Ne güzelmiiş ve ne kadar da ihtiyacımız varmış meğer geçen ay şu lapa lapa yağan kara. Bir görünüp bir kaybolmadan bir süre misafirimiz olan, şehrin bütün çirkinliklerini örtüp gizleyen, zenginin de fakirin de çatısını eşitleyen karın beyazı ne de güzeldi öyle. Beyaz değil de koyu, karamsar bir renk olsaydı ya da kırmızı yağsaydı mesela? Yine böyle yollarını gözler miydik, sanmam. Artık ne kadar alacaya bulandıysak, ne kadar karalar bağladıysa yollarımızı, beyaz olsun varsın tir tir titeyelim der gibi sabretmişiz resmen.
Her hâlimizden belliydi ne çok beklediğimiz. Bütün o alayiş nümayiş, bu karşılama heyeti olarak hazır kıta oluşumuz karın bembeyaz oluşundan. Renk de bahane aslında. Bizim temize, iyiye, aydınlığa çok ihtiyacımız var da itiraf edemiyoruz. Beyaz olan her şeyin cümlesine, beyazın her türlü hâline “kabul” deyişimiz bundan. Üşümek, donmak pahasına hem de.
Kire, pasa çok bulanmış olmaktan bıkıp usandı da hazır olda bekledi bunca zaman bu karşılama komitesi. Siyah olsa yine iyi, gözlerimiz zifirî karanlığa bakmaktan bîhâl olduğu için memleketin dört bir yanından geldi o kar ile ilgili bu güzellemelerin hepsi. Yalan mı?
Çok alışmışız gökten yağan suya hatta bazen şikâyetçisi bile olmayı kendimize hak sayacak kadar alışmışız yağmura. Onun da bir mucize, büyük bir nimet olduğunu ne hikmetse unutmuşuz. Kar, artık hem de mecaz anlamıyla değil de hakikaten “kırk yılda bir” gibi yağıyor ya yağmurun pabucu o yüzden damda şimdi. Şımarık olan insan, mucizenin devamlı olanına değil nadir olanına hayran kalıyor maalesef artık. Bize kırk yılın başında olan bir şey lazımmış mest olmak için meğer. Yoksa amasız fakatsız böyle camların önüne hepimizi mıhlayıp hayranlıkla bizi ne kendimizden geçirecekti?
Ne kadar yorulmuşuz, yorgunmuşuz. Genci yaşlısı kar yağsa da tatil olsa biz de şöyle keyfini çıkara çıkara kara doysak dedik hemen. Tatildik atıldık ya eminim “İşten güçten kafamı kaşıyacak zaman mı var da kar mı yağmış, gökkuşağı mı çıkmış bileyim?” diyenlerimizin bol bol vakti olmuştur. Pencere önüne oturup karın yağışını izlemeye, hayran kalmaya, uzun uzun bunun bir mucize oluşunu düşünmeye zaman bulmuştur. Kesin.
Hâlbuki o manzara kaçar mıydı hiç! İnsana elinde ne iş varsa bıraktırır, gözü olana iyi seyirler dilenirdi.
Sanki devasa bir eski zaman hallacı gök kubbeye bağdaş kurmuş da şımarık insanoğlunun artık burun kıvırdığı ve tamamen unuttuğu yün yorganın kıymetini hatırlatmak istercesine pamukları tek tek üzerimize saçıyordu. Böyle kafamızdan aşağı boca eder gibi değil de sakince, süzüle süzüle... Hiçbir tanenin de diğerinin yerinde gözü yoktu. Ne kadar muntazam, bir o kadar da her biri aynı büyüklükte... Bu hâlin ancak hayranı, seyircisi olur, şaşırır kalır insan.
Bir masal diyarındaymışız gibi düşünmeye, bir elin bu sefer bizim de içinde olduğumuz bir kar küresini yerinden oynattığını hatırlamaya ne çok ihtiyacımız varmış. O hediyelik eşya reyonlarını süsleyen, salladıkça harekete geçen cam küresinin içinde olanın aslında biz olduğunu fark etmeye ne çok ihtiyacımız varmış.
Havaya düşen ilk cemreden bahsetti haberler geçen gün ve bugün de suya düşmüş. Baharın yine dirilip geri geleceğinden haber veriyor tekrar yeniden.
Duymadım, bilmiyorum diyenleri de dün kar uyandırdı derin uykusundan, bugün bahar. İyi yetişti imdadımıza. İyi geldi. İyi ki yağdı geldi şu güzelim kar ve iyi ki geldi bahar.
Kimine kar, kimine beyaz ihtar kimine bahar.
