Fizik ve biyoloji bizim algılama sistemimizi araştırırken, hayata bakış açımıza tesir edecek olan çok ilginç gerçeklere ait elle tutulur deliller sağlar.
Eğer nesneler kafamızın içindeki bir alanda değerlendiriliyor (idrak) ise, bu bizi dışımızdaki hiçbir varlığın (vücudumuz da dahil olmak üzere) “aslı” ile muhatap olmadığımız gerçeği ile karşı karşıya bırakır.
Meselâ bir odada bulunduğunuzu düşünün. Muhatap olduğunuz oda acaba nerededir?
a) Siz odanın içindesiniz.
b) Oda sizin içinizdedir.
Bunlardan sadece biri doğrudur. Diğeri ise, şartlanmalar neticesi ilkine bağlı olarak ileri sürülen sadece bir iddiadır.
Eğer odanın içinde bulunduğunuzu söylüyorsanız, başka bir deyişle, idrakinizin sizin dışınızdaki oda ile muhatap olduğunu sanıyorsanız, bu durumda beyninizdeki görme merkezinin (odaya ait verilerin bulunduğu) ne işe yaradığı sorulabilir. İdrakimiz, ya beynimizdeki odayı, ya da dışımızdaki odayı (odanın aslını) seyretmektedir. Çünkü biz sadece bir tek oda ile muhatap oluruz. Sonuç olarak biyolojistler, fizyonomistler idrak ettiğimiz görüntünün beynimizde olduğunu tartışılmayacak bir biçimde ortaya koymuşlardır.
Anlaşılıyor ki (b) şıkkında anlatılan ifade ilmî bir gerçek, bizim “odanın içinde bulunduğumuz” ifadesi ise ona bağlı olarak ileri sürdüğümüz bir varsayımdır. Bu çelişki nereden çıkmaktadır. Şöyle ki, odanın görüntüsü beynimizdedir. Aynı şekilde vücudumuza ait görüntü de beynimizdedir. Kısaca beynimizdeki oda görüntüsünün içinde vücudumuza ait görüntü durmaktadır. Ve zihnimiz bu kompozisyonu algılayarak, seyrederek, vücudumuzun odanın içinde bulunduğu şeklinde bir sonuca varmaktadır ki, bizi yanıltan da budur.
Gerçekten de biz vücudumuzu da beynimizde seyrederiz. Vücudumuzu bize tanıtan, beynimize ulaşan biyoelektrik uyarılardır. Bu akım beynimizde birtakım duygulara, hislere çevrilir. Örneğin, ellerimizle vücudumuza dokunduğumuzda meydana gelen dokunma hissi, yerçekiminin oluşturduğu ağırlık hissi, vücudumuzdan yansıyan ışık ışınlarının oluşturduğu görme hissi gibi. Bütün bu olaylar zihin tarafından bir hisler topluluğu olarak değerlendirilir. Ve biz vücudumuzu hissederiz. Bu ilmî gerçeklerden de anlaşılıyor ki; biz ömrümüz boyunca asıl vücudumuzla değil, zihnimize ulaşan vücudumuza ait hislerle muhatap oluruz. Kısacası; vücudumuz beynimizde var olan bir hisler topluluğudur. Ancak beynimiz de vücudumuzun bir parçası olduğuna göre beynimizi de beynimizde seyrediyoruz demektir. Çelişkili gibi gelen bu durum şu şekilde açıklığa kavuşur. Beynimiz de dahil olmak üzere bütün vücudumuz zihnimizde var olmaktadır.
Güneşe baktığımızda ışık parçacıktan önce göz merceğinden geçerek retina üzerine düşer ve buradaki milyonlarca sinir hücresini uyarır. Bu uyarı sonuçta hücrede bir elektrik potansiyeline yol açar. Çok kısa sürede beynin görme alanına ulaşan bu elektrik akımının “GÜNEŞ” olarak değerlendirilmesi nasıl olmaktadır? Beyindeki görme alanına ışığın kendisi ulaşmadığına göre kapkaranlık bir beyinde RENKLİ bir dünya, parlak bir güneş sonucunu zihnimiz nereden çıkarmaktadır. Bu bize “her an” büyük bir incelikle verilen idrak duygusunun dış dünyadan gelen sembollerden (elektriksel uyarılardan) ne derece bağımsız, farklı bir yorum olduğunu açıkça göstermektedir.
ALGILAMANIN EVRİMİNDEKİ ÇELİŞKİ
Işık, sıcaklık, yerçekimi, koku, tat vb. olarak adlandırdığımız dış dünyadan gelen sembollerin zihin tarafından yorumlanması yani İDRAK’in zaman içinde evrimle kazanılması imkânsızdır. Örneğin; Türkçe bilmeyen birine güneşi sembolize eden “GÜNEŞ” kelimesini Türkçe kelimelerle açıklayabilir miyiz? “Yuvarlak, sarı, parlak bir gök cismi” sözcüklerinden her birinin ayrıca açıklanması gerekir ki, bu bir kısır döngü içerisinde sonuçsuz kalacaktır.
Nasıl ki yeni doğan bir çocuğun dünyayı algılaması ancak gelen verileri değerlendirme yeteneğinin ruhunda önceden var olması ile mümkündür. Bu nedenle temel kavramlar (renk, tat, boyut vb.) dış dünyadan gelen uyarılara bağlı olarak hiçbir zaman bir süreç içerisinde öğrenilemezler. Onlar insan zihninde önceden yaratılmış olmak zorundadırlar.*
* Bakara sûresi 31-33. âyetlerde geçen: Hz. Âdem’e isimlerin, Allah (cc) tarafından öğretilmesi konusunda isimler, varlıkları birbirlerinden ayıran nitelikler, kavramlar olarak düşünülebilir ve bu kavramlar Hz. Âdem’in nezdinde tüm insanlığa öğretilmiş denebilir.
