TR EN

Dil Seçin

Ara

Şifreli Gen, Şifresiz Gerçek

Amerikan-İngiliz ortak konsorsiyumu tarafından insan gen’i üzerinde yapılan ilmî araştırmanın sonuçları ilgili ülke liderleri tarafından dünyaya aynı anda açıklandı.

İnsan denen âlemin biyolojik sırlarını çözmeye yönelik bu buluş, haklı olarak bütün dünyada yankı uyandırdı. Bu çalışmanın sonuçları her çevrede farklı değerlendirmelerin konusu oldu. İnsan gen’i üzerindeki çalışmayı yapan ülkelerden birisinin Başkanı olan Clinton, bu buluşu Allah’a olan inancıyla bütünleştirerek dünyaya açıkladı. Ve “Allah’ın malûmu olan kendi giriş kitabımıza ait ilk ışıltıyı yakaladık.” dedi. Yani Allah’ın sanat eseri olan vücudumuzu ilmen okuyabileceğimiz imkânı elde ettik, manasında sözler sarfetti.

Gerçekten insanın kendisini okuması, kendisini tanımaya atılmış önemli bir adımdır. Her insanın biyolojik kimliğini tanımlayan gen hücrelerinin maddi özelliklerinin ortaya konması, şüphesiz tıp alanında yeni ufuklar açacaktır. Bu ilmî imkânın elde edilmesini “Allah’ın malûmu olan kendi kitabımızı” okuma olarak görmek insanda bir iman disiplinin varlığını gerektiriyor. İnsanın, Allah tarafından yaratılmış “mektubat-ı Rabbani” olduğunu ve bu gözle okunması ve tanınması gerektiğini öngören bir inancı, buluşu yapan ülkenin devlet başkanında çok açık görebiliyoruz. Buluşu gerçekleştirenler, ilmin ortaya koyduğu bir sonucu, “insan aklının eseridir” diyerek inançsız bir tavır sergilemediler. Aksine genetik şifrenin çözümünün, Allah’ın eseri olan insanı tanımamıza daha büyük katkıda bulunacağını ifade ediyorlar.

Genetik şifrenin çözümü üzerine elde edilen bilimsel verilerin farklı bir şekilde ele alındığına bizim medyada tanık olduk. Türkiye’de medyanın önemli bir kısmı, konuyu hemen ölüme meydan okumaya getirdi. “Genetik şifrenin çözülmesinin insan hayatını bin yıla kadar çıkarabileceği” değerlendirmeleri yapıldı. Halbuki “ölüme bile muvakkat hayat rengi vermenin mümkün” olduğunu ifade eden Bediüzzaman’ın görüşleri, imanlı bir bakış açısıyla ilmin varabileceği en ileri noktayı göstermesi bakımından dikkat çekicidir. Bundan sonrası, “Her nefis ölümü tadacaktır.” gerçeği ile ilgilidir. Zaten insan üzerinde yapılan tıbbi çalışmaların gayesinin, insanı, adeta ölümsüz imiş gibi uzun yaşatmak olmadığı, bazı hastalıkların teşhis ve tedavisi ile ilgili olduğu çalışmayı yapanlar tarafından vurgulanıyor.

İnsan gen’i üzerinde yapılan çalışmalar ve alınan sonuçlara karşı gösterilen tepkiler bir gerçeği ortaya çıkardı. O da insandaki ebedilik duygu ve arayışıdır. Bediüzzaman Said Nursî bu gerçeği şu ifadelerle dikkatimize veriyor: “İnsanın lâtifeleri içinde öyle bir lâtife (duygu) var ki, ebedden ve ebedi zattan başkasına razı olamaz. Ondan başkasına teveccüh edemiyor. Bütün dünyayı ona versen, o fıtri ihtiyacı tatmin edemez. Kim uyanık vicdanını dinlerse, “Ebed! Ebed! sesini işitecektir.” Bütün kâinat o vicdana verilse, ebede karşı olan ihtiyacının yerini dolduramaz. Demek o vicdan ebed (sonsuz bir hayat) için yaratılmıştır.”

Başka bir ifade ile “tul-û emel” denen ve insanın yaradılışında varolan bu sonsuzluk arayışı herkes için geçerlidir. Hatta çağdaş İslâm âlimi Bediüzzaman bu duyguyu kendi hayatında da tahlil etmek ihtiyacını duymuştur. Meyve Risalesi’nin Sekizinci Meselesinde şunları söylemektedir: “İnsan dünyada muvakkat bekasını arzuladığı gibi bir dâr-ı ebedi’de bekasını, aşk derecesinde arzuluyor.... Hatta bir zaman-küçüklüğümde-hayalimden sordum: “Sana bir milyon sene ömür ve dünya saltanatı verilmesini, fakat sonra ademe ve hiçliğe düşmesini mi istersin? Yoksa, bâki fakat âdi ve meşakkatli bir vücudu mu istersin?” dedim. Baktım ikincisini arzulayıp birincisinden “ah!” çekti. Cehennem de olsa beka isterim.”dedi.

İlmin elde ettiği sonuçlar, bizi önce bir yaratıcının varlığına inanmaya götürmeli, sonra kendimizi tanımayı sağlamalıdır. Yoksa, ölümlü insanın aklından çıkan bilgiler, yaratıcının dizgininden çıkmayı gerektirmez, ona yönelik isyan ve itirazlara dayanak yapılamaz. Fen ve sosyal bilimler başta olmak üzere her ilmî gelişme, Clinton’un dediği gibi, “kendi giriş kitabımıza ait ışıltıyı yakalama” imkânı vermelidir. Yani kendimizi okumayı ve nasıl bir sanatkârın sanat eseri olduğumuzu anlamayı sağlamalıdır. Bütün ciddi felsefe ekollerinin ve bilhassa semavi dinlerin insana en büyük vasiyeti, “Kendini tanı” veya “kendini oku”dur. Bu okuyuşta ilim, en güvenli araçtır. Yunus Emre’nin deyişi ile, “ilim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir, sen kendin bilmez isen, bu nice okumaktır?”

Bu gerçeği çağımızda seslendiren Bediüzzaman’ın ifadeleri daha da uyarıcıdır: “Ey insan, kendini oku, yoksa camid (cansız) bir hayvan olmak ihtimali var.”

Denilebilir ki, ilimler, mutlak yaratıcı ve bilgi sahibi olan Allah’ı tanımanın en güvenli yoludur. Her bilimsel buluş ve gelişme, Allah’ın varlık ve kudretini daha yakından tanıma imkânı verir. Bu ışıltıyı yakalamak, sadece Amerikan Başkanı’nın değil, hepimizin görevidir. Genlerimize şifre koyan yaratıcı irade, şifreye ihtiyaç duymadan kendisini tanımamızı sağlıyacak akıl ve idraki hepimize vermiştir.