Ben Talha Bin Ubeydullah.
Nesebim, Hz. Peygamber (asm) ile onun dedelerinden Mürre bin Kâb’da, Hz. Ebû Bekir (ra) ile Amr bin Kâb’da birleşir. Annem Sâbe bint Abdullah, sahâbeden Alâ bin Hadramî’nin kız kardeşidir. Hicretten yirmi beş yıl kadar önce doğdum. Hz. Ali ile çocukluk arkadaşıyız. İki erkek kardeşimden Osman Müslüman olmuş, diğeri ise Bedir Gazvesi’nde müşrik saflarında ölmüştü.
İslâm öncesi Mekke’nin genç tüccarlarından biriydim. Ticaret için bulunduğum Busrâ’da karşılaştığım bir rahip bana: “Ahmet ortaya çıktı mı?” diye sordu. Ben “Ahmet kim?” deyince de: “Abdullah bin Abdulmuttalib’in oğlu. O son peygamberdir.” diyerek kavmi tarafından zulüm göreceğini ve hicret etmek zorunda bırakılacağını söyledi.
Hz. Muhammed’in (asm) peygamberliğini öğrenince hemen Mekke’ye döndüm. Sorduğum kişiler bana rahibin söylediğine yakın şeyler söylediler ve Hz. Ebû Bekir’in de Müslüman olduğunu belirttiler. Hz. Ebû Bekir’e gidip sorduğumda ise söylenenleri doğruladı ve Efendimizin (asm) davetinin hakka ve hakikate bir davet olduğunu söyleyerek, benim de hemen huzuruna çıkıp ona tâbi olmamı tavsiye etti. Bu sayede İslâmiyet’i kabul edip ilk Müslümanlar arasında yer aldım.
İlk Müslümanların çoğu gibi ben de putlara tapmayı reddetmek ve atalarımın yolundan sapmakla suçlanarak türlü işkencelere maruz kaldım. Günlerce aç ve susuz bırakıldım. Çeşitli hakaretlere uğradım. İçinde kardeşimin de olduğu işkencecilerin başı Nevfel bin Huveylid, annemi ve beni, ellerimiz boyunlarımıza bağlanmış bir hâlde Safa ile Merve arasında dolaştırdı. O gün “Beni öldürseniz de dinimden dönmem!” şeklindeki haykırışlarım Mekkelilerin dikkatini çekmişti ve arkamızda büyük bir kalabalığın bizi takip etmesine neden olmuştu.
Medine’ye hicret ettikten sonra Efendimizin (asm) vahiy katipliğini yaptım. Onu korumak için canımı ortaya koyduğum ve sevgisine mazhar olabilmek için hiçbir fedakârlıktan kaçınmadığım Efendimiz de, bana her fırsatta sevgisini ifade ederdi. Bir seferinde cesur olmamı ve cömertliğimi övmüş ve “Talhatü’l-Cud” lakabıyla onurlandırmıştı. Ayrıca insanlara faydalı olmak için gösterdiğim çabaları ve ihtiyaç sahiplerine, onlar istemeden bulup yaptığım yardımları kastederek “Talhatü’l-Feyyaz” ve “Talhatü’l-Hayr” lakaplarını da eklemişti iltifatlarına.
Uhud Gazvesi’nden sonraki günlerin birinde Mescid-i Nebevî’nin avlusundan girdiğim sırada Efendimiz (asm) ashâbı ile sohbet etmekteydi ve onlara beni göstererek şöyle söylemişti: “Kim Allah’a verdiği sözü yerine getiren birine bakarak sevinç duymak istiyorsa Talha’ya baksın!”
Hz. Ebu Bekir de, her ne zaman onun yanında Uhud günü anılsa: “Bugün tamamen Talha’nın günüdür.” diyordu.
Evet, gerçekten de Uhud benim günümdü:
Hz. Peygamber’in beni Saîd bin Zeyd ile birlikte Şam yoluna istihbarat amacıyla göndermesi nedeniyle Bedir Gazvesi’ne katılamamıştım ve Medine’ye ancak savaş bittikten sonra dönebilmiştim. Bu sebeple ganimetten bana da pay verilmişti. Sonrasında ise başta Uhud olmak üzere bütün gazvelere katıldım.
Uhud Gazvesi’nde Resûlullah’ı (asm) korurken birçok yerimden yaralandım ve Resûlullah’a atılan bir oku ona erişmeden elimle durdurduğum için elim çolak kaldı. O gün üzerinde iki zırh bulunduğu için Uhud kayalığına çıkamayan Resûl-i Ekrem, benim sırtıma basarak kayalığa çıktı. Bu sebeplerle de “Talha’ya cennet vacip oldu.” buyurdu.
Uhud günü, Sultânü’l-Enbiyâ Efendimiz’in (asm) etrafında pervane gibi dönmüş, onu müşrik hücumlarına karşı himaye etmeye çalışmıştım. Gelen oklara, taşlara, kılıçlara karşı vücudumu siper etmiş, otuzdan fazla yerimden yara almıştım. Çok kan kaybedip yere yığılınca, Sevgili Peygamberimiz (asm): “Allah’ım! Talha’ya şifa ver ve onu kuvvetlendir.” diyerek mübarek eliyle benim bütün vücudumu meshetmesi üzerine iyileşip kalkarak hemen tekrar meydan-ı mübarezeye koşmam, uzun süre sahâbe sohbetlerinin konusu olmuştu. O günden sonra “Uhud’un yaşayan şehidi” olarak anılır olmuştum.
Peygamber Efendimiz (asm) bir sohbetinde o günü anlatırken şöyle buyurdu:
“Uhud günü, yeryüzünde sağımda Cebrâil’den, solumda Talhâ bin Ubeydullah’tan daha yakın bir kimsenin bulunmadığını gördüm. Yeryüzünde gezen Cennetlik bir kimseye bakmak isteyen, Talha bin Ubeydullah’a baksın!”
Halife seçilmesinin ardından Hz. Ebû Bekir’e (ra) hemen biat ettim. Onun zamanında yaşanan Ridde olaylarının bastırılmasında aktif rol oynadım. Hz. Ömer ve Hz. Osman dönemlerindeki fitnelerin büyümemesi için çok çaba gösterdim. Fakat o dönemdeki birçok Müslüman gibi benim de asıl büyük sınavım çocukluk arkadaşım Hz. Ali ile oldu. Onunla savaşmama konusunda aynı fikirde olmamıza ve anlaşmamıza rağmen, fitnecilerin kışkırtmalarına uyanlar yüzünden hiç beklenmeyen bir çarpışma başladı ve bu çarpışma benim Efendimiz’e olan hasretimin sona ermesine de vesile oldu. Bu olay Cemel Vakası olarak tarihe geçti.
Hz. Ali (ra) harp meydanını gezerken ölenler arasında beni görüp kucağına aldı, yüzümdeki toprakları sildi ve hıçkırıklara karışan gözyaşları içinde:
“Ey Talha! Göğün yıldızları altında seni toprağın üzerinde serili görmek bana pek ağır geldi ve beni kalbimden vurdu. Keşke yirmi yıl önce ölseydim. Benim ve senin şu ayette ‘Biz Cennet’teki müttakilerin gönüllerindeki kin ve husumeti çıkarmışızdır. Kardeş olarak karşılıklı tahtlar üzerinde otururlar ve birbirlerine yüz çevirmezler.’ (Hicr: 47) buyurulan bahtiyar müttakilerden olmamızı temenni ederim.” dedi ve cenaze namazımı kıldırdı.
Defnedildikten sonra, kabrimin bir tarafından su sızdığını fark ettim. Bu bana eziyet veriyordu. Beni başka bir yere defnetmeleri gerektiğini Âişe ismindeki kızım, beni rüyasında görerek öğrendi. Yaşayanların zamanı farklı aktığı için, bu rüyayı yıllar sonra görmüştü. Kabrimi açtılar ve gördükleri karşısında şaşkına döndüler. Çünkü sızan su nedeniyle bedenimin bir tarafı yeşillenmişti fakat diğer kısımlar yeni defnedilmiş gibi bozulmamıştı.
Efendimiz’in (asm) benim için kullandığı o güzel sözlerin, lakapların, manevi taltiflerin, verdiği müjdelerin hepsi çok kıymetli. Fakat bunların içinde, bunların hepsine sebep olan bir şey var ki o da en sevgilinin havarisi olmaktır. Çünkü onun havarisi demek, ona gönülden bağlanan, onun en yakın dostu, yardımcısı ve davasını canı pahasına savunan sadık kimse demektir.
Rabbimizden, Efendimizi görmeseniz de ona gönülden bağlanmanızı ve davasını canı pahasına savunanlardan olmanızı niyaz ederim. Sevgilerinizin ve selamlarınızın ona ulaştığından ve onu sevindirdiğinden hiç şüpheniz olmasın.

Kaynaklar:
- sorularla islamiyet.com
- TDV İslam Ansiklopedisi
