düşünceler esas nereden kaynaklanıyor?”
“Bu olumsuz otomatik düşüncelerin iki temel kaynağı vardır. Birincisi çocukluk çağından başlayarak özellikle aileden aldığımız eğitimdir. Meselâ titiz ve mükemmelci bir ana-baba eğer çocuklarının hiçbir yaptığını beğenmez, onu sürekli tenkit ederlerse, çocukta ‘Ben beceriksizim; hiçbir yaptığım beğenilmez.’ şeklinde bir otomatik düşünce gelişmesi nerdeyse kaçınılmazdır. Çocukluk yıllarında ailemizin bize yönelik tavırları, ileriki yıllardaki düşünce yapımız için çekirdek hükmündedir.
İkinci ana sebep de temel hayat felsefemiz, inanç sistemimizdir. ‘Her şey tesadüf mü? Yoksa her şeyde bir hikmet mi var? Hayat acımasız mı, yoksa Allah yardım eder mi? İnsanlar bencil mi, yoksa herkes Allah’ın aciz kulu mu?’ Bu temel bakış açıları, olaylara yaptığımız yorumları temelden etkiler muhakkak ki. O yüzden temel imanı, insanî ve felsefî konulara dair eserleri düzenli olarak okumak, biz farketmeden temel kabullerimizi, otomatik düşüncelerimizi adım adım değiştirebilir.”
“Peki doktor bey, bu tarz biraz Polyanna’cılık olmuyor mu?” diye sordu Erdal.
“Azıcık farklı.” dedim. “Polyanna’cılık, iyi ve kötü gerçekler arasında iyiyi görmek, kötüye gözünü kapamaktır. O da güzel bir yaklaşımdır tabiî. Bu bahsettiğim yöntem ise iyiyi bile kötü görme alışkanlığını değiştirmek, ilk anda bize kötü görünen şeylerin de gerçekten kötü olup olmadığını sorgulamaktır.”
“Polyanna, teyzesi kendisine sert davrandığında ‘Aslında siz iyi bir insansınız, şu şu huylarınız çok hoş.’ diye yaklaşıyordu olaya. Ama faraza Polyanna kognitif terapi yapıyor olsaydı, ‘Teyzem bugün sinirli; ama bu tavrı bana karşı değil, dolayısıyla üstüme alınıp üzülmeme gerek yok.’ derdi meselâ. Yani Polyanna’cılık iyimserliktir, kognitif terapi ise mantıklı ve gerçekçi olmaktır. Bu terapide her şeyi tozpembe görmek ve göstermek amacı güdülmez. Çirkinlikler, kötülükler ve acılar da bu hayatın gerçekleridir zira. Onlara göz kapamaya gerek yok. Bizdeki sabır kuvveti onlarla başa çıkmaya yeter aslında.
“Yani, demiyoruz ki ‘burası cennet.’ Ama ‘burası cehennem’ diyenleri mantıklı düşünmeye davet ediyoruz. Bu dünya imtihan meydanıdır, iyi ve kötü şeyler bir arada bulunur.”
Erdal’ı uğurladıktan sonra içimde bir sıkıntı olduğunu hissettim. Zihnimi yokladığımda Erdal’ın durumuna üzüldüğümü farkettim. Gençliğinin üç yılını kendi kendini yiyip bitirerek geçirmişti. İnsanlar gerçekten çok acizdiler, hayat bazen sonuçsuz bir koşturmacaydı. Kendimce kimilerine yardımcı oluyordum belki ama, pek çok insan, bir yığın genç, şu an bir yerlerde üzüntü ve hayal kırıklıklarıyla boğuşuyordu. İçime daral geldi.
“Dur bakalım, sanırım bir yerde yanlış yapıyorum.” dedim, hâlime gülerek. Ve muhasebeye başladım.
Devamını size bıraksam ne dersiniz? Sizce nasıl düşünmeliydim?
