TR EN

Dil Seçin

Ara

Eşime...

Aslında sana bu yazıyı birkaç gün önce yazacaktım ama hislerimin durulmasını, açıkçası kızgınlığımın geçmesini bekledim. İyi ki de beklemişim. Öfkeyle kalkan zararla oturabiliyor. Keşke her zaman anlık öfkelerle konuşmayıp sakinleşinceye kadar bekleyebilsek.

Seninle yıllar önce “bir dünya cenneti kurma” idealiyle evlenmiştik. Cennet lezzetlerini andıran çok günlerimiz de oldu. Ama maalesef hayallerimize uymayan birçok tatsızlık da yaşadık. Geçen yıllara baktığımda evliliğimizin ideallerimizdeki evliliğe tam uymadığını fark ediyorum. Geçenlerde olduğu gibi yanlış anlamaların, tartışmaların yaşandığı, tam bir duygu-düşünce paylaşımının sağlanamadığı bir evliliğe “mükemmel” denemez tabii ki. Ama bunun için ne seni suçluyorum ne de kendimi. Sanırım sebep büyük ölçüde kişiliklerimizdeki uyumsuz yanlar. Ve böyle olduğu için de zaman fazla bir şeyi değiştirmiyor.

Gayret ederiz, değişiriz.” deme lütfen. Sen de görüyorsun ki insanın huyu, kişiliği, tarzı değişmiyor. “Can çıkar, huy çıkmaz.” malum. Yıllar geçti, o kadar zorladık ama ne senin, ne benim problem olan özelliklerimiz değişmedi zaten.

Aslında iyi bir evlilik, kişilerin birbirlerinin eksiklerini açığa çıkardığı, eleştirdiği, değişmeye zorladığı bir ilişki değil, eksiklerini kapadığı, hatalarını hoş karşıladığı ve örttüğü bir beraberliktir bence.

İhlas risalesinde denildiği gibi:

Nasıl insanın bir eli diğer eline rekabet etmez, bir gözü bir gözünü tenkit etmez, dili kulağına itiraz etmez, kalp ruhun ayıbını görmez. Belki birbirinin noksanını ikmal eder (tamamlar), kusurunu örter, ihtiyacına yardım eder, vazifesine muavenet (yardım) eder. Yoksa o vücud-u insanın hayatı söner, ruhu kaçar, cismi de dağılır.

Hem nasıl ki bir fabrikanın çarkları birbiriyle rekabetkârane uğraşmaz, birbirinin önüne takaddüm edip tahakküm etmez (baskı kurmaz), birbirinin kusurunu görerek tenkit edip sa’ye şevkini (çalışma hevesini) kırıp atalete uğratmaz. Belki bütün istidatlarıyla, birbirinin hareketini umumi maksada tevcih etmek için yardım ederler, hakiki bir tesanüt, bir ittifak ile (birlik ve yardımlaşma içinde) gaye-i hilkatlerine yürürler. Eğer zerre miktar bir taarruz, bir tahakküm karışsa, o fabrikayı karıştıracak, neticesiz, akim bırakacak. Fabrika sahibi de o fabrikayı bütün bütün kırıp dağıtacak.”

İşte biz bu hoşgörü ve yardımlaşmayı maalesef bazen yapamıyoruz. Benim bazı tavırlarım sana, senin bazı huyların bana “batıyor” ve birbirimizi olduğumuz gibi kabullenmek yerine hâlâ değiştirmeye çalışıyoruz. Bu da şikayetleri, tartışmaları ve hayal kırıklıklarını netice veriyor zaman zaman.

Ama şunu da unutmamak lazım ki, bundan çok daha uyumsuz nice evlilikler de var ve iyi-kötü yürüyorlar da. Hatta bazı peygamberlerin bile eşleriyle bu tarz ailevî problemler yaşadıkları da malûm. Demek bazen insanın imtihanı evlilikle de olabiliyor.

Ben eskiden Peygamberlerin hayatlarını çok iyi bilmediğim dönemlerde zannederdim ki; onların toplumla problemleri olabilir, maddi problemleri olabilir, sağlık problemleri olabilir ama aile hayatları mükemmeldir herhalde. Değilmiş. Birçoğu eşleri ile kişilik, maddiyat ve inanç konularında sürtüşmeler yaşamışlar. Boşananlar bile olmuş. Ve bunları da dünya imtihanının bir cilvesi olarak görmüşler. Ne de olsa burası cennet değil.

Bununla birlikte birçok dönemde seninle beraberliğimizin çok hoş gittiğini de gördük. Buna dikkat ettiğimde şunu fark ettim: Ne zaman ki “doğrudan birbirimizle” değil de, “birlikte ortak amaçlarımızla” ilgilensek evliliğimiz daha bir düzene giriyor.

Meselâ birbirimizi ibadete, dinî faaliyetlere teşvik ettiğimizde, birlikte tefsir okuduğumuzda, “bugün Allah için ne yapabiliriz” diye sohbet ettiğimizde terslikler örtülüyor, hatalar görünmez oluyor, muhabbet artıyor.

Eskiden beri duyduğum bir söz vardı: “Gerçek sevgi, sürekli birbirine bakmak değil, ortak ideallere beraber bakmaktır. ” Bu sözün doğruluğunu şimdi daha iyi anlıyorum. Hakikaten insan sadece karşısındaki kişiye odaklandığında, gaye-i hayal olmadığında, ne kadar uyumlu olunursa olunsun bir süre sonra “gözünün üstünde kaşın var” türü küçük şeylerden problem çıkmaya başlayabiliyor. Büyük ideallerle gayrete gelen ve tatmin olan bir ruh ise küçük pürüzlere takılmıyor. Büyük kudsî idealler, küçük insanî hataları örtüyor yani.

Üstelik biz Allah için gayret edip O’nun yolunda yaşadığımızda, herhalde Allah’ın merhametini celb ediyoruz ki muhabbetimizi arttırıyor. “Arttırıyor” dedim; buna dair bir ayette ince bir nükte ilgimi çekmişti: Karı-koca münasebetleri ile ilgili bir ayette “aranıza muhabbet koyduk” ifadesi geçiyordu. Yani “muhabbeti, sevgiyi, şefkati yaratan, azaltan veya artıran siz değilsiniz, Allah’tır. O isterse aranızdaki sevgiyi arttırır, kalplerinizi yumuşatır” şeklinde bir mânâ çıkıyordu. İşte bu mantıktan hareketle, Allah rızası için yaşadığımızda, ibadet ve hizmet gayreti içinde olduğumuzda bir tür mükafat olarak muhabbetimizin “arttırıldığını”, şahsî meselelere dalıp esas vazifemizi ihmal ettiğimizde ise ceza olarak sevgimizin “eksiltildiğini” düşünüyorum.

Her konuda rehberimiz olan Peygamberimizin (asm) evliliklerinde de bu mânânın hükmettiğini görmek mümkün. O, eşleriyle gündelik, basit, şahsi sohbetler de yapıyordu muhakkak ama, daha ziyade konuşmaları İslam’ı anlamak, anlatmak ve yaşamak üzerine idi tabii ki. Ve (kısa bir dönem hariç) aile hayatında da cennetvârî saadeti bulmuştu.

Biz de O’nu taklit etmeliyiz bence. Var olan uyumsuzlukları, aksaklıkları dünya imtihanının bir cilvesi olarak hoş görmeli, üzerinde durmamalı, ebedî arkadaşlığımızın hatırına affetmeli, örtmeli ve birbirimizi İslam’ı yaşamaya, ibadete, hizmete teşvik etmeliyiz. Evimiz “bir küçük dershane-i Nuriye” olmalı. O zaman dünyevî saadeti de kazanacağımızdan eminim.

Seni Allah için seven eşin